Kırk gün. Kırk gündür bu evin içinde yankılanan sessizlik bazen bağırıyor gibi geliyor kulağıma. Hakan’ın yokluğuna alışmak gibi bir niyetim olmadı ama insan kendine söylemese bile bazı şeylere alışıyor.
Bugün herkes toplandı yine. Kadınlar ayrı odada, erkekler ayrı. Ağlayanlar, baş sağlığı dileyenler, uzaktan acımı merak eden gözler… Hepsi bir aradaydı.
“Çayı ben götürürüm kızlar,” dedim çalışanlara.
Ben çay tepsisini ellerimde tutarken, her zamanki gibi ayakta kalmayı seçtim. Hizmetçileri koşturdum ama kalabalık çok fazlaydı. Elim ayağım titriyordu ama çayları dökmeden taşıyabildim.
Tam erkeklerin odasına girdiğim sırada Aslan’la göz göze geldik. Bir anlık sadece, ama o bakış içimi yaktı. Sanki her şey o an dondu. Çaylar, tabaklar, sesler… Hiçbir şeyin anlamı kalmadı. Bakışı ağırdı. Suçlar gibi değil de, korur gibi. Ama yine de beni huzursuz etti.
Erdal Ağa, sandalyesinden hafifçe doğrulup yüzüme baktı.
“Zeynep kızım, hizmetçiler yok mu? Niye sen taşıyorsun bu çayları?”
“Vardı… ama yetişemiyorlar. Çok fazla kişi geldi.”
İçimden geçirdim. “Kimseye yük olmak istemiyorum. Hem başkası taşırsa elleri titremez.”
Birden Erdal Ağa’nın yakın arkadaşı, Muhammed, sesini yükseltti. Kalın sesi odada yankılandı.
“Geline üzüldüm ya Erdal. Baksana, perişan olmuş senin gelinin.”
O an bir ağırlık çöktü üzerime. Herkesin gözü üzerimdeymiş gibi hissettim. Ama hiç kimse bana bakmıyordu aslında. Sadece ne hale geldiğimi tartıyorlardı.
Erdal Ağa başını salladı.
“Zeynep’le Hakan çok severek evlenmişti. Yazık oldu. Allah’tan gelinim güçlü çıktı da…”
Sanki biri boğazıma bir düğüm atmıştı. Severek mi evlenmiştik gerçekten? Ne zaman? Ne zaman bana gerçekten sevgiyle bakmıştı Hakan? Ama şimdi ölmüştü. Ve artık gerçeği söylemenin bir anlamı yoktu.
Aslan’la yeniden göz göze geldim. Bu kez bakışı sertti. Kaşları çatılmıştı. Rahatsız olmuştu belli ki. Bir şeylerin ters gittiğini hissediyordu. Gözlerini kaçırmadı. Benimse kalbim, bakışlarının bıraktığı yerden çarpıyordu. Sessizce başımı eğdim.
Erdal Ağa ayağa kalktı o sırada. Ceketinin önü açık, yüzü yorgundu ama gururla konuştu.
“Benim gelinim bir başına kaldı. Ama biz ailesiyiz. Onu yalnız bırakmayacağız. Ne gerekiyorsa yapacağız.”
O sırada Erdal’ın başka bir misafiri lafa karıştı. Yüzünü tam seçemedim, ama sesi tanıdıktı.
“Peki bu saatten sonra ne olacak? Zeynep bu konakta mı yaşamaya devam edecek?”
O an elimdeki tepsiye baktım. Titriyordu. Sanki ben yokmuşum gibi konuşuyorlardı. “Sanki ben burada değilim. Sanki ben canlı bir varlık değilim.” İçimden geçirdim. Ama hiçbir şey demedim. Sadece dizlerimin üstünde biriken yorgunluğu yutkundum.
O sırada arkamdan Gaye’nin ayak seslerini duydum. Elini uzattı, tepsiyi almaya çalıştı ama Erdal Ağa daha hızlıydı.
“Kızım Gaye,” dedi. “Sen hanım ağanın elinden taşıttırıyorsun bu çayları gelinimize?”
Gaye başını eğdi. “Kusura bakmayın ağam…”
Tepsiyi aldı elimden. Avuçlarım boş kalınca, ellerimin titrediğini daha net hissettim. Sanki hiçbir şeyi tutamıyordum artık.
“Afiyet olsun,” dedim sessizce ve hızla odadan çıktım.
Çıkarken arkamdan kimse seslenmedi. Ve o an anladım. Bu evde artık sadece bir hatıraydım. Hakan’ın hatırası. Başka hiçbir şey değil.
&&
Kahve fincanımı zar zor tutuyordum elimde. Aslan odanın köşesinde sessizce oturuyordu, gözlerini pencerenin dışına dikmişti. İkimiz de pek konuşmuyorduk. Kırk günün yasından sonra her şey biraz sessizleşmişti, ama hiçbir şey bitmemişti. Sessizlik, yerini huzura bırakmamıştı… sadece sessizliğe.
Tam o anda kapı açıldı. Gıcırdayarak… ağır, tehditkâr bir sesle.
Ömer Ağa içeri girdi. Yüzü keskin, gözleri karanlıktı. Aslan yerinden kıpırdamadı, sadece başını hafifçe kaldırdı.
“Elimizde başka yol kalmadı,” dedi Ömer Ağa. “Rojin’in ölüm emri verildi. Şerefimizi yere düşüren kimse cezasız kalmaz.”
Aslan o anda aniden doğruldu. “Ne diyorsunuz siz?” diye sormadı… Sadece sustu. O suskunluk, bir çığlık kadar derindi.
Ayak sesleri duyuldu. Ağır, kararlı ve ölüm gibi yakındı. Sonra kalabalık bir ayak sürümesiyle birlikte kapıdan içeri Rojin girdi. Daha doğrusu… içeri sürüklendi. Kollarından iki adam tutuyordu. Gözleri ağlamaktan kıpkırmızıydı, saçları dağılmış, yüzü toz içindeydi. Dizleri titriyordu.
“Ne olur… ne olur yapmayın,” dedi Rojin. Sesi çatlamıştı. “Ben sadece sevdim. Sevdiğim adamla gitmek istedim. Ne olur yapmayın bunu bana…”
Bir iç çekiş duydum. Aslan’ın derin nefesiydi. O an kalbim sıkıştı. Rojin’in o halini görmek… içimde yıllardır bastırmaya çalıştığım bütün öfkeleri, korkuları, utançları uyandırdı.
“Ben ölmek istemiyorum!” diye çığlık attı Rojin. Birkaç kadın içeride ağlamaya başladı. Hizmetçiler korkuyla geri çekildi.
Aslan bir adım attı, durdu. Gözleri babasını aradı. Ama Erdal Ağa henüz yoktu.
Ben sadece Aslan’a baktım. Yapacak bir şey var mı, diye. Göz göze geldik. Ve anladım ki, o da çaresiz.
Tam o sırada merdivenlerden ağır adımlarla Erdal Ağa indi. Bastığı her adım yankılandı. Elini havaya kaldırdı.
“Yeter!” dedi. “Ömer, yeter artık!”
Ömer Ağa durdu, ama gözlerini Rojin’den ayırmadı.
“Bu kız bizim soyadımızı, şerefimizi çiğnedi,” dedi Ömer Ağa. “Herkes konuşuyor. Bu evde büyümüş bir kız, düşmanın oğluyla kaçtı. Namusumuzu aldı yerin dibine gömdü.”
Erdal Ağa’nın sesi kısıldı. Ama titreyerek konuştu:
“Adımız zaten kirlendi, Ömer… Olan oldu. Bunu daha ne kadar kanla temizleyeceksin?”
Rojin dizlerinin üzerine çöktü. Başını yere eğdi. “Ben sadece sevdim,” diye mırıldandı. “Sadece sevdim.”
O an gözümden yaş süzüldü. Gözyaşımı silmek için bile hareket edemedim. Ellerim donmuştu. Aslan yanımda taş gibi durmuştu.
Ömer Ağa sessiz kaldı birkaç saniye. Sonra sertçe döndü. “Bu kız bugün öldürülecek ve namusumuz temizlenecek.”
Adamlarına döndü. “Götürün,” dedi.
İki adam Rojin’i kollarından tutup dışarı sürüklemeye başladı. Rojin, “Zeynep abla, ne olur bir şey söyle,” dedi. “Ne olur…”
Ama ben ağzımı açamadım. O sırada Aslan’a döndüm. O hâlâ hiç kıpırdamamıştı.
Kızın ayak sesleri yavaş yavaş uzaklaştı. Kapı gıcırtıyla kapandı. Sessizlik çöktü.
İçimde bir şey kırıldı o an. Belki de çoktan kırılmıştı da fark etmemiştim.
“Ne olur yapmayın bunu bize.” Ağlıyordu.
Herkes susmuştu. Herkesin yüreği ağzında, ama tek kelime edemeyecek kadar donuktu. O an Erdal Ağa’nın sesiyle sarsıldık hepimiz:
“Durun!”
Keskin, tehditkâr, duvarları delen bir komut gibi geldi sesi. Herkes olduğu yerde irkildi. Ardından Erdal Ağa başını oğluna çevirdi. Sesi çatlak, yorgun ama kararlıydı:
“Aslan… Bugün ne konuştuk seninle, ne olacak oğlum kabul et isteğimizi. Ya kız kardeşin öldürülecek görmüyor musun.”
Aslan’ın gözleri babasının gözlerine dikildi. Karanlıktı bakışları. Sustu bir an, sonra sesi buz gibi çıktı:
“Baba… Benden istediğin şey normal mi?”
Gözlerim Aslan’a kilitlendi.
“Yengemi, ben kadınım diyerek nasıl koynuma alırım? Bu ne biçim düşünce?!” Dedi.
Erdal Ağa bir adım öne çıktı. Sesi titriyordu, ama öfkeden değil. İçinde bir çaresizlik vardı. “Sen görmüyor musun oğlum? Kızımı götürüyorlar. Yalvarırım sana…”
Gözleri nemliydi. İlk defa bu kadar aciz, bu kadar savunmasız gördüm onu.
Aslan dişlerini sıktı. Elleri yanlarında taş kesilmişti, yumrukları parmaklarına saplanıyordu.
“Her şeyi, her zaman kendiniz için istediniz,” dedi. “Hep sizin adınız, sizin şerefiniz, sizin soyadınız. Bir kere… bir kere de benim için bir şey istediniz mi? Benim ne hissettiğim hiç umurunuzda oldu mu?”
Ömer Ağa’nın nefesi ağırlaştı. Gözleri Erdal Ağa’ya çevrildi. “Bu iş… ancak başka türlü temizlenemez. Ya ölecek… ya da berdel olacak!”
O an kalbim duracak gibi oldu.
Yanaklarımdan süzülen yaşın farkında bile değildim. Sadece gözüm Rojin’deydi. Ayakta bile duramıyordu artık. Ağlamaktan boğulacak gibiydi. Rojin… Zavallı, küçücük kalmış, tek suçu sevmiş olan Rojin…
Aslan olduğu yerde kalmıştı. Bir milim bile oynamadı. Ama gözleri parlıyordu. Öfke değil bu… bu başka bir şeydi. İçinde bir çığlık vardı, dışarı çıkamayan.
Ömer Ağa tekrar konuştu. Bu defa sesi kırıktı, ama kararlı:
“Ömer Ağa… lütfen,” dedi, Erdal Ağa’ya dönerek. “Ne olur yalvarırım. Hakan gitti zaten. Tek oğlum gitti. Şimdi kızım da gidecek.”
Ömer Ağa, bu aşiretin asıl lideriydi. Herkes ondan korkardı.
İşte o an anladım.
Aslan, bu evde hep yedek kalmıştı. Hakan’ın gölgesinde… Hakan’a yakıştırılanlar Aslan’dan esirgenmişti. Hep bir ‘yedek oğul’du. Şimdi ise… kullanılmak istenen bir araç.
Aslan derin bir nefes aldı. Gözleri babasının gözlerinden ayrılmadan konuştu.
“Ben… yengemi… kadın diye koynuma asla almam.”
Sesinde ne öfke vardı, ne de kırgınlık. Sadece bir bitkinlik, bir vazgeçiş. Sonra tek bir adım attı. Ardından bir diğeri. Ve çıkıp gitti.
“Rojin bu gece ıssız bir ormanda öldürülecek ve namusumuz temizlenecek,” dedi Ömer Ağa.