Aslan Asilsoy’un ağzından:
Çalışma odasındaki pencere aralıktı. Hafif esen rüzgâr, perdeyi usulca dalgalandırıyor, odanın içini serinletiyordu. Duvarlardaki kitap kokusu, ahşap rafların sessizliği… her şey zihnimi dinlendiriyordu. Masamda oturmuş, dikkatlice fırçamı mürekkebe batırmıştım. Kaligrafi kâğıdının ortasına incecik bir dokunuşla harfleri yazarken zamanın akışını unuturum. Hat sanatı… bana göre sabrın ve derinliğin en saf haliydi.
Tam “Elif” harfini çizerken kapı bir anda hızlıca açıldı.
Başımı kaldırdım. Babamdı. Kaşları çatık, yüzü gergindi. Girdiği anda odanın havası değişti. Fırçamı kaldırdım, hafifçe doğruldum.
“Ne oldu baba?” dedim, şaşkınlıkla.
Babam derin bir nefes aldı, kapıyı kapatmadan bana baktı. “Rojin kaçmış oğlum. Biliyor musun?”
Fırçam elimdeyken donup kaldım. Kaşlarım anında çatıldı. Kalbim göğsümde bir anda hızlandı.
“Ne demek kaçmış? Kime kaçmış?” dedim, sesim sertleşmişti artık.
Babam bir adım daha içeri girdi. “Mercan’ların oğluna… Zeynep’in abisine.”
Elimi yavaşça masaya bıraktım. Gözlerimi babamdan ayırmadan ayağa kalktım.
“Zeynep’in abisine mi?” dedim, içimdeki öfke damarlarıma kadar yayılmıştı. “Abisine mi? Ne demek bu? Zeynep yengem… biliyor mu?”
Zeynep. Abimin eşiydi. Hakan Asilsoy’un biricik karısıydı.
Babam gözlerini kaçırdı bir an. “Bilmiyorum oğlum. Daha yeni öğrendim.”
Odanın içi bir anda buz kesildi. Gerginlik, havaya ağır bir sis gibi çöktü. Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Rojin benim canımdı. Bizim evin en küçük kızı, narin çiçeğiydi. Onun böyle bir şey yapması… hem de Zeynep’in ailesine… Bu hem töreye, hem aileye, hem onurumuza büyük bir darbe demekti.
“Bu olacak iş değil baba…” dedim dişlerimi sıkarak. “Bunun bedeli ağır olur.”
Babam başını eğdi, sessiz kaldı. O an anladım… bu sessizlik fırtına öncesiydi.
Ve fırtına, bizim eve doğru yaklaşıyordu.
Babamın sessizliği midemi sıkıştırıyordu. Masadaki kaligrafi kâğıdı hâlâ önümde duruyordu ama mürekkep çoktan donmuş gibiydi. Elimdeki fırça titremeye başlamıştı. Öfkemle beraber içimde yükselen korkuyu bastırmaya çalışıyordum. Rojin’in adı bu evde hep neşeyle anılırdı. Şimdi ise dudaklarımdan sadece kaygıyla dökülüyordu.
“Baba,” dedim bir adım daha yaklaşıp, sesimi alçaltarak ama tonumu sertleştirerek, “eğer Rojin kaçtıysa bu işin sonu Berdel’dir. Biliyorsun, değil mi?”
Babam başını yavaşça eğdi. Sustukça sinirim daha da büyüyordu.
“Bunu affetmezler. Kardeşimi öldürecekler. Kız kendi başına böyle bir şeyi yaptıysa… bedelini ailesi öder bu topraklarda. Hepimiz öderiz.”
Sesim titremeye başlamıştı ama hâlâ dik duruyordum. Yumruklarım istemsizce sıkılmıştı. O an gözümde sadece Rojin’in çaresiz yüzü belirdi. Nasıl korkmuştur kim bilir… Ama buna sebep olanlar da masum değil. Zorla evlendirilmektense kaçmayı seçti, peki ya geride bıraktıkları?
“Ömer Ağa’yla konuştun mu?” dedim. “Amcamla?”
Babam başını yana salladı. “Daha değil,” dedi kısık bir sesle. “Ama gideceğim şimdi. Ne olduğunu anlamam lazım.”
“Ben de geliyorum,” dedim, adımlarımı geri çekip paltomu almak için dönerken. “Baran’la da konuşacağım. Bu iş şaka değil. Ne demek Rojin kaçtı… ne demek…”
Babam bir şey demedi. Sırtımda onun suskunluğu yankılanırken, aklıma tek bir şey çakıldı. Bir töre… bir lanet gibi süregelen o sessiz kural. Eğer bir kız kaçarsa, ailesinin diğer kızını ya da ablasını berdel verirler. Böylece kan dökülmez, aileler susar. Bu susturma… bir ölümle bir evliliğin yer değiştirmesidir.
Ve kaçtığı adamın bir kardeşi vardı.
Zeynep.
Zeynep… Abimin eşi. Yengem.
Kalbim bir anda dondu. Kanım çekildi.
“Bu nasıl olacak?” dedim içimden. “Eğer berdel olmazsa kız kardeşim öldürülecekti. Töre şakaya gelmezdi.”
Nefesim sıklaştı. İçimde bir şeyler kıpırdamaya başladı. Bastırmaya çalıştım ama olmadı. Bu, vicdanla törenin savaşına benziyordu. Ve bu savaşta kimsenin kazananı olmayacaktı.
Ben… ne yapacağım?