Olanlardan sonra kafamı toparlamam mümkün değildi. Gündelik işlerimi bir robot gibi yapar olmuştum ama artık yüzümden gülümseme hiç eksik olmuyordu. Tuğrul, hayatımda ne kadar büyük bir fark yaratmıştı belki kendi bile farkında değildi. İçinde bulunduğumuz durumla ilgili de fazla konuşmamaya özen gösteriyorduk. Aslında hepimiz biliyorduk ama olabildiğince az bir şekilde dile getirmeye çalışıyorduk.
Okan okuldan geldikten sonra oldukça halsiz gözüküyordu. Hemen ona yemek hazırlayıp ilaç verdim. Uyumaya ihtiyacı vardı. Son zamanlarda çok yorulduğunu anlayabiliyordum. Küçücük çocuk, bir şekilde bu koşuşturmaya zor dayanıyordu.
Odasına baktım. Mışıl mışıl uyuyordu. O sırada saate baktım. Eşim hala gelmemişti. Telefonunu aradım ama kapalıydı. Bana bir şey de söylememişti halbu ki. Genelde böyle de yapmazdı. Tekrar mutfağa döndüğüm zaman ıhlamurla limonu karıştırdım. Karabiberi ekleyince de iyice sıcak bir halde Okan'ın odasına doğru götürdüm. Bunu içtiği zaman iyileşiyordu hemen. Yavaşça onu doğrulttum yatağından. Ateş gibi yanıyordu. Gözlerini bile zor açıyordu. Takati kalmamıştı resmen.
"Bebeğim sana ne oldu böyle..." diye fısıldarken sırılsıklam olmuş atletini çıkardım. Değiştirdikten sonra ıslak bezi getirdim. Ancak hiçbir fayda etmedi. Ateşi düşmek bilmiyordu. Eşimi defalarca aramama rağmen telefonu hala kapalıydı. Son bir kez daha aramaya karar verdim.
"Hadi aç... Aç şu telefonu..." diye söylenmeye başladım. Stresten evin içinde dört dönmeye başlamıştım. Komşulara haber vermeyi düşündüm ama eşimin olmaması rezalet bir durumdu. Bunu bilmelerini istemiyordum.
"Off..."
Sıkıntıdan resmen içim patlayacaktı. Çocuğum yanıyordu ama elimden bir şey gelmiyordu. Hızlıca çantamı açtım ve cüzdanımı çıkardım. İçerisinde 10 lira param vardı sadece. Eşim başka para da bırakmamıştı. Bu şekilde taksi çağırmam mümkün değildi. Titremeye başlayan parmaklarımla ambulansı aradım.
"112 Acil."
"Çocuğum çok hasta, ateşi var... Hemen hastaneye gitmemiz gerekiyor." dedim titrek sesimle.
"Çocuğunuzun ateşi var. Kusması var mı?" diye sordu telefondaki kadın.
"Hayır. Soğukta üşüttü galiba ama ne yapsam ateşini düşüremedim." dedim.
"Bu telefon hattı acil durumlar için. Kusma yoksa zehirlenme ihtimali yoktur. Çok daha acil vakalar var hanımefendi." dedi azarlar bir ses tonunda.
Telefonu kapatırken sinirden delirmek üzereydim. O anda terlemeye başladığımı da hissettim. Ev o kadar sıcak değildi ama stresten kimyam bozulmuştu.
Eşimi bir kere daha aradım. O kadar kötü durumdaydım ki. Okan'ın başına bir şey gelmesinin ihtimali bile beni deli etmeye yeterliydi.
Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor...
"Lanet olsun..."
O sırada telefonum titredi. Tuğrul'un mesajını gördüğüm anda hızlıca ona yazmaya başladım.
Okan çok hasta... kusura bakma tam söyleyemiyorum ama çok kötü bir durumda kaldım. yardım edebilir misin hastaneye gidelim. ateşten yanıyor çocuk
Ne kusuru öyle şey olur mu. Tamam bak sana numaramı yazıyorum. Gizliden ara. Hemen ardından rehberinden silersin. Burada yazarak anlayamam durumu.
Yazdığı numarayı tuşlarken ellerim titriyordu. İçeriye doğru yürürken Okan'ı gördüm. Daha yeni giydiği ateleti sırılsıklam olmuştu. Çocuk havale geçirecekti...
Telefon çalarken panik seviyem iyice artmıştı.
"Alo. Neredesiniz tam olarak. Bıraktığım yere mi geleyim?" dedi.
"Evet. Evdeyiz. Ben onu hazırlayayım ama deli gibi yanıyor." dedim.
"Tamam dert değil. Yola çıkıyorum 15 dakika içinde oradayım." dedi.
"Tamam... Çok hızlı sürme. Dikkat et lütfen..." dedim.
"Merak etme." dedi ve telefonu kapattı.
Onun sesini duymak bile içimi rahatlatmıştı. Hızlıca Okan'ı giydirdim ve elinden tuttum.
"Hadi annem... Yürümen lazım taşıyamam seni..." dedim. Ama çocuk yürüyemiyordu bile. Çantamı alıp anahtarı sağ elime aldım ve son gücümle oğlumu kucağıma aldım. Gerçekten de ağırdı ve zorlandığımı hissediyordum ama çok fazla taşımama gerek kalmayacaktı.
Tuğrul'un arabasını gördüğümde sevinçten çığlık atacaktım az daha. Ona doğru yürürken arabadan çıkıp bana doğru koşar adımlarla geldi ve Okan'ı kucağımdan aldı. Onu taşırken hiç zorlanmamıştı. Gerçekten de çok güçlüydü. Hızlıca arabaya binerken arka koltuğa Okan'ı oturtup emniyet kemerini taktı. Ben de yan koltuğa oturduğum sırada Okan'ın artık Tuğrul'u gördüğünü o anda fark ettim. Ancak hiçbir şey umurumda değildi artık. Oğlum cayır cayır yanıyordu.
"Merak etme hastane yakın zaten. Yetişeceğiz." dedi ve gaza bastı. Arabanın motoru bağırırken bir anda koltuğa yapıştığımı hissettim. Gerçekten de deli gibi gidiyorduk ama öyle olması gerekirdi zaten. Giderken sık sık korna çalıyordu ve arabaların arasından makas atıyordu. Çok iyi araba kullanıyordu.
"Yanıyordu... Gerçekten başka çarem olmasa..." diye konuşurken bir anda elini elimin üzerinde hissettim.
"Merak etme... Keşke ilk beni arasaydın. Ne zamandır bu halde?" dedi.
"Öğleden beri..." dedim.
"Bayağı olmuş. Merak etme iyi olacak." dedi ve ara sokaklardan hızlıca gitmeye devam ettik. O kadar hızlı gidiyorduk ki bazen gözlerimi kısmak zorunda kalıyordum. Daha önce hiç böyle giden bir arabada bulunmamıştım.
Hasteneye vardığımız zaman girişe yakın bir yerde durduk. Tuğrul hızlıca arabadan inip arka tarafa geçti ve Okan'ın eminyet kemerlerini söktü. Onu kucakladığı gibi ben de arabadan çıktım. Acil bölümünden içeri girdiğimiz zaman orada duran bir görevlinin yanına gitti.
"Çocuk çok hasta... Havale riski var." dedi.
"Tamam kimlik girişi yapın alalım. Şuradan..." diye konuşurken kadının sözünü kesti.
"Doktor İlhan bey burada mı?" diye sordu Tuğrul.
Kadın şaşırmış bir haldeydi. "Evet... Şu anda o görevli zaten." dedi.
"Güzel." dedi ve Okan'ı oradaki oturaklardan birine oturtup telefonunu çıkardı.
"Okan'la ilgilen ben hemen geliyorum." dedi ve telefonla konuşmaya başladığı sırada yürüyerek dışarı çıktı.
Okan cayır cayır yanmaya devam ediyordu. Gözlerini bile zor açıyordu yavrum. O sırada bir doktor hızlıca bize doğru yürümeye başladı.
"Tuğrul beyin yakını mısınız?" dedi.
"Evet..." dedim.
"Tamam, hemen çocuğu içeri alalım. Gel bakalım küçük adam. Adın senin?" dedi doktor ve Okan'ın elinden tuttu. Beraber içeri giderken neler olduğunu anlamaya çalışıyordum. Kimi aramıştı da hemen bu kadar hızlı bir şekilde işler çözülmüştü.
Doktor içeride muayene ettikten sonra yanıma geldi. O sırada Tuğrul'un arkamda olduğunu hiç fark etmemiştim. Oldukça sessiz bir şekilde yanıma gelmiş olmalıydı. Ya da ben panikten pek olayların farkında değildim.
"İyi ki zamanında getirmişsiniz. 40 dereceyi geçmiş ateşi ama hemen şimdi iğne vurduk. Normale döner. Serum bağlamamız lazım. Birkaç saat burada durmanız gerekiyor." dedi.
"Tabi ki... Kalırız sorun değil. Yani ben kalırım." dedim ve o sırada Tuğrul'a baktım. Belki de bir işi vardı ve onu alıkoymuştum işinden.
"Beraber kalacağız." dedi ve elimden tuttu. Parmakları, elimi sımsıkı tutarken kendimi hiç olmadığım kadar güvende hissediyordum. O panik anları sanki geride kalmıştı. Okan'a serum takılırken yanına gittim. Biraz korkuyordu iğneden.
"Olur mu öyle şey ya... Aslan gibi delikanlısın sen. İğne dediğin nedir? Hem senin sağlığın için." dedi Tuğrul ve Okan korkmuyormuş gibi davranmaya başladı. Gerçekten de çok tatlıydı. O sırada uzaktan şöyle bir süzdüm ikisini. Gerçekten de çok tatlılardı.
"Bana masal anlatsana anne, uyuyayım biraz..." dedi Okan.
"Tamam..." dedim ama o anda sanki beynim uyuştu. Bir anda üzerime bir ağırlık çökmüştü sanki. "Oğlum biraz başım ağrıyor bak gözlerini kapat hadi..." dedim.
"Ama anne... Masal anlat öyle uyurum..." dedi. Gözleri bana çok tatlı bakıyordu.
"Sorun yok. Hadi sen de gözlerini dinlen ben masal anlatırım Okan da gözlerini kapatır." dedi Tuğrul.
Ben de kafamı yaslayıp gözlerimi kapatmıştım ama çok hafif bir şekilde gözlerimi açıp baktım. Tuğrul, ona masal anlatıyor ve Okan da dikkatli bir şekilde dinliyordu. İşin garibi, ben de dinliyordum. Öyle yalın, güzel bir sesi vardı ki. Huzur bulmamak imkansızdı.
Uyumuşum. Uyandığım sırada Tuğrul'un çakmak gözlerini gördüm.
"Hadi kalk, gitmemiz lazım." dedi.
"Okan nasıl oldu?" dedim.
"İyi. Şimdi içeride. Serumu çıkardılar. Konuş istersen gitmeden." dedi.
"Ne için?" dedim. Kafam hala davul gibiydi.
"Beni tanımıyor. Birilerine anlatabilir. Tanıştır bizi. Ben konuştum zaten kendisiyle ama aramızda kalması lazım bu olanların biliyorsun." dedi.
"Evet... O mesele... Tamam dur konuşayım." dedim ve içeri geçtim. Okan içeride doktorun son kontrolünden geçiyordu. Üzerini giydirdim ve koridora çıktık. Elinden tutup önünde diz çöktüm ve aynı boya geldiğimiz zaman gözlerine baktım.
"Okan... Canım oğlum..." dedim saçlarını okşarken. "Bak Tuğrul abin bizim bir yakınımız. İyi birisi. Ama ondan kimseye bahsetmek yok tamam mı..." dedim.
"Tamam anne..." dedi. Ama anladığından emin olmak zorundaydım.
"Anneciğim bak bu çok önemli. Söz vermelisin. Erkek sözü ver bakalım. Tuğrul abinle ben seni bundan sonra gezdiririz de. Ancak bundan kimseye bahsedemeyiz annem." dedim.
"Tamam anneciğim merak etme." dedi. Sanki kocaman adam olmuş da küçülmüştü. Gerçekten çok akıllı bir çocuktu.
Tuğrul yine bizi aynı yerde bıraktıktan sonra oğlumun elinden tuttum ve eve doğru yürümeye başladım. O sırada arkamı döndüm. Bize bakıyordu. Gözleri, hiç aklımdan çıkmıyordu. Yüzüm gülümsedi.
Eve girdikten sonra Okan'ı yatırdım. Eşimi birkaç defa daha aradım ama açmadı. Koltukta, Tuğrul'la mesajlaşırken uyumuşum. Kapının açılması ile uyandım. Eşim gelmişti.
"Bütün gün seni aradım... Neredeydin..." dedim. Zil zurna sarhoş bir haldeydi. Kravatını çıkarmış resmen zar zor yürüyordu.
"Üfff... Kes be... Şarjım bitmiş... Al şunları..." dedi ve bana bir poşet uzattı. Marketten biraz malzeme almıştı. Sinirden delirmiştim ama sesimi çıkarmadım.
İçeri geçip yatağa kıyafetleri ile yığıldı. Beni kendinden tiksindirmişti. Leş gibi kokuyordu. Yorgan ve yastık alıp salona geçtim. Başımı yastığa koyup, Tuğrul'la konuşmaya devam ettim. Her mesajında bu umutsuz durumu aşabileceğime dair inancımı daha çok sağlıyordum. İyi ki vardı... Onun varlığı bana güç veriyordu.