Kafes

1975 Kelimeler
Ağzımdaki çubuk krakeri ses çıkararak ezerken gözlerimi mutfakta dolandırdım. Öğrenci evimizdeki iki odanın birleşimi büyüklüğündeydi. Her yer temizlikten parlıyordu ve dolaplar bunu vurgulamak istercesine bembeyazdı. Benim alışık olduğuma göre tezgahta ya da ocakta bir iki yağ lekesi olurdu. Sağ ayağımı sol bacağımın altına sıkıştırıp paketten bir kraker daha çıkardım. Fırından yayılan koku acıkmama sebep oluyordu ve ben çubuk kemiriyordum. Açken öfke krizlerine girenlerdendim bu yüzden midemi kandırıyordum. "Ellerim hâlâ balık kokuyor." Üzerinde beyaz t-shirt ve gri eşofmanla mutfağa giren Bars'ın suratı asıktı. "Bu kaçıncı yıkayışım, sayamadım." "Kendin kaşındın." Karşımdaki sandalyeye oturduğunda gözlerimi gri eşofmanından çektim. "Balıkları zaten temizlenmiş istemiştin ama yine de didik didik ettin." Dirseğini beyaz masaya yaslayıp elmacık kemiğini avucuna dayadı. "Gözden kaçan bir kılçık boğazına batmasın diye bakmak zorundaydım. Üç tane çıktı ya, tam üç tane. Bir daha oradan sipariş etmeyeceğim." Boğazım kavrulunca sürahiye uzanıp bir bardak su doldurdum. Bardağı kafama dikerken bile cam yüzeyin ardından ona bakıyordum. "Sen beni müzeye kapatıp, tek arkadaşım etiketli cam fanusa koymazsın değil mi?" Bars oturuşunu dikleştirdiğinde gülümsedi. "Yapmam. Yaparsam seni göremem çünkü müzeye gelemem. Hiç adaletli değil." Aniden durup bakışlarını kıstı. "Yemek yiyeceğiz, ellerimle balık hazırladım ama sen karnını şu zararlı şeyle doyuruyorsun." Dudaklarımda kalan suyu yalarken paketten bir çubuk daha çıkardım. Gözlerinin içine bakarak ciddiyetle çıtırdattığımda üstelemeden açık vererek gülmeye başladı. "Öncelikle," dedim lokmamı yutup. "Ben öyle ufak tefek atıştırmalıkla doymam. Çubuk kraker ya, zaten ufacık bir şey sadece midemi hazırlıyorum. Ayrıca eğer bunu yemezsem çok tehlikeli sonuçlarla karşılaşabilirsin çünkü gittikçe daha fazla acıkıyorum." Bars fırına bakarak ekrandaki dakikayı okudu. Pişmek üzereydi ama henüz kapatmak için de erkendi. Sadece iştah açıcı bir koku sarmıştı çevremizi. "Tehlikeli sonuçlar?" Gözlerini kıstığında yeşil bakışları küçüldü. "Benim balığımı da mı yersin?" Krakeri tutmayan elimle saçlarımı karıştırdım. "Bak bu daha mantıklı, ben de tam seni yerim diyecektim halbuki." Bir sessizlik oluştu. Gülmesini beklemiştim fakat suratıma anlamamış gibi bakıyordu. Belki de yanlış anlamış ya da en ufak sonuç çıkarmamıştı. "Biliyorsun Bars, arkadaşız. Yani böyle espriler yapabiliriz, öyle değil mi?" Geriye çekildiğinde yutkunurken başını salladı. Ardından parmaklarını alnında dolaştırıp gülümsedi. "Elbette, bende böyle düşünüyordum." Dudaklarımı birbirine bastırıp, kafamı geriye çevirdim. Beyaz tahtadan oluşan mutfak kapısının yarısında cam detaylar vardı. Bahçenin yan tarafına çıkıyordu ve bu bölge, çimenlik alandan sonra ağaçla çevrelenmiş tenha bir kısımdı. "Orada genelde top oynuyorum." Sesini duymamla ona doğru dönmüştüm ki sandalyeden kalkarak buzdolabına yürüdü. "Tahmin ettiğin gibi tek başıma, kulaklığımı takıp dizimde top sektiriyorum." Dolabın iki kapağını da açtığında onu izliyordum. Üstü paketlenmiş salata tabaklarını çıkardığını fark ettiğimde ben de doğruldum. Çeşit çeşit meze ve salatalar vardı, isimlerini bile bilmiyordum. Yaptığım tek şey Bars'ın uzattıklarını mutfak masasına taşımaktı. "Seni yemeyeyim diye önlem almışsın." Bars gülümsediğinde içinde sos olan küçük bir kaseyi daha uzattı. "Hayatımın enayiliğini yapmış olabilirim. Önümüzdeki fırsatları kovalayacağız artık." Kaseyi neredeyse düşürecekken son saniyede gürültüyle masaya bıraktım. Kendine gel, Nora. Arkadaşsınız, böyle espriler yapabilir. Kısa süre sonra masayı donattığımızda karşılıklı olarak oturup sessizce yemeye başladık. Bars'la tam üç haftadır arkadaştık. Evine gidip gelmem, bazı günlerde sabaha kadar mesajlaşmamız, dışarıda olduğumda ise görüntülü konuşmalarımızdan oluşan bir arkadaşlık. "Güzel olmuş mu?" Beklentiyle bakan gözlerine karşılık başımı salladım. "Marifet gerçekten yapan ellerde." Dilimin kenarında bir keskinlik hissettiğimde kılçık olduğunu fark ettim. Yakınımdaki katlanmış renkli peçeteyi gülümseyerek ağzıma götürdüm. Dudaklarımı siliyormuş gibi yaparken çaktırmadan kılçığı itekledim. "İyiki temizlemişsin yoksa kılçıkları bayağı büyük olurdu bu balığın." Bars'ın suratında memnun bir ifade peydalandı. Bir şeyleri başarmak onu gerçekten memnun ediyordu. Belki de bunu yapmaya yani kendini iyi hissetmeye bile sebep bulamıyordu. "Aslında bir aşçımız var." Yemeğimizi alakasız konular eşliğinde yemiştik. O bulaşıkları makineye dizerken ben de suyun altında akıtıyordum. "Genelde yemek yapıp çıkar. Gün boyu burada kalması gereken bir sorumluluğu olduğunu düşünmüyorum." Saçlarımı ensemde topladığım için kaşındığımı hissederken başımı eğdim. "Bu evde yalnız yaşadığın için kurallar da sana özgü olmalı." Ellerime sıvı sabunu akıtıp musluğun altına götürdüm. "Peki ya ailen? Onlardan pek bahsetmedin sadece Amerika'da olduklarını söyledin." Tezgahın ucundaki havluyu alarak ellerimi kuruladım. "Seni yalnız bırakmalarını mı istiyorsun?" Makinenin kapağını itekledikten sonra ellerini yıkamak için yaklaştığında kenara kaydım. "Aslına bakarsan onlardan pek bir şey isteme alışkanlığım yok. Lotus'u sevmiyorlar, bu kadar. Holdingler Amerika merkezli olduğu için hayatlarını tamamıyla oraya kaydırdılar." "Holdingler?" dedim, kaşlarımı havaya kaldırıp. Uzattığım havluyu aldığında omuz silkse de gülümsedi. "Lanet zengin bir piç kurusuyum." Havluyu geri verdiğinde koluna vurduğumda beraber güldük. Günay Ardel'den bizzat bahsedemesek de sadece çok zengin olduğunu öğrenebilmiştim. Bu Tuğrul'un saygı duymasına, ödünün binlerce parçaya bölünmesine yeterdi. "Ee şimdi ne yapıyoruz?" Zengin ve yakışıklı piç kurusu. "Dışarıya çıkalım." Kalçamı tezgahtan ayırdığımda şaşkınlıkla önünde dikildim. "Sen ne diyorsun be, geçti mi yani?" Bana bakmadığında görmesi için burnunun ucuna kadar yaklaştım. "Şimdi ikimiz, öylece..." Bars başını eğip gülümsediğinde kusursuz dişleri ortaya çıktı. Baş parmağını mutfak kapısına yönelttiğinde kaşlarımı çattım. "Şimdi ikimiz öylece bahçeye çıkacağız." Tezcanlı olduğum için mucizevi bir şekilde ya da iki samimiyetle, güzel sözle onun iyileşeceğini düşünmüştüm sanırım. Tuttuğum nefesi bıkkınlıkla verdiğimde burnunun ucundan uzaklaşarak geriye yürüdüm. "Bir yerden başlamak lazım tabii." Bars benden daha istekli olduğu için bir adım önden yürüyordu. Sonuçta onun için dışarıya dair tek yer bu evin çevresiydi. Kapıyı açtığında yaptığımız ilk şey ciğerlerimize derin nefesler çekmek oldu. Bahçeyi çevreleyen alan ve geniş çimenlik masaldan fırlamış gibiydi. Bars spor ayakkabılarını çıkardığında kısa çoraplarını da içine tıkıştırdı. Tamam kabul ediyorum, işte bunu beklemiyordum. Doğayla iç içe olmaktan hoşlanıyordu. Güneşin batışından kalan ışınlar saçlarına değdiğinde bazı tutamlar daha açık bir tona kapılırken bana döndü. "Gelsene."  Beklentiyle bakan gözlerini bana çevirdiğinde etrafımızı saran yeşilliğe meydan okuduğunu fark ettim. Orman gibiydi ama aynı zamanda o ormanın içine girdiğinizde dönüp baktığınız her ağacın yaprağındaki ton gibi. O bir şeye benzemiyordu, bir şeyler ona ait görünüyordu. Gözlerindeki yeşillik, yalnızca onun doğası gibi.  "Nora?" Bars'ın zaman kapsülünde takılı kaldığımı anladığımda gözlerimi sıkıca kapadım. Sakin olmalıydım, böyle şeylere hiç gerek yoktu. "Şey, ben sanırım demin sadece-" "Korkuyor musun?" Kaşlarımı havaya kaldırmaya engel olamadım. "Neyden?" Dudaklarını büküp ellerini iki yana açarak durduğu alanı gösterdi. "Burası işte, çimenlik." Ardından bana baktığında daha fazla açıklama yapacağını anladım. "Ayakların çıplak bir şekilde otlara basmaktan mı çekiniyorsun? Hani şu böcekler falan ısırır diye." Aklıma çimenliğe bırakılan bebeklerin ayaklarını havaya kaldırış videoları gelince gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Böceklere karşı nötr olduğumu düşünürken gözlerini kısarak benden cevap bekleyen Bars'a baktım. Büyük böcekleri düşün, Nora. Devasa tarantulalar. Parmaklarını kemiren örümcekleri hayal et. "Korkuyorum." Yutkunup sırtımı kapıya yasladım. "Üzgünüm ama ben senin gibi oraya gelemem çünkü çok fazla korkuyorum." Ayağıma tırmanan karıncayı elbette umursamazdım ama şu anda o karıncanın boyumdan büyüt midesi olduğuna inanıp surat ifademi ona göre ayarlamak zorundaydım. "Korkacak bir şey yok, düzenli ilaçlama yapıyoruz." Mimiklerim oynamayınca çıplak ayaklarıyla yanıma geldi. "İstersen ayakkabılarınla gel." Bir şeylere ikna etme sıramı ona vermiştim. "Nora," diye fısıldadı. Çenemi ürkekçe tutup ona bakmamı sağladı. "Korkuyorsan bu kadar-" Heyecanla yutkunduğunda nefesini dudaklarımda hissettim. Belki de hissetmeye çalıştım. "İçeriye girebiliriz." Ağır çekimde estiğini düşündüğüm rüzgar yüzünden birkaç tel saçım konuşmak için açık beklettiğim ağzıma girince, Bars parmaklarını uzatıp ince saç tutamını dudaklarımdan çekti. Ne yaşıyorduk bilmiyordum; onun da bilmediğine emindim. Rolleri farkında olmadan değiştirmem sanırım karşılıklı olarak iyi ve farklı hissettirmişti. "Sana güveniyorum." Öpüşmeyeceğiz. "Böcekler yok diyorsan eminim yoktur. Sana inanıyorum." Yana kayarak geriye çekildiğimde hızla ayakkabılarıma eğildim. Ellerim titrerken bağcıklarımı çözmeye çalıştım. 'Sana güveniyorum, Nora. Dışarı tehlikeli değil diyorsan değildir,' cümlelerini bir gün duyabileceğime inanarak yaptım bu hamlemi. Yüzümde heyecanlı bir gülümsemeyle Bars'ın elini tuttum. Bocalar gibi görünse de bu hali uzun sürmeyerek uyum sağladı. Sıcak ya da soğuk olduğunu ayırt edemediğim ellerimiz birbirine dolanınca ayak tabanlarımıza iğne gibi batan otların üzerinde bebek adımlarımızı attık. Ayaklarına baktığımda onunla aynı hizada yürüdüğümü fark ettim. Biraz korkmalıydım, hafif geride durmalı, kararsız bir tutum sergilemeliydim. Yolun sonunda devasa tarantulalar olmadığına kim emindi ki? "Başardın." Bars diğer elimi de tuttuğunda karşıma geçmişti. Çimenlik alanın ortasında duruyorduk, şu beni kendine çeken meşhur yeşilliğin merkezindeydik. "O kadar da korkunç bir şey değilmiş, ha?" Bars bakışlarını ayaklarımdan yüzüme doğru kaldırdığında kot şortumdan görünen bacaklarımdan birini, diğerinin arkasına istemsizce sıkıştırdım. "Ya kokumu alıp gelirlerse?" Kaşlarını çattığında omuzlarımı havaya kaldırdım. "İmkansız değil." "Hayal dünyana göre elbette mümkün." Gülerek uzaklaştığında bana arkasını dönmeden geriye doğru yürüdü. "Salatanın içinde sihirli mantar vardı. Burası da çimenlik değil zaten koca bir okyanus." Görkemli bir çınar ağacının dibinde duran topu aldığında birkaç kez sektirdi. "Onlar da böcek değil köpek balığı. Hepimiz sana komplo kurduk." Gözlerimi devirdiğimde ayak parmaklarımın önüne gelen topa baktım. Eğilip aldığımda havaya doğrultup güzel bir atış gönderdim. "Öyleyse seninle ayak maçı yapmayacağız çünkü denizindeki canlılar topumuzu dişleyebilirler, mavi halkalı ahtapot." Şaşkınlık içinde topu tutsa da çok geçmeden paslaşmaya başladık. "Dünyadaki en tehlikeli deniz canlısını bilecek kadar ne yaşamış olabilirsin ki?" Boyu sebebiyle havadan attığı topa aynı ölçüde karşılık verebilmek için bulunduğum noktadan geriye yürüyerek, ellerimi birleştirip manşet pası gönderdim. "Enleri severim ve hiçbir zaman yalnızca en iyiler olmadı." Yukarıya zıpladığında t-shirti açılmıştı ama yalnızca ben fark ediyordum. "Denge," dedi. "İyi olmadan kötünün bir anlamı kalmazdı. İyiyi daha iyi gösteren, kötünün boyutudur." Gülümsedim. Kesinlikle katılıyorum, Bars. Senin bu kadar kusursuz iyi olmana sebep olan süper kötüleri de sobeleyeceğim. "Affedersin." Ona attığım topun yere düşmesine izin verdikten sonra ayağıyla durdurdu. Titreşimde çalan telefonunu cebinden çıkardığında arkasını döndü. "Seni dinliyorum." Ailesinden biri aramış olmalıydı çünkü her şeyi anlatmak isteyen ama gizleyen surat ifadesini görmüştüm. Bars konuşarak ilerlerken topun yanına gidip parmak uçlarımla hafifçe vurdum. Yeniden ellerime aldığımda zaman geçsin diye dizimde sektirmeye çalışsam da asla başarılı olamıyordum. "Hayır, öyle biri değil." Başımı çevirdiğimde Bars'ın bana baktığını fark ettim. İfadesiz yüzü beni gördüğünde hafifçe de olsa gülümseme benzeri bir ize yer vermişti. Onu dinlediğimi düşünmemesi için aynı ufak tebessümle karşılık verip tekrardan önüme döndüm. "Yalnızca bir arkadaşım, Carlo." Kesinlikle benden bahsediyorlardı. Carlo? Adını duymamıştım ama sormamak için bir sebep göremiyordum. Bars'ın veda etmeden telefonu kapadığını yanıma yaklaşan ayak seslerinden ayırt ettim. Saçlarımı savurarak ona döndüğümde kollarımı birleştirdim. "Dedikodumu yapıyordun." Dudakları kıvrılsa da gözlerini kaçırdı. "Hayır, adını bile söylemedim sadece yarım dakika konuştuk." İkna olmadığımı belirtircesine bakmaya devam etsem de kollarımı çözdüm. "Carlo kim? Ona Carlo dediğini duydum." "Sen beni mi dinliyordun?" Arkam dönük topla oynama numaralarımdan bahsediyordu. "Hayır, sen duyabileceğim kadar yüksek sesle konuşuyordun." Gülümsemesi büyürken koyu kahve saçlarını karıştırdı. "Carlo benim ağabeyim." "Hani şu koridorda portresi olan?" "Ben sandığın." Sen sanmamam gereken belki de. O ilk günü düşündüğümde keyiflensem de onu bir başkasıyla karıştırmam, bu ağabeyi bile olsa, kendi dışında birini överek yaklaşmam bugün bile kalbimi acıtıyordu. "Bence sen de fotoğrafını evinizin duvarına as, altına da Bars Ardel yaz. Çünkü koskoca evde gördüğüm ilk fotoğrafı sen sanmamın benim hatam olmadığını ikimiz de biliyoruz." "Bak sen şu fikre." Bir adım bana geldiğinde sırtımı dikleştirdim. "Peki ya otların arasına gizlenen devasa yer altı örümceklerini yok etmemiz için de bir çözümün var mı?" Ellerini havaya kaldırıp parmaklarını dans eden bir kıskaç gibi oynattığında böcekleri temsil ettiğine inanıyordu. Dayanamayıp gülsem de parmak uçlarımda ürpertiyle geriye yürüdüm. Bars da tıpkı küçük bir çocuğu korkutmaya çalışır gibi üstüme gelmeye devam ediyordu. Yüksek kaldırdığım ayak tabanım hemen arkamda kalan topun yuvarlak yüzeyine bastığında, yana doğru sendeledim. Bars güçlü bir dokunuşla elimi tuttuğunda dengemi hemen sağlasam da temasını geri çektiği esnada bu defa ben kavrayıp onu kendime çektim. Bu hamlem beni arkaya iteklerken onu da ileriye savurmuş oldu. Sırtım çimlerle buluştuğunda Bars üzerimdeydi. Ağırlığını vermemek için dirseklerini otlara dayasa da yüzümüz çok yakındı ve göz gözeydik. Kahverengi saç tutamları gözlerimi sürekli kapatmama sebep olsa da onu bu yakınlıktan izlemeye devam etmek istiyordum. "Böcekler," diye fısıldadı, bakışları burnumun ucundan dudaklarıma kayarken. Ağzının kıvrımlarına göz gezdirirken, "Ve sen," dedim. Sen ve ben. Bu kadar kısa zamanda bu kadar yakın olmamızın sebebi aramızdaki o zıt çekim kuvveti. Sen kafesin içindeyken ben epey dışında özgürce uçabiliyorum. Sırf sana dokunabilmek için küçültüyorum bedenimi ve yanına geliyordum. Burada seninle kalmak için değil. Seni, kafesin dışındaki gökyüzüne götürebilmek için. "Saçların kirlenecek."  Gözlerini kaçırıp otlara daldırdı bakışlarını. O an bir şeyi hatırlamış olmalıydı. Bedenini üzerimden geriye doğru kaydırarak ayağa kalktı. Elini uzattığında göz temasımı kısa keserek tuttum ve beni yerden kaldırmasına izin verdim.  "Akşam oluyor," dedi. Özgür olduğumu bildiği halde bana bir sınır koyuyor. Kafesin demirleri ardında olsa da benimle aynı havayı içine çektiğinden habersiz. Ve ben hissediyorum ki, kanatların olmamasına rağmen seni oraya hapseden kişi, az telefonunun ucundaki birileri. 
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE