Yorgun uyansam da sonunda göz kapaklarımı açabildim. Işığın girmesi için perdemi kim çektiyse ofladım. Gecelikli halimi görünce şaşırdım sanırım Tunç’un işiydi iç çamaşır yoktu üstümde. Kapı tıklatıldı ve Leyla gülümseyerek içeri girdi. “Günaydın Arsu hanım, kahvaltınız hazır. Yüksel bey bu akşam yemekte birlikte olmanızı istedi.” “Aa elbette..” diye mırıldandım. Leyla giysi olarak rahat bir elbise seçmişti. Seçimi beğendiğim için ses etmedim. Dantel bordo iç çamaşırlarımı giydirdi. Babet bordo fiyonklu bir ayakkabıyla kombinledi. Aynaya bakınca “cici kız” gibi hissettim. Gülümsedim. Hanım hanımcık bir kız olmaktan çok uzağım çünkü. İç geçirdim ve kahvaltımı etmek için yemek salonuna indim. Epey iştahlıydım şefin yaptığı poğaçalar ve çörekler harika olmuştu. Bunları büyük bir keyifle yerken kilo alacağımı biliyordum. Neyse spor hocasıyla daha sık çalışmam gerekecek.
Leyla elinde telefonla geldi ve bu keyifli kahvaltım tamamiyle bitti. “Engin bey efendim?” Var olan iştahımı kapatması için bir beş dakika önce arayamaz mıydın diye içimden geçirerek yanıtlıyorum:
“Alo?”
“Arsu?” Sessizlik. Ardından “Neler oluyor orada?” diye soruyorum.
“Bana mı soruyorsun?” diyorum çabuklukla.
“Yüksel babaya sordum haberi var. Ben tüm bu olanlar doğru mu bilmek istedim.” diye derin bir nefes veriyor.
“Doğru veya değil seni ilgilendirmez! Balayının tadını çıkar!” diyerek bağırıyorum.
“Bağırma bana! Ağzına ne vereceğimi çok iyi biliyorsun!” Kızgınlıkla söylediğini ciddi olduğunu biliyordum. Ama artık umrumda değildi. Haddini bildirmek ister gibi yüksek sesle “Sen onu karının ağzına ver!” diyerek kapattım. Konuşmasını beklemeden. Kendimle gurur duydum biraz dağılsamda manipüle edilmeyecektim artık. O evli ve bana dokunamaz! Artık değil artık hiç değil…
Kapıdan çıkarken Tunç’la karşılaştım. Durduk ve biraz gözlerini kaçırarak selamladı beni ve bir kutu uzattı. Elime bırakıp sorgulamama sebep oldu “Ne bu?”
“Özür hediyesi” diye mırıldandı. “Niçin?” dedim. “Seni incitmek istemedim.” dedi.
Hızla onu arkamdan bırakarak uzaklaştım. Biraz yalnız kalmalıydım. Kimsesizliğim yüzünden arsız olduğumu düşündüm hep ama yine de bu erkeklere vücudumu ve beni istedikleri gibi kullanma hakkı vermemeliydi. Rızam olarak olmuş olması bunu hafifletmiyordu. Engin’in cahilliğimden faydalanması, sevgili olduğumuzu söylemesi, evlenmemizi düşündüğümden veya beklediğimden değil fakat gerçekten karşılıklı zevk ve arzular olsa da kullanıldığım hissinden kurtulamıyorum. Peki ya Tunç? Akşam ki ağaçta yaptığı zorbalık bu hediyeyle mi affedebilir miydim? Tarık bu konumların hiçbirinde olmasa da onu tanımıyordum. Evet etkileyici bir adamdı. Peki bu onu gerçekten yanımda olması ve kalması için yeterli miydi?
Elimdeki kutuyu fark ettim birden açtım. Küçük bir kolye vardı yıldız şeklindeydi ve küçük taşlarla pırlantalar diziliydi. Bir not “Yıldızını kaybetme!” yazıyordu. Benim bir yolum veya yıldızım var mıydı? Yanaklarımdan düşen sıcak ıslaklığı hissedince ağladığımı anladım. Ağladığımı anladıkça daha çok ağladım. Kimsesizliğime ağladım belki de…
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum arkamda bir gölge belirdi. Gölgeye dönüp baktığımda gördüğüm kişi Tunç’tu. Göz yaşlarımı silip ellerini yanaklarıma koydu ve sıcak dudaklarını dudaklarımın üstüne koydu. Kısa bir öpücüktü. Sıcaktı. Sonra da sarıldı. Boynuma kafasını gömüp tutuşunu sıklaştırdı. Sarılmasına karşılık verdim. Biraz daha ağlayarak… Bu sarılış ben burdayım demek gibiydi. Tutkudan şehvetten uzak bir kucaklaşma şefkat ve merhamet doluydu. Kimsesizliğimi sarmak gibiydi ve benim için çok değerliydi.
Devam edecek…