Seçimlere katılacak olan on altımız, hemen Kadeş Ruvan ve iki hemşirenin peşi sıra kırk kişi civarı bir yetim topluluğuna liderlik ediyorduk. Yaşı gereği bakıma muhtaç olan çocuklar ve bebekler elbetteki yanımızda değildi. Onlar, yetimhanenin birinci katındaki yatakhanelerde, şenliklerin hikayeleri ile dönmeleri için diğerlerini bekliyorlardı. Şenlik ile ilgili anlatılacak çok hikaye çıkardı. Birbirinden güzel eşyalar getirmiş seyyar tüccarlar, bahşiş toplamak için hikayeler anlatan ozanlar, eğer çocuklar şanslılarsa harika kart numaraları yapan sihirbazlar bile gelirdi. Seçime girecek olan bizler için, bu tür şeylere dikkat etmek zor gibi görünüyordu. Zira heyecandan yürüdüğüm yola odaklanamıyordum bile. Başka bir zaman olsa, yolculuğun tadını doyasıya çıkarırdım. Bakışlarım yerdeydi. Onları ancak, kasabadan yanımıza kadar bir uğultu şeklinde yayılan sesleri duyduğumda önüme kaldırdım. Bulunduğumuz patikanın yükseltisinden kasabanın tamamı görülüyordu. Meydanı kaplamış olan kalabalık taşmış, ara sokakları bile kaplamıştı. Evlerin çatılarında dumanlar tütüyordu. Rengarenk kumaşlarla kaplanmış tezgahlar da kalabalık gibi meydanı aşıp, kasabanın geneline yayılmıştı. Kasabanın merkezine doğru inen patikamız bizi yiyecek satan tezgahların arasına sokmuştu önce. Taze pişmiş çörekler, hayvan şekilleri verilmiş süslü ekmekler, hatta kurabiye satan yerler bile vardı. Kuraklık uzadıkça, şeker fiyatları da yükseliyordu. Şeker pancarı nemli sulak yerlerde büyürdü. Yetimlerin gözleri, yiyeceklerin görüntüsünü açlıkla yuttu. Ben de onlardan farksızdım. Mayalı hamurun kokusu dayanılacak gibi değildi. İlerleyişimiz sürdüğünde, küçük sandıklar satan marangozlar gördük. Parlatılmış gül kakmalı mücevher sandıklarından, her türlü kıymetli şeyi koruyabilecek gibi görünen maun olanlara kadar. Hemen ilerideyse, o sandıkları rahatlıkla doldurabileceğiniz yahut, kehribar, ve adını bile bilmediğim değerli taşlarla yapılmış mücevherciler vardı. Kasaba halkı zengin değildi, yine de mücevhercilerin önünde heyecanlı bir kadın güruhu, hemen arkaları ise suratları asık adamlar ile doluydu. Bizim yerimiz daha saatlerce sürecek şenlik boyunca tam meydanın ortası olacaktı. Oraya vardığımızda kollarına kırmızı bez bağlanmış diğer çocukları gördük. Sayıları yüz kişiye yakındı. Kollarına bağlanmış kraliyet rengindeki bez, çıraklık seçimi için orada olduklarını gösteriyordu. Bazılarının giyisileri hem temiz hem de gösterişliydi. Diğerlerinin ise bizden pek bir farkları yoktu. Aileli çocuklar da, maddi durumlarına göre, güzel, çalışkan ve güvenilir görünmek için ellerinden gelenin en iyisini yapmışlardı. Meydanın ortasına taşınmış ahşap bir masada isimleri kaydeden bir Walaro Klisesi rahibi olurdu. Hepimiz sıraya girerek, hem isimlerimizi yazdırmak hem de kırmızı bezleri kolumuza sardırmak için bekledik. Sıraya girerken ne Kardeş Ruvan ne de hemşireler bizi takip etmişlerdi. O andan sonra bizler yetimhanenin sorumluluğunda değildik. O hayat seçilsem de seçilmesem de arkamda kalmıştı. İçimde yine aynı buruk sancıyı hissettim. Kendimi toparlayarak sıranın bana gelmesini sakince bekledim.
Çıplak koluma dirseğimin hemen üzerinden bağlanmış kırmızı kumaş ile meydanda duruyordum. Kendimi, iç güdüsel olarak diğer yetimlerle gruplanma güdüme karşı zorladım. Elimden geldiğince görünebilir olmalıydım. Akşam saatlerine kadar, zanaat ustalarının bizimle konuşup durması gerekiyordu. Daha sonra, hava kararmadan bir süre önce, isimlerimizin yazıldığı masanın yanında, çoktan hazırlanmış ve zamanının gelmesini bekleyen devasa şenlik ateşi tutuşturulacaktı. Walaro rahiplerinden birisi, tek tek isimlerimizi okuyacaktı. İsmi okunan çocuk için bir zanaat ustasının önce çıkıp, çıraklık teklifini yüksek sesle duyurması gerekiyordu. Eğer çocuk da, ustasının çağrısını kabul edip, bu mesleği öğrenmek isterse, kolundaki kırmızı kumaşı çözüp ustasına verecekti. Eğer birden fazla usta talip olursa, çocuk kırmızı kumaşını aralarından istediği birine verebilirdi. Kurdeleyi alan usta, onu ateşe atardı. Eğer adınız okunduğunda kimse sizi sahiplenmezse, zanaatkarların ardından, hizmetinizi talep eden bir esnafa kumaşınızı verebilirdiniz ve kumaş ateşe onlar atardı. Eğer sizi isteyen hiç kimse yoksa, kolunuzdan kumaşı çıkarıp, onu ateşe kendiniz atardınız. Böylelikle bu eski gelenek ve dini ritüel tamamlanmış olurdu. Kendi kol bağımı yakmak zorunda kalmamak için elimden geleni yapmalıydım. Zira bunu yapmak zorunda kalırsam, bu gece nerede uyuyacağım, daha şimdiden acıkan karnımı nasıl doyuracağım ile ilgili bir fikrim yoktu. Bakışlarımı yerden kaldırıp kararlı fakat sakin olduğunu düşündüğüm bir tavır takınmaya çalıştım. Daha şimdiden bazı insanlar çocuklarla konuşmaya başlamışlardı. Yetimhaneden çocukların bir iki tanesinin başında da iş veren tayfasından insanlar vardı. Üstüne üstlük bu çocuklardan birisi de Göbek 'di. Küçük adımlarla usulca o bölgeye doğru ilerleyip, münasip bir uzaklıkta durdum. Amacım ne konuştuklarını dinleyip, kendimle konuşulduğunda bunlara hazırlı olmaktı. Kendini ifade, benim güçlü bir alanım değildi. Biraz yardım almanın faydası olurdu. Beş altı adım öteden dinlediğim konuşmada zanaatkar ustası olduğunu tahmin ettiğim bir adam "Ee.. Söyle bakalım Waro, o küçük ellerin maharetli midir? Daha önce hiç ahşapla çalıştın mı?" diye sordu çocuğa
"Sizi temin ederim beyfendi. Kendisi daha emeklediği vakitten bu yana kömür ile sağa sola resimlerdi Çizerdi. Elleri son derece..." diye lafa girdi çocuğun babası olduğunu düşündüm adam.
"Afedersiniz bayım. Bırakın çocuk anlatsın" diye tersledi usta.
Babasının geri çekilmesiyle konuşan çocuk "Ben becerikli olduğumu düşünüyorum efendim. Daha önce hiç ahşap kakmadım ama bıçağımla kendime güzel sapanlar, oyuncaklar yapmıştım" dedi.
Tatmin olan usta kafa sallayıp kalabalık arasına tekrar karıştı. Babası eğilip küçük çocuğun kulağına bir şeyler söylediğinde, çocuğun ekşiyen yüzünü gördüm. Herhalde tam olarak babasının istediği cevabı vermemişti. Çocuğun yüzü aksini söylese de, bana göre seni bu gibi durumlara hazırlayan bir baba fikri hoş bir şey gibi geliyordu. Tam kalabalığı incelemek için, biraz daha kulak misafirliği yapacakken, kuzey patikasından gelen 'Açılın!' bağırışmaları ve at nalı sesi dikkatimi dağıttı. Büyük savaş atları üzerindeki, deri hafif zırhlar ve örme çelikten göğüslüğe sahip bu adamlar kraliyet devresiydi.
"Çekil be adam, ezileceksin!" diye kalabalığa bağırıyordu en öndeki orta yaşlı olan asker. Belli ki komutanlarıydı ve kalabalığın kalbine doğru ilerliyordu. İnsanları ikiye yararak seçim masasına kadar atıyla yanaşıp bir çırpıda yere atladı.
"Neler oluyor böyle, çavuş?" diye sordu sandalyesinde oturup isimlerimizi kayıt eden rahip.
Çavuş cevabını yüksek sesle ve kalabalığa hitaben yaptı "Doğrudan Valar Saray 'ından aldığım yetki ile konuşuyorum!" diye bağırdı çavuş. Valar, krallığın başkentiydi. Oraya beyaz diş dendiğini de duymuştum. Büyüleyici bir şehirmiş.
"Öncelikle Aziz Walaro 'ya, On-ikinin en becerikli ellerine şükürler olsun" diye devam etti sözlerine çavuş. Kalabalık da onun duasını tekrarladı ve çavuşun devam edebilmesi için yeniden sessizleşti. "Kraliyet emriyle, bu seneki seçimlerde her zanaatkar ve esnafın tek çırak hakkı almaya izni vardır. Seçimden sonra..." diye devam ederken, kalabalıktan mırıldanmalar yükseldi. Lonca üyeleri belli ki kısıtlanmaktan hoşlanmamıştı.
"Sessizliklik! Seçimden sonra.. hala kol bağını taşıyan her erkek çocuğu, zorunlu olarak askere alınacaktır. Sessizlik dedim!" diye bağırdı çavuş.
Bu sefer homurdanmaya aileler, hatta çocuklar da katılmışlardı. Kraliyet zorunlu olarak asker toplamazdı. Askerlik profesyonel bir meslekti. Eğer yeterince işsiz kalırsanız, gidip kraliyet ile anlaşma yapıp maaş karşılığı askerlik yapabilirdiniz.
"Bu kutsal güne hakaret ediyorsunuz çavuş. Hem lonca işlerine hem de tanrılarınkine karışıyorsunuz" diye lafa girdi rahip. Belli ki çavuşa bir din ve hukuk dersi vermeye hazırlanıyordu. Fakat lafı çavuş tarafından hemen bölündü.
"Kuzeyden, Keçi Dağları 'nın ötesinden gelen öncü birliklerle olan çatışmalar son dönemde iyice arttı. Kraliyet, bütün beldelerinden asker toplayıp eğitmek üzere seferberlik içerisindedir. Ordumuz olası bir saldırı için güçlendirilmektedir. Askerlik vazifesinden kaçan herkes, mahkeme olmaksızın asılacaktır!" diyerek sözlerini tamamladı.
Kalabalık gerilmişti. Ülkenin içinde bulunduğu durum hakkında daha önce bir şey duymamıştım. Zaten kimse bir yetimi ciddiye alıp böyle önemli şeyler anlatmazdı. Keçi Dağı neresi ve kuzeyinde ne var, en ufak fikrim bile yoktu. Fakat zorla askere alınıyor olmak hesaplarımı değiştiriyordu. Aslında bu durumu çok da olumsuz bulmamıştım. En azından bu gece nerede uyuyup ne yiyeceğimi söyleyen birisi olurdu. Hem askerler, devriyeler gibi oldukça fazla seyahat ederdi. Aslında düşününce bu hiç de kötü bir durum değildi. Gerçi savaşmakla ilgili hiç bir fikrim de yoktu. Patates çuvalı numaramın bir savaşta işime yaramayacağını düşünüyordum. Fakat bu durumdaki tek çocuk ben olamazdım ve koskoca Krallık ne yaptığını biliyor olmalıydı.
Saatler geçtikçe kalabalık biraz daha yatışmıştı. Kasabada yankılanan sesler artık yeniden bir şenliğe benziyordu. O batasıca meydanda bulunduğum süre içerisinde hiç bir usta, tek bir esnaf bile benimle konuşmamıştı. Bunun yerine en yakındaki hanın yerini sormak için yanıma gelip, bana boş bir heyecan yaşatan genç bir çift olmuştu. Eh... Hiç yoktan birilerine faydam dokunmuştu. Son sürat, isimlerimizin okunacağı zamana doğru ilerliyorduk. Anlaşılan asker olacaktım. 'Çavuş Marver'. Kulağa kötü gelmiyordu. Devriye askerlerinden bazıları, kalabalığın çeşitli yerlerine dağılmıştı. Belki de kaçmaya yeltenebilecek bir çocuk için tetikteydiler. Fakat çavuş ve bir kaç adamı, sessizce tezgahların arkasında bekliyorlardı. Savaş atlarını Düşen Yıldız Han 'ının seyisine teslim etmişlerdi. Bir gün o devasa atlardan birine bindiğimi düşünmek korkutucuydu. Ben ayaklarımı tercih ederdim. Fakat bir askerken seçme şansım olacağını düşünmüyordum. Saat ilerledikçe etrafta alkolün kokusu da artmıştı. Çeşit çeşit bira ve şarap. Fakat altta hala lezzetli yiyeceklerin kokusu vardı. Kanım iyice açıkmıştı. Asker masker, şu anda çöreklere harcayabileceğim kadar parayı kazanabileceğim herhangi bir meslek benim için kayıp sayılmazdı. Düşüncelerimi, yerinden kalkıp başıyla genç yardımcılarına işaret veren yaşlı rahip dağıttı. 'On-ikiler aşkına... İşte başlıyoruz' diye düşündüm. Aldıkları emirle rahip yardımcıları, ellerindeki uzun meşaleleri uzatarak şenlik ateşini yakmaya başladı. Kalabalık halk, meydanda geniş bir çember oluşturacak şekilde arkalara çekildi. Ben de, diğer kırmızı kumaşı olan çocuklarla birlikte çemberin içindeki boşlukta kalmıştım. Artık dini seremoni boyunca kimsenin konuşmaması gerekiyordu. Bu tür adetler, herkes tarafından bilinirdi. Bize de yetimhanede defalarca anlatılmıştı. Rahipler, işçi ve işveren arasındaki halka açık bir törendi bu. Sessizliği ise yalnızca taraflardan birisi bozabilirdi. Artık sizin adınıza babanızın konuşma zamanı geçmişti.
"Bu kutsal ateşin önünde adları okunacak olan oğlanlar ve kızlar!" diye bağırdı rahip ateşin önüne doğru ilerleyerek. "Kol bağlarınız çözüldüğünde artık birer erkek ve kadın olacaksınız. Ter dökerek kazandığınız her ekmeği On-ikiler kutsasın".
Rahip sözlerine eski dilde kısa bir dua ile devam etti. Eski dilde bildiğim tek kelime kendi adımdı. Bu dil artık yalnızca rahipler tarafından kullanılıyordu. Duasının ardından rahip, elinde rulo yapılmış isim listesini sakince açtı ve teker teker isimleri okumaya başladı.
"Pende köyünden Karsi..." diye bağırdı rahip.
Sessizlik...
"Korudibinden Willbur" diye ilan etti rahip bir sonraki çocuğu.
Sessizlik...
"Efsuntepeden Waro" diye devam etti.
"Ben! Marangoz loncasından Darna Penar. Efsuntepeden Warro 'nun geleceğini isterim." diye geleneksel olarak talepte bulundu bir usta.
Rahip bir süre sessiz kalarak çevresine bakındı. Çocuğun başka bir isteyeni çıkmadığı için başıyla Waro 'ya işaret verdi. Çocuk önce ailesine, sonra yeni usta adayına baktı. Sonra kabullenici bir tavırla kolundaki bağı çözüp ateşin yanına çıkmış olan ustasına verdi. Usta bağı alıp, ateşin içinde attı ve gerisin geri kalabalığın içine doğru yürüdü. Waro ise ustasını takip etti. Artık yeri ailesinin yanı değildi. Fakat eğer Darna Penar yakınlardaki bir köyde oturuyorsa, çocuğun ara sıra ailesini görebileceğine emindim. Benim ise böyle sorunlarım yoktu. Rahip tek tek isimleri okuyama devam ediyor, seçilenler ise töreni harfiyen aynı şekilde yerine getiriyordu.
"Nehiryeli kasabasından Kendar" diye anons etti rahip.
Bu beni ortada herhangi bir sebep yokken arkadaşları ile pataklamayı seven Göbek 'in ta kendisiydi. Gerçi onun bu hobisine maruz kalan tek kişi ben değildim. Genel olarak zalim bir çocuktu Göbek.
"Ben! Demirci loncasından Kartan Aksen. Nehiryeli kasabasından Kendar 'ın geleceğini isterim" diyerek öne çıktı bir demirci ustası.
"Ben! Demirci loncasından Ekser Mallaryo. Nehiryeli kasabasından Kendar 'ın geleceğini isterim" diyerek ikinci bir demirci çıktı ortaya.
İki usta birden. Eh... Dünyanın adaletli bir yer olduğunu düşünmemiştim zaten. Göbek 'in geniş yüzünde bir gülümseme belirdi. Kendisi ile gurur duyduğundan emindim. Yaşlı rahip kalabalığa baktıktan sonra, Göbek 'e başıyla işaret verdi. Çocuk kolundaki kırmızı kumaşı çıkararak, ateş önünde ciddiyetle kendisine bakan iki adama doğru ilerledi ve kol bağını sonradan çıkan adama uzattı. İlk çıkan demirci anında yerine dönerken, Göbek 'in yeni ustası elinde tuttuğu kumaşı ateşe attı. Alev alan kumaşa bir an baktıktan sonra, Göbek 'in sırtına yavaşta iki defa onaylayan bir şekilde vurdu. Göbek artık bir demirci çırağıydı. Kendimi de şaşırtarak onun adına bir tatminlik duygusu yaşadım. Her ne kadar vücudumun her yerinde yarattığı morluklar ile geçmiş bir hayatım olsa da, ne de olsa benim gibi bir yetimdi. Onun için kötü bir son dileyemezdim. Yetimlerden yalnızca bir kaç tanesi kendilerine usta bulabilmişlerdi. Genel olarak yalnızca 20 civarı çocuk usta bulabilmişti. Bütün çocukların ismi okunduktan sonra, meydanın ortasında yaratılan çemberin içerisindeki hava kasvetli bir hal almıştı. Bizimle aynı duyguları paylaşmayan Bixy ile göz göze geldim. Bana içten bir gülümseme bahsetti. Becerebildiğimce karşılık verdim. Seremoninin geri kalan kısmı o kadar ciddi değildi. Aziz Walaro zanaatkarların tanrısıydı ve bu kutsal günün asıl amacı, binlerce yıldır edinilmiş bilgilere ve sırlara sahip üstün Dirastya zanaatlarını canlı tutmaktı. Amaç gerçekleştirilmişti. Rahip yerine otururken, çemberin içinden çıkan bazı esnaflar, çocuklardan kol bağlarını istediler. İlk gözüme çarpan kırmızı kumaşını çözüp kırklarında görünen bir kadına teslim eden Bixy oldu. Orta yaşlı kadın hancının karısı olmalıydı. Bazılarına köyün tüccarlarından, çiftlik sahiplerinden, oduncu hatta seyyahlardan teklifler gitmişti. Çocukların bu teklifleri kabul etmeme gibi bir şansı yoktu. Birer birer kumaşlar verildi ve iş verenleri tarafından ateşe atıldı. Benim yanıma yine kimse gelmemişti. Lanet olası yerde, tek bir kişi bile benimle konuşmamıştı. Sebebi neydi? Yüzümde çamurla 'uzak dur' yazısı mı vardı? Çavuş tezgahların arkasından çemberin içine girdiğinde, hala kolunda kırmızı bir kumaş sarılı olan 40 kadar oğlan 2 tane de kız çocuğu vardı. Üstelik kızlardan bir tanesi de yetimhanedendi. Yetim kızın adını bilmiyordum. Fakat göz yaşlarına sebebiyet ruh halini anlayabiliyordum. Onu geri alıp, uygun bir fırsat çıkana kadar bekleyecek ailesi yoktu.
"Seçilmemiş oğlanlar. Başınızı dik tutun. Hepiniz şanlı Dirastya ordusunda ülkenize hizmet edeceksiniz. Dünya üzerinde bundan büyük bir onur yoktur!" diye bağırdı çavuş boynu bükük çocuklara. Cesaret vermeye alışkın biri olduğu belliydi. Çavuş, çocuklara biran önce yola çıkıp, kuzey-batı da bir kaç saatlik mesafede olan karargahlarına gideceklerini anlatıyordu. Anlaşılan resmi askerlik kaydı burada yapılacaktı. Geleceğimi ilgilendiren bu konuşmayı dinlerken birisi hala koluma bağlı olan kırmızı kumaşı dürttü.
"Eğer hala tavşanlarla yarışmak istiyorsan, bu çirkin şeyden kurtulmalıyız. Orman yaratıkları geldiğini yüz metre öteden fark eder" dedi yeşillere bürünmüş adam.
Şaşkınlıkla baktığım yüz, dere kenarında karşılaştığım adamındı.
"Ee çocuk? Kutsal sözleri söylememi filan bekliyorsan çok beklersin. Koruculuk bir loca değil, kraliyetin bir kolluk gücüdür" diyerek gülümsedi.
Kolumdaki kırmızı kumaşı çekip çıkardım, ve onu korucuya verdim. Saatlerce boyunca benimle gerçekten ilgilenmiş tek adam, kol bağını alıp onu ateşe attı.