Kozcu konağının en üst terasındayım. Mardin ayaklarımın altında ama sanki ben dünyanın en tepesinde, her an aşağı itilmeyi bekleyen bir kurban gibiydim. Konağa geleli bir kaç gün olmuştu. leyla babasının evine yollamıştı ağa ve kimse bana nedenini söylemedişti.
Ah bir de burnu hava da ağamız benimle tek kelime etmezken oğlumla can ciğer kuzu sarması olmuştu. İkisinin arasında kıskanacağım derece de güzel bir bağ oluşmuştu. Benim ise tek temenim bu bağın ikisine de zarar vermemesi.
Tam huzur bulacağım diyorum, o meşhur hafif topuklu terlik sesini duydum.
Gelen belliydi, Keriman. Konağın ayaklı gazetesi, dram kraliçesi ve tabii ki benim bir numaralı baş belam. "Aman aman, bizim dul gelin yine buralarda dertleniyor muymuş?" dedi Keriman.
Sesindeki o iğneleyici tonu nerede duysam tanırım. Yanıma geldi, üzerinde her zamanki abartılı fistanlarından biri var, parmağındaki altınları da resmen gözüme sokmak için parlatmış.
Gözlerimi devirmemek için kendimi çokk zor tuttum. "Dertlenmiyorum yenge, manzara izliyorum. Azıcık temiz hava alalım dedik, o da haram oldu," dedim, bakışlarımı şehirden ayırmadan.
"Hah! Havaymış... Leyla da gitti, meydan sana kaldı sanıyorsun ama yanılıyorsun canım. Zervan Ağa bu, bugün yüzüne güler yarın kapının önüne koyuverir," dedi, yanıma iyice sokulup.
Nefesimi dışarı hırsla verdim. İçimdeki Hejar resmen 'shhh, sakin ol' diye fısıldıyordu ama dilim durmuyor işte.
"Keriman yenge," dedim, ona doğru dönüp gözlerimin içine bakmasını sağlayarak. "Biliyor musun? Bazen öyle bir an geliyor ki, şu ağzını cart diye yırtasım var. Gerçekten bak, şaka yapmıyorum."
Keriman’ın o boyalı kaşları şaşkınlıktan havaya fırladı. "Ay! Ne diyorsun sen? Aa çirkefe bak!"
"Şaka yapıyorum canım, hemen de ciddiye aldın," dedim ve yapmacık bir gülümseme yerleştirdim yüzüme. "Hadi, gel birer şekerli kahve içelim de o dillin biraz yumuşasın. Leyla gitti diye bütün hırsını benden çıkarma."
Keriman bir an duraksadı, anlık ne düşündüyse kurnaz bakışlarını bana diktmişti. "Aman iyi, madem öyle diyorsun içelim bari. Ama bak, o kahve köpüksüz olursa yine lafımı esirgemem bilesin."
"Merak etme Tilki yengem, senin için en köpüklüsünden yaparım," diye mırıldandım.
Aşağı indik, kahveleri yaptım. Karşılıklı oturduk ama Keriman’ın o bakışları... Sanki bir şey biliyor da söylememek için kendini zor tutuyor gibi. Kahvesinden bir yudum aldı, sonra sesini iyice kıstı, masaya doğru eğildi.
Kahvesinden bir yudum alacakken durdu, fincanı burnuna yaklaştırıp şöyle bir kokladı. Sonra gözlerini devirerek bana baktı.
"Bak, zehir koymazsın içine değil mi? Yukarıda ağzını yırtarım falan diyordun, hırsını kahveden almayasın?" dedi, o sinir bozucu gülümsemesiyle.
Gözlerimi devirdim ama bu sefer gizlemedim. "Saçmalama, zehirlesem ulu orta da mı yaparım sence? Alt tarafı iki dedikodu yapacağız, iç şu kahveyi de anlat hadi," dedim.
"Neyi?" dedi Keriman, sanki dünyadan haberi yokmuş gibi yaparak.
"Leyla'nın neden gittiğini tabii ki."
"Zervan demedi mi?"
Omuz silktim, kahvemin köpüğünü izledim. "Sormadım. Erkek milleti işte, bin duyar bir anlatır. Sen söyle. Hem seninle oturup elti dedikodusu yapmayacaksak neden eltimsin?"
Keriman kahvesinden büyük bir yudum alıp bana hayretle baktı. "Kız bak sana ne oldu? Bana niye iyi davranıyorsun sen? Kesin bir bit yeniği var bu işte ama... Neyse," dedi ve masaya doğru iyice eğildi. Sesini öyle bir kıstı ki, kalbim küt küt atmaya başladı.
" Leyla öyle haddini aştı, Zervan'ın kısırlığına kadar dil uzatı... Zervan sofrayı başımıza yıkacaktı az kalsın. 'Eğer yarın sabah bu avluda seni görürsem sülaleni silerim' dedi kıza. Boran'ı da aldı karşısına, ya karın ya ağan dedi. Boran da n'apsın? Yolladı babasının evine."
"Birden bire niye kısırlığına laf attı bu kadın ne alaka?" diye sordum, kaşlarımı çatarak. Kalbim göğüs kafesimi delmek ister gibi hızlandı. "Yani tamam Leyla hadsizdir de, durup dururken neden damarına bastı adamın?"
Keriman gözlerini benden kaçırıp etrafa baktı, kahvesinden sesli bir yudum aldı. O an anladım; konu sadece Leyla ve Zervan değildi. Konu bizdik. Mervan ve bendi.
"Anlatsana Keriman! Ağzını mı yırtayım illa?" dedim, sesimdeki sabırsızlık artık bir tehdide dönüşürken. Masanın altından sweatshirt’ümün uçlarını sıkıyordum.
Keriman omuzlarını dikleştirip fısıldadı: "Mervan'ı görmüyor musun kızım? Çocuk Zervan’ın aynasından kopup gelmiş gibi. Leyla da bunu dert etti kendine. 'Sen kısırsın, senin neslin kurudu, elin dölünü baş köşeye oturtuyorsun' deyince koptu kıyamet. Zervan hem kendine yapılan hakarete hem de çocuğun aslına laf edilmesine tahammül edemedi."
Nefesim boğazımda düğümlendi. Kalp atışlarım kulaklarımda uğuldamaya başladı. "Umarım sen de oğluma o dilini uzatmamışsındır," dedim, sesimdeki öfkeyi bastıramayarak.
Keriman korkuyla elindeki fincanı masaya bıraktı ve hızlı hızlı konuştu: "Yok valla ben bir şey demedim! Ne diyeyim sabiye? Çocuk bu, kötü davranılır mı hiç?"
O an Keriman’ın gözlerine baktım. Bir an için o kurnaz, tilki bakışlar gitti; yerine çok kırgın, hüzünlü bir ifade geldi. "Çocuk" derken gözünden geçen o hüzün, sanki kendi içinde hiç kimseye açmadığı bir yaranın sızısı gibiydi. İçimde bir şeyler yumuşadı. Bu kadının da kendi sessiz savaşları vardı belli ki.
"Neyse," dedim kendi kendime. Zaten Zervan ağzının payını vermişti, benim bir şey dememe gerek kalmamıştı. Az önceki o ifadesinden dolayı merakıma yenik düştüm. "Eee, sende yok mu?" diye sordum.
Alık alık bakarak, "Ne yok mu?" dedi.
"Salak mısın Keriman? Çocuk diyorum, yok mu? Hakikaten niye bu evde tek çocuk Mervan?"
Gözleri aniden doldu, bakışlarını hemen kaçırıp etrafına bakındı. Bana duygularını göstermek istemiyordu ama omuzlarının çöküşü her şeyi anlatıyordu. Kahvesinden son yudumu alırken sesi titredi.
"Kısmet değilmiş Hejar... Herkes senin kadar şanslı doğmuyor bu hayata," dedi ve fincanı tabağına sertçe bıraktı.
"Neden öyle dedin? Bana anlatabilirsin biliyorum aramız iyi değil ama gereksiz düşmanlığa da gerek yok." tüm samimiyetimle konuştum.
"Olmuyor işte ben de bilmiyorum. Yanlış anlama, bende de Şiyar’da da bir sağlık sorunu yok ama olmuyor. Hatta ilaç da kullanıyorum," dedi, bakışlarını fincanına dikerek. Sesi o kadar çaresiz geliyordu ki, az önceki o fettan kadından eser kalmamıştı.
"Tüp bebek denediniz mi?" diye fısıldadım.
Acı bir gülümseme yayıldı yüzüne. "Şiyar istemiyor. 'Allah bize nasip edecek' diyor başka bir şey demiyor." o hüzünlü anı hemen dağıtmak ister silkelendi
"Üzülme, Allah'tan umut kesilmez. Sana anne olmak yakışır, hem daha gençsin de..." dedim, sesimin en şefkatli tonuyla.
Keriman şüpheyle bana baktı, o savunma mekanizması hemen devreye girmişti. "Yalan söylemene gerek yok, beni sevmediğini biliyorum. Sırf ben üzülmeyeyim diye yalandan teselli etme beni."
Hafifçe gülümsedim, bu sefer gerçekti. "Kız ben sen miyim yalandan teselli edeyim? Keriman, seni sevmiyorum çünkü sen beni sevmiyorsun. Yoksa seninle ne derdim var? Ama bir kadın olarak, o sızını anlıyorum. Mervan benim dünyam, senin de dünyan bir evlatla aydınlansın isterim gerçekten."
Konağa geldiğim günden beri bana nedensizce kötü davranan kadın gitti ve yerini yaralı o kadına bıraktı. Keriman bir an duraksadı, sanki ilk defa biri onu anlıyormuş gibiydi.
Minnetle gülümseyip "Teşekkür ederim," dedi. Sesi o kadar cılızdı ki, az kalsın duyulmayacaktı.
Tam bir şey söyleyecekken birden toparlandı, arkama baktı. Bende dönüp baktığımda Zervan ağayı gördüm.
Keriman anında o eski haline döndü, fincanını telaşla kenara bıraktı. Zervan Ağa, mutfak kapısının orada dikilmiş, elleri arkasında, keskin bakışlarını üzerimize dikmişti. Gözleri önce Keriman'ın o hafif dolan gözlerine, sonra da benim yüzümdeki yumuşamış ifadeye takıldı.
"Keriman, senin aşağıda işin yok mu?" dedi, sesi o kadar tok ve mesafeliydi.
Keriman bir şey diyemeden hızla yerinden kalktı, "Vardı ağam, vardı..." diye mırıldanarak topuklu terliklerini sürükleye sürükleye uzaklaştı.
Karşımdaki sandalyeye, Keriman'ın az önce boşalttığı yere oturmadı. Ayakta durup masaya doğru hafifçe eğildi. Bakışları masadaki yarım kalmış kahve fincanlarına, sonra tekrar benim gözlerime sabitlendi.
"Ne fısıldaşırsınız elti eltiye?" dedi, sesi sormuyordu, sanki bir suçüstü yapmıştı. "Keriman’ın gözleri nemliydi. Sen ne dedin de öyle görünüyordu Hejar?"
Zervan'nın bu keskin bakışları altında ezilmemek için derin bir nefes aldım. "Kadın kadına dertleşiyorduk sadece Zervan Ağa," dedim. "Keriman da insan, onun da canı var. Herkesin kendine göre derdi var bu konakta."
Zervan alaycı bir gülümsemeyle başını yana eğdi. "Bu konakta dert biter mi Hejar? Ama merak etme, dertleri bitirmeyi de ben bilirim. Hatta akşam bazı bazılarına noktayı koymayı düşünüyorum."
Şaşırarak baktım; neyden bahsediyordu? Acaba adresten mi bahsediyordu? Ama ben zaten ona diyecektim. Ya ben demeden öğrenmişse ve bunu da ondan sakladığımı düşünürse?
Hayır ya... Ben bu adamla aramı yapmaya çalışırken, farkında olmadan her şeyi daha da batırıyordum. İçimdeki korku bir zehir gibi yayılırken, Zervan'ın o buz gibi ifadesi karşısında dilim tutulmuştu.
"Valla sana anlatacaktım? Senden saklama niyetim yoktu," diye atıldım bir anda, savunma mekanizmam düşüncelerimin önüne geçmişti.
Zervan kaşlarını çattı, anlamayarak bana baktı. "Neyi anlatacaktın? sen neyi saklarsın benden?" dedi öfkeyle.
"Adresten valla diyecektim." dedim acele acele.
Zervan şaşırmış ve anlammış şekilde bakıyordu hala. "Ne adresi hejar? Allah aşkına yine ne haltlar çviriyorsun?"
Ne? Bua dam neyden bahsediyordu "bne yani sana diyecektima" suç işlemiş çocuk gibi alttan altan yüzüne bakarken.
"Neyi niye anlatmadın hejar? Allah aşkına kadın biz seninle niye konuşamıyoruz?"
"Günlerdir yüzüme bakmadığın için olabilir mi?" dedim, sesimdeki kırgınlığı bilerek biraz fazla öne çıkarıp gözlerimi hafifçe yere indirerek. Alt dudağımı ısırıp parmaklarımla mutfak masasının kenarını belli belirsiz okşadım.
Omuzlarının gerildiğini gördüm; bu, sözlerimin hedefini bulduğunun en büyük kanıtıydı. Ağır ağır bana döndü. O sert, tavizsiz bakışları hâlâ üzerimdeydi ama bu kez içinde başka bir şey, anlamlandıramadığı bir merak vardı.
"Deme ki bir halt etmişsin yoksa ben de yüzümde buradayız Hejar," dedi sesi biraz daha kısık bir tonda. "Bakmasını bilene."
Hafifçe gülümsedim, ama bu hüzünlü ve bir o kadar da davetkar bir gülümsemeydi. Masanın etrafından dolanıp ona doğru birkaç adım attım. Aramızdaki o görünmez ama aşılmaz sandığı sınırı bilerek ihlal ettim. Tam karşısında durduğumda, boy farkımız yüzünden başımı hafifçe yukarı kaldırmak zorunda kaldım.
"Bakmasına bakıyorum da Zervan Ağa..." dedim, 'Ağa' kelimesini dilimin ucunda yuvarlayarak, neredeyse bir fısıltı gibi. "Baktığım yerde sadece buzdan bir duvar görüyorum. İnsan korkuyor o duvara çarpmaya. Ee, korkunca da anlatacağı varsa da unutuyor haliyle."
Elini kaldırıp sakalını kaşıdı, gözleri bir an dudaklarıma kaydı. "Senin korktuğunu hiç görmedim," dedi, sesi artık daha çok bir itiraf gibi geliyordu. "Dilin kılıç gibi, maşallah hiç kınına girmiyor."
Elimi havada sanki bir toz tanesini kovalıyormuşum gibi salladım ve omuz silkerek ona biraz daha yaklaştım. Kokusu burnuma doluyordu; odunsu, sert ve çok erkeksi bir koku.
"O kılıç sadece kendimi korumak için Zervan. Belki de birileri bana azıcık yumuşak davransa, o kılıç da paslanır gider, kim bilir?"
Elimi ceketinin koluna belli belirsiz sürttüm, sanki kumaşını kontrol ediyormuş gibi davrandım. "Adres meselesi de öyle... Amcamdan aldım, evet. Ama niyetim kötü değildi. Sana söyleyecektim ama sen bana öyle bir bakıyorsun ki, sanki her an beni kapı dışarı edecekmişsin gibi."
Zervan’ın nefesi sıklaştı. Gözlerindeki o katı ifade, yerini yavaş yavaş kontrol etmeye çalıştığı bir ateşe bırakıyordu. "Kapı dışarı etmek mi?" diye mırıldandı. "Mervan'ın annesini kapı dışarı etmek o kadar kolay mı sanırsın?"
"Mervan'ın annesi olduğum için mi sadece?" diye sordum, sesime en masum ve en cilveli tonu vererek. Gözlerimin altından ona baktım, nazlı bir tavırla saçımın bir tutamını kulağımın arkasına ittim.
"Yani benim bu konakta tek vasfım anneliğim mi? Hiç mi Hejar olarak bir yerim yok senin yanında?"
Zervan bir an için yutkundu. Bakışları yüzümde gezindi, her bir çizgimi ezberlemek ister gibiydi. Elini yavaşça kaldırdı, yanağıma dokunacak gibi oldu ama sonra parmakları havada asılı kaldı.
"Hejar..." dedi, ismimi ilk defa bu kadar yumuşak, neredeyse bir dua gibi telaffuz ederek.
"Efendim ağam?" dedim, sesimi daha da incelterek. Bir adım daha attım, artık aramızda sadece bir nefeslik mesafe kalmıştı. Gözlerimi gözlerinden ayırmıyordum. "Akşam konuşuruz demiştin ya... Eğer yine beni görmezden geleceksen, konuşmayalım. Hatta ben mervanla yatayım senin günlerdir odada yatmadığın gibi."
Zervan’ın dudağının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı; bu kez alaycı değil, teslim olmuş bir gülümsemeydi bu. "Konuşacağız Hejar," dedi, sesi derinden ve etkileyici geliyordu.
"Buzları erittin, şimdi o eriyen suların altında boğulmamaya bak."
Nazlı bir tavırla başımı yana eğdim. "Ben yüzmeyi iyi bilirim Zervan Ağa, merak etme sen," dedim ve yanından süzülerek geçerken omzum omzuna hafifçe çarptı.
Mutfaktan çıkarken arkamda bıraktığım o yoğun sessizliğin ve Zervan’ın hâlâ bana bakan gözlerinin farkındaydım.