O aşktan kaçmak için kendini çöllere vurmuştu; çünkü yaralı kalbi bir daha sevmemek, kırılmamak ve sadece kendi sessizliğinde nefes alabilmek için insanlardan olabildiğince uzaklaşması gerekiyordu. Kalabalıkların gürültüsü, yerini kum tanelerinin fısıltısına bırakırken, o da içindeki fırtınayı dindirebileceğini sanmıştı. Ancak nereden bilebilirdi ki, kaçtığını sandığı aşkın onu uçsuz bucaksız çöllerde bile bulabileceğini?
Güneşin kavurduğu ufka doğru yürürken, başörtüsünün uçları rüzgârda adeta yarım kalmış bir hikâyenin mısraları gibi dalgalanıyordu. O, sadece bir yüz ya da bir isim değil; hüznünü vakarıyla örtmüş, sükûneti zırh edinmiş bir ruhtu. Modern dünyanın karmaşasından ve sahte parıltılarından vazgeçip kumun sadeliğine sığınmıştı. Bakışlarında, geçmişin bıraktığı derin izler ve hayal kırıklıklarının tortusu vardı. Kendini dünyadan izole ettiğinde kalbinin kapılarını da mühürlediğine inanıyordu.
Fakat çöl, sadece kuraklık değil, aynı zamanda bir arınma yeriydi. O, kum tepeleri arasında kendi izini sürerken, kaderin ona hazırladığı sürprizden habersizdi. Aşk, bazen en kuytu vahalarda, bazen de en amansız fırtınaların ortasında yeşerirdi. Kaçtığı o yoğun duygu, şimdi serap değil, gerçeğin ta kendisi olarak karşısına dikilmişti. Kaçış yolu sandığı bu ıssızlık, aslında onun en büyük yüzleşmesi olacaktı. Gözlerini kaçırdığı her an, gönlüne düşen o ilk cemreyle birlikte, yaralı kalbinin yeniden atışını hissetmeye mahkûmdu.
Peki buna karşı mı koyacaktı yoksa kabullenecek miydi kaderini?
Bunu zaman gösterecekti...