2.Bölüm “Sayfaların Arasında”

2211 Kelimeler
Gece sertti; ay yoktu, ışık yoktu, sadece keskin bir rüzgâr ve taşların arasından sürünen karanlık vardı. Derin Sarsılmaz en öndeydi, adımları ölçülü, nefesi sabitti. Arkasında sekiz kişi tek bir gölge gibi ilerliyordu; kimse konuşmuyordu çünkü konuşmaya gerek yoktu. Derin durduğunda herkes duruyor, o baktığında herkes bakıyordu. Elini hafifçe kaldırdı, tim bir anda dondu. Önlerinde eski bir yapı vardı; dışarıdan terk edilmiş gibi görünüyordu ama içerisi yaşıyordu. Isı izleri en az yirmi kişiyi gösteriyordu. Derin’in gözleri daraldı. “İkiye ayrılıyoruz,” dedi alçak ve net bir sesle. “Sessiz giriyoruz. İlk temas benden. Temizlemeden ilerleyen olursa…” cümleyi bitirmedi; gerek yoktu. Eren çoktan sağa kaymıştı, diğerleri pozisyon aldı. Roza yüksek noktaya yerleşmişti bile. “Görüş net,” dedi fısıltıyla. “Üç dışarıda, on yedi içeride.” Derin başını hafifçe eğdi. “Dışarıdakiler senin.” Bir saniye sonra üç boğuk ses duyuldu; susturucu bile gecede yankı gibi kaldı. “Temiz,” dedi Roza. Derin kapıya yaklaştı, metal yüzeye dokundu; soğuktu, içerisi sıcaktı. Yaşayan bir yerdi. Gözlerini bir an kapattı, zihni çoktan içeri girmişti: kim nerede, ilk kim dönecek, kim silah kaldıracak… hepsi hesaplanmıştı. Kapıyı tek hamlede kırdı. İçeri giren ilk kurşun onundu. Bir adam daha silahını kaldıramadan yere düştü, Derin sağa döndü, ikinciyi indirdi, solundan gelen sesi duydu, bakmadan ateş etti. Üç. Nefes bile almıyordu sanki. Timi arkasından aktı ama Derin’in hızı başka bir şeydi. Bir adam diz çöktü, “Teslim—” dediği anda sustu; Derin tetiği çoktan çekmişti. Gözünde en ufak bir tereddüt yoktu. Bu onun için çatışma değil, temizlikti. “İleri,” dedi. Eren diğer koridora girmişti, kapıdan iki kişi fırladı; biri Roza’nın kurşunuyla düştü, diğeri Derin’e yöneldi. Yakın mesafe. Derin bir adım attı, adamın bileğini kırdı, boğazına bıçağı dayadı ve tek hamlede çekti. Kan sıcak ve hızlıydı, yüzüne sıçradı ama gözünü bile kırpmadı. “Sol temiz.” “Üst kat hareketli.” “İniyorum,” dedi Derin. Merdivenleri çıkarken bir anlığına zihninde bir şey parladı; bir sayfa, bir cümle—“Komutanım, daha ne kadar tutacağız bunu timde?”—Yare. Kaşları bir an çatıldı, sonra geçti. Tetiğe bastı, üst kattaki ilk adam düştü, ikincisi kaçmaya çalıştı ama ulaşamadı, üçüncüsü kapıya varamadan yere serildi. “Alan daralıyor,” dedi Eren. “Daralt,” dedi Derin; sesi hâlâ sakindi. Son oda kaldı. Kapı kapalıydı, içeride panik vardı. “İçeride beş,” dedi Roza. “Biri silahlı değil.” Derin bir saniye durdu, sonra net bir şekilde, “Silahlı olmayan da içeride kalmayacak,” dedi. Kapıyı açtı. İçeri girer girmez biri silah kaldırdı, geç kaldı; diğeri ateş etti, ıskaladı; üçüncüsü kaçamadı. Dördüncü adam diz çöktü, “Yapma…” dedi. Derin baktı, sadece baktı, sonra tetiği çekti. Beşinci adam köşede titriyordu, silahı yoktu. Derin ona doğru yürüdü, yavaş ve sessiz. Adam geri çekildi, duvara çarptı. “Lütfen…” Derin başını hafifçe eğdi. Bir anlığına o kitap, o susuş, o cümle zihninden geçti. Sonra kayboldu. “Yanlış yerdesin,” dedi ve tetiği çekti. Sessizlik çöktü. “Alan temiz,” dedi Derin. Sesi düzdü, sanki az önce hiçbir şey olmamış gibi. Tim sustu ama hepsi aynı şeyi biliyordu: onunla aynı tarafta olmak şanstı; karşısında olmak ise… seçenek değildi. Helikopterin metal gövdesi karargâhın pistine değdiğinde pervanelerin uğultusu hâlâ kulaklarda çınlıyordu. Kimse konuşmadı; herkes yerini, ritmini, sınırını biliyordu. Derin en son indi. Botu zemine değdiği an operasyon onun için bitmişti. Üzerindeki kan kurumuştu, yüzündeki ifade değişmemişti. “Toplanma odası,” dedi kısa ve net. Tim dağılmadı, doğrudan içeri geçti. Kapı kapandığında içeride sadece nefesler ve yorgunluk vardı ama kimse bunu göstermiyordu. Derin masanın başında durdu, oturmadı. Gözleri tek tek hepsinin üzerinden geçti; eksik yoktu. “Rapor,” dedi. Eren öne çıktı, kısa, net ve gereksiz detaya girmeden anlattı. Kaç kişi, kaç temas, ne kadar süre. Derin dinledi, arada bir başını hafifçe eğdi. Soru sormadı. Çünkü zaten her şeyi biliyordu. En son Roza konuştu. “Üst kat temizdi, son oda senin dediğin gibi,” dedi, gözleri kısa bir an Derin’de kaldı. Derin sadece “Tamam,” dedi. Ne tebrik etti, ne de eleştirdi. Ama o tek kelime bile yeterliydi. “Dinlenme yok,” dedi sonra. “Yarın sabah raporlar masamda.” Sesinde yorgunluk yoktu. Sanki az önceki gece yaşanmamış gibiydi. Ama tim biliyordu; bu onun normaliydi. Çıkarken Eren kapıda bir an durdu. “Komutanım…” dedi, sonra sustu. Derin başını hafifçe çevirdi. “Bir şey yok,” dedi Eren. Derin bakmayı bıraktı. “O zaman yok,” dedi ve çıktı. Koridorlar sessizdi. Üniformasının ağırlığını omuzlarında hissediyordu ama yüzüne yansıtmıyordu. Odasına girdi, kapıyı kapattı. Silahını masaya bıraktı, ceketi çıkardı. Aynada kendine baktı. Birkaç saniye. Sonra bakmayı bıraktı. Derin nadir yaptığı bir şeyi yapıp operasyondan sonra doğruca küçük, sakin bir kafeye gitti; köşedeki masaya oturdu, kahvesini söyledi ve kitabı açtı ama daha ilk sayfada aklı dağıldı, çünkü karşısına birinin oturduğunu fark etti. Başını kaldırdığında gördüğü kadın… sıradandı aslında; sade giyimli, sakin, dikkat çekmeyen biri. Ama gözleri… o gözler normal değildi. Sanki bu dünyaya ait değilmiş gibi derindi. Derin kaşını hafifçe çattı. “Tanışıyor muyuz?” dedi. Kadın çok hafif gülümsedi. “Hatırlamıyor musun?” dedi sakince. “Sana kitabı öneren kişiyim.” Derin’in bakışı keskinleşti. Bir saniye süzdü onu. “Sen mi yazdın o kitabı?” dedi direkt. “Bak açık söylüyorum, ya şu Barkın karakterine ayar ver ya da ben bu kitabı okumayı bırakırım.” Kadın gülmedi ama gözlerinde sanki bir şey oynadı. “Okudun mu?” diye sordu sadece. Derin hafif öne eğildi. “Sen benim ismimi nereden biliyorsun?” Kadın hiç tereddüt etmeden cevap verdi: “Derin…” Kısa bir duraksama oldu. “Kitabı okumaya devam et.” Derin’in bakışları sertleşti. “Sana bir şey sordum.” Kadın aynı sakinlikle devam etti: “Okumaya devam et. O zaman anlayacaksın.” Derin kaşlarını çattı. “Neyi?” Kadın bu sefer biraz daha yaklaştı, sesi çok daha alçaktı ama netti: “Hayatındaki eksik parçaların yavaş yavaş tamamlandığını.” Derin bir an sustu. Kadın son cümleyi ekledi: “Sadece okumaya devam et… hem Yare için… hem kendin için.” Derin gözlerini ondan ayırmadı ama ilk kez… birine bakarken içinde açıklayamadığı bir his vardı. Bu kadın normal değildi. Ve söylediği şey… sadece bir tavsiye gibi gelmemişti. Daha çok… bir uyarı gibiydi. Derin için o kitap artık sadece okunacak bir şey değildi, zihnine yerleşmişti; görevdeyken, karargâhta yürürken, sigara içerken bile aklı sürekli sayfalara kayıyordu, Yare’nin sustuğu yerler, Barkın’ın görmezden gelişi, Kerem’in aşağılayıcı sözleri dönüp duruyordu kafasında, “saçmalık” diye mırıldanıyordu ama bırakmıyordu, çünkü bu artık basit bir merak değildi, küçük bir takıntı hiç değildi, daha derin, daha rahatsız edici bir şeydi, sanki o hikâyenin içinde çözmesi gereken bir şey vardı. Bir akşam evde yalnızken ansızın kalktı, arka odaya geçti, annesinden kalan tuvali çıkardı, boyaları dizdi, bir süre boş tuvale baktı, ne çizeceğini bilmiyormuş gibi yaptı ama aslında biliyordu, fırçayı eline aldı ve ilk çizgiyi attı, yavaş yavaş bir yüz oluşmaya başladı, bir kadın yüzü, ince hatlar, sessiz bir ifade, sonra gözlere geldiğinde eli yavaşladı, nefesini tuttu, “Yare…” diye fısıldadı ama çizmeye devam etti. Fırça hareket ettikçe düşünceler de hızlandı; kitaptaki sahneler, Yare’nin susuşu, kendisinin olsa ne yapacağı, bir anda kaşlarını çattı, “saçmalama ya,” dedi kendi kendine, “alt tarafı bir kitap,” ama yine de durmadı, çizdi, boyadı, derinleştirdi. Sonra kafedeki kadın geldi aklına, o tuhaf bakışlar, o sakin ama sanki her şeyi bilen sesi, “okumaya devam et…” Derin başını iki yana salladı, “ne olacak yani,” diye mırıldandı, “okuyunca ne değişecek?” ama içinden başka bir ses cevap veriyordu, sessiz ama net; değişecek. Fırçayı tekrar gözlere götürdü, bu sefer dikkatle baktı, çizdiği gözlerde bir şey vardı, fazlasıyla tanıdık bir şey, eli durdu, başını hafif yana eğdi, uzun uzun baktı, “yok artık…” diye fısıldadı çünkü o gözler sadece Yare’ye ait değildi, aynı zamanda kendisine de aitti, sanki tuvaldeki kadın iki kişiydi; Yare ve Derin iç içe geçmişti. Bir adım geri çekildi, tabloya baktı, Gölge sessizce yanına gelip oturdu, Derin hâlâ bakıyordu, zihninde kadının sesi yankılandı, “hayatındaki eksik parçalar…” Derin gözlerini kıstı, “saçmalık,” dedi ama bu sefer sesi eskisi kadar kesin değildi, çünkü ilk kez içinde bir şüphe büyüyordu ve o şüphe… onu bırakmayacaktı. Derin koltuğa yaslandı, kitabı eline aldı ama bu sefer durdu; kaşlarını çattı, “Okuma,” dedi kendi kendine, “görev var, kafanı dağıtma,” diye mırıldandı, kitabı kapatacak gibi oldu ama parmakları kapağın üzerinde durdu, birkaç saniye düşündü, sonra hafifçe homurdandı, “İki sayfa… sadece iki sayfa okuyacağım,” dedi ve açtı, ama daha ilk satırlarda yine içine çekildi; sayfalar ilerledikçe sahne değişti, bu sefer başka bir asker vardı, Ömer, Yare’nin karşısına dikilmişti, yüzünde alaycı bir gülümseme, “Yine geldin mi?” diyordu, “gelmesen gelip gelmediğini anlamayacaktık zaten, boşuna yer kaplıyorsun,” etraftaki birkaç asker gülüyordu, bazıları uzaktan bakıyordu, Yare yine susuyordu, yine hiçbir şey demiyordu; Derin’in çenesi gerildi, kitabı biraz daha sıktı, “Kızım…” dedi dişlerinin arasından, “bak yine sinirleniyorum, o seni astı, seninle böyle konuşamaz, Kerem neyse de bu kim lan?” sayfayı işaret etti, “versene cevabını! Git karşısına ‘sen üstüne nasıl böyle konuşursun lan’ de,süründür onu parkurda, yapıştırsana ağzına iki tane!” sesi yükselmişti, Gölge başını kaldırdı ama Derin fark etmedi bile, “benim astım da üstüm de benim gözümün içine on saniyeden fazla bakamaz, sen deli misin ya, nasıl susuyorsun?” diye devam etti, ama Yare yine susuyordu; sayfa değişti, brifing odası, Yare konuşmak istiyor ama susturuluyor, kimse dinlemiyor, Derin başını iki yana salladı, “konuş kızım!” diye söylendi ama kitapta yine aynıydı, herkes çıkıyor, bir köşede kahve içiyorlar, Yare uzaktan bakıyor, kimse çağırmıyor, Derin derin bir nefes aldı, ama bu sefer içindeki öfke daha ağırdı; bir sonraki sahnede başka bir asker Yare’nin yanından geçerken alçak bir sesle, “dağda iyi değilsin… belki yatakta iyisindir,” dediği an Derin bir anda ileri atıldı gibi oldu, “lan!” diye bağırdı, kitabı sıktı, “senin o ağzını dağıtırım ben, bir kadınla, bir Türk askeriyle nasıl böyle konuşursun lan!” ayağa kalktı, nefesi hızlandı, “tutsana omzundan, çek dışarı, ‘sen benimle nasıl böyle konuşursun’ desene!” diye bağırdı, “kadınlığıma da askerliğime de laf edemezsin de!” ama Yare yine susuyordu, yine hiçbir şey yapmıyordu; Derin’in eli titredi, o an elindeki bardak çat diye kırıldı, parçalar yere düştü, Derin bir an dondu, sonra hızla kitabı kapattı, “kendine gel!” dedi sertçe, “kitap bu… sadece kitap,” nefesini toparlamaya çalıştı, gözlerini kapattı, “Yüzbaşı Derin Sarsılmaz…” diye mırıldandı kendi kendine, “kendine gel,” ama sesi bu sefer eskisi kadar net değildi, çünkü ilk kez… bir kitaptaki birine bu kadar karışmıştı. Derin koltuğa gömüldü, kitabı elinde tutuyordu ama artık okumuyordu, sinirden nefesi değişmişti, Gölge’ye baktı, “Ama kitap sonuçta bu ya… böyle kitap mı olur?” dedi, başını iki yana salladı, “Bir kadın yazamaz bunu… yazmaz,” diye homurdandı, “kim yazdıysa var ya sinir hastası,” sigarasını yaktı ama eli hâlâ gergindi, “Gece gece sinirlendim Gölge… ben bunu bitiremeyeceğim galiba, kalbim dayanmayacak,” diye mırıldandı, sonra bir anda dikildi, “benim askerim bana böyle konuşacak ha… o an kafa göz kalmaz lan, gömerim onu dağa, direkt gömerim, öyle laf mı olur?” kitabı tekrar açtı ama bu sefer okumak için değil, bakmak için, “şuna bak ya…” dedi, “gıcık,” sonra gözleri satırlarda takıldı, “ulan Yare…” diye fısıldadı, sesi bu sefer daha kişiseldi, “ulan kızım… bir kere, bak sadece bir kere, senin yerine geçsem şu kitabın içinde…” dudakları gerildi, gözleri karardı, “sen otur evinde çekirdek çıtla, ben hallederim,” dedi, “sana o lafı eden adam var ya… bana desin… bir kelime desin…” kısa bir nefes aldı, sesi düştü ama daha tehlikeliydi, “neler yaparım ona…” sonra tekrar yükseldi, “onlara sana yaptıklarını tek tek ödetirim, tek tek!” Gölge hafifçe kıpırdandı ama Derin fark etmedi bile, artık tamamen kitabın içindeydi, “bir kere… sadece bir kere…” diye mırıldandı, tam o an odada garip bir his oldu, pencere bir anda açıldı, sonra sertçe kapandı, perde hafif savruldu, Derin dondu, gözleri yavaşça pencereye kaydı, birkaç saniye hiç konuşmadı, sonra kısık bir sesle, “Gölge…” dedi, ama sesi bu sefer alıştığı gibi net değildi, çünkü o an ilk kez… söylediği şeyin sadece bir sinir cümlesi olmadığını hissetmişti. Sabah henüz doğmamışken Derin gözlerini açtı; alarmdan önce uyanmıştı ama bu sefer alışkanlık değildi, içinde ağır bir his vardı, açıklayamadığı bir sıkışma. Tavana baktı, birkaç saniye kıpırdamadı, sonra doğruldu. Hazırlanmak için ayağa kalktığında gözleri istemsizce masaya kaydı. Kitap. Oradaydı. Dün bıraktığı yerde. Bir an dondu. Sanki o kitap… onu bekliyordu. Yaklaşmadı ama bakmayı da bırakamadı. İçinden bir ses “aç” diyordu. Başka bir ses “dokunma.” Çenesini sıktı. “Okumayacağım,” dedi alçak bir sesle. Ama gözleri kapağın üzerinde kilitlendi çünkü kaldığı yer… Yare’nin öleceği yerdi. Eli istemsizce bir santim hareket etti, sonra durdu. Kalbi bir an gereksiz hızlandı. “Saçmalama,” dedi kendine, “bu sadece kitap.” Sertçe arkasını döndü, hazırlanıp çıktı ama o his peşini bırakmadı; sanki bir şey eksikti, sanki bir şey olacaktı ve o bunu biliyordu ama kabul etmiyordu. Karargâhta her şey her zamanki gibiydi ama Derin’in içi ilk kez bu kadar sessiz değildi. Brifing verdi, planı çizdi, emirleri dağıttı; sesi her zamanki gibi netti ama zihni… başka yerdeydi. “Bir şey olacak,” diye geçti içinden yine. Helikoptere bindiğinde gözleri bir an boşluğa kaydı. Nefesini yavaşça verdi. Kontrol hâlâ ondandı… ama bu his kontrolünde değildi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE