Gözüm saatteydi. Kalbimse göğsümden çıkmak üzereydi. “Sekiz kırk beş…” dedim kendi kendime, telaşla dolabı karıştırarak. Ne giyecektim? Öyle salaş bir şey olamazdı. Bu ilk gün, bu ilk adım... Ciddi ve şık olmalıydım.
Elime ilk gelenleri düşündürmeden üzerime geçirdim: Siyah, vücudu saran kumaş bir etek, siyah düğmeli sade bir gömlek, altına da aynı tonda topuklu ayakkabılar vardı. Saçlarımı hızlıca topladım, yüzüme hafif bir makyaj yaptım. Çantamı kaptığım gibi evden fırladım.
Kaldırıma ayak bastığımda nefesim kesilmişti. Hava biraz esiyor olsa da heyecanımdan dolayı sıcak gibi geliyordu.
Aceleci adımlarla arabama bindiğim gibi şirketin yolunu tuttum. Az önce uyurken şimdi iş yerine gidiyor olmak beni telaşlandırıyordu. Özellikle de patronum olacak adamla tanışmak beni ürkütüyordu.
Gerginliğimin asıl sebebi o’ydu.
Esin ve Yeliz dersleri olduğu için okula gitmek zorunda kalmışlardı. Dönemin son dersleri olduğu için bugün boşlamıştım. Son haftaydı ve sınavlarımın çoğunu vermiştim ama kızların şuan yanımda olmasını çok isterdim.
Arabamı şirketin önünde durdurdum ve geç kalmamak için hızlıca park edip, indim. Şirketin devasa cam kapılarına yaklaştıkça adımlarım hızlandı. Parmak uçlarımda bir karıncalanma, midemde bir gerginlik… İçeri adımımı attım. Bugün her şey biraz daha farklıydı. Bu defa çalışanların yoğunluğu bile gözümü korkutamıyordu. Derin bir nefes aldım.
Asansöre binip, Harun Bey’in olduğu kata çıktım. Cam koridordan geçip o tanıdık odaya ulaştım.
Kapıyı tıklatıp içeri girdiğimde Harun Bey başını kaldırdı, gülümsedi.
“Hoş geldiniz Rüya Hanım. Tam vaktinde geldiniz, bu iyi bir işarettir.”
Ben de hafifçe gülümsedim. “Teşekkür ederim. Heyecanlıyım biraz.”
“Gel bakalım. Bu arada senin patronlarından biri olduğum için sana sen diye hitap edeceğim sorun olur mu?” diye sordu sıcak bir gülümsemeyle.
Sorun olmadığını belirtmek adına başımı hızlıca iki yana salladım.
“Elbette hayır. İstediğiniz gibi seslenebilirsiniz.”
“Güzel,” dedi ellerini sandalyesinin kenarlarına dayayıp; ayağı kalktı. “Aslan’ın asistanlık pozisyonu daha fazla boş kalamazdı bu yüzden acele bir karar vermek istedim ve seni seçtim.”
Parmaklarını şaklatıp, işaret parmağını yüzüme doğrulttuğunda gülümsedim.. “Ben böyle bir fırsat verildiği için memnunum. Güveninizi boşa çıkarmam.”
Harun Bey memnun bir ifadeyle başını salladı. “Güzel. O halde şimdi sana Aslan’ın ofisine götüreyim.”
Onun peşinden yürümeye başladım. Koridorun ortasında duran kapının önüne doğru yürüdük. Kalın kapılar açıldı, ve karşımda büyüleyici derecede düzenli, sade ve karizmatik bir ofis belirdi. Geniş cam duvarlar, koyu renk mobilyalar, açık renk halıyla dengelenmiş minimal bir şıklığı vardı odanın.
“Burası Aslan’ın odası,” dedi Harun Bey. “Ve şurası da senin çalışma alanınız olacak.”
Başımı çevirince gözüme spot perdelerle ayrılmış küçük bir alan çarptı. Uzun çizgili perdeler, içeriyi yarı geçirgen şekilde ayırıyordu. Sadece yarım bir duvarla birbirinden ayrılan iki oda gibiydi. İçeri doğru girip baktım. Küçük bir masa, not defterleri, bilgisayar, birkaç çekmece vardı. Aynı zamanda içeride koridora açılan başka bir kapı daha bulunuyordu.
“Aslan çalışırken rahatsız edilmeyi pek sevmez. Sen bu kapıyı kullanarak gidip gelebilirsin.”
“Teşekkür ederim.”
“Burası senin kontrolünüzde olacak. Gelen evraklar, toplantı notları, kişisel organizasyonlar… Hepsi burada yürütülecek.” dedi Harun Bey.
Bir yandan konuşurken, ofisin içindeki; kenarda durmakta olan büyük ahşap dolabı açtı. “Bu dolapta Aslan’ın yedek takım elbiseleri, kravatları var… Acil durumlar için buradalar. Ayrıca burada bazı özel belgeler ve şirket içi evraklar mevcut. Erişim yetkin şuan yok ama dikkatli ol, odaya sen hariç kimse girip çıkmasın.”
Her kelimesi içimdeki baskıyı biraz daha artırıyordu. Ama belli etmemeye çalıştım. Başımı salladım. “Anladım. Hepsiyle ilgilenirim.”
“Güzel. Bu arada…” dedi duraksayarak, “Aslan bugün ve yarın şirkette olmayacak. Bu zamanı alanı tanımak, işe adapte olmak için kullan.”
Bu adam hiç işe gelmiyor muydu ya hu?
Ne zaman tanışacaktım?
Yani gelmemesi içimi hem rahatlattı hem de garip bir boşluk hissettim. Görmediğim bu adamın gölgesi bile üzerimde gibiydi.
“Şimdiden başla istersen. Ajanda ve takvim sistemi şu çekmecede.” dedi Harun Bey, çıkmadan önce.
Kapı kapandığında odada yalnız kaldım. Birkaç saniye öylece durdum. Kocaman, güçlü ve tehlikeli bir adamın odasındaydım artık.
Bomboş odaya bakıp, elimi saçlarımın arasına daldırarak, ofladım.
“Ne yapacağım şimdi ben?”
**
Gün boyunca masamın başında harıl harıl çalıştım. Gelen tüm evrakları, tarihlerine göre ayırdım, öncelik sırasına dizdim. Her klasöre yapışkan notlar yapıştırdım. Harun Bey birkaç kez uğradı. Hep kısa cümlelerle konuştu ama her seferinde gözlerinde memnuniyetin izlerini yakaladım. Bu bana güç verdi.
Aslan Bey geldiğinde ona benim hakkımda olumlu şeyler söylediği zaman adam benimle ilgili iyi şeyler düşünecekti.
Yani, bu mükemmeldi.
Gün boyu ofisten çıkmazken; kapının önünde genel koridorda çalışan benden birkaç yaş büyük Burcu ile tanıştım. Beni merak ettiği için odaya geldiğinde kahve getirmişti. İstersem kahveyi alabileceğim yeri bile tarif etmişti.
Ona minnettar olmalıydım.
Aslan Bey’in yoğun olan programını akışa koymaya çalışırken hayretler içerisinde ekrana bakıp duruyordum. “Adam sabah dörtte uyanıp, gece ona kadar çalışıyor mu yani?” dedim, eski asistanlarının aldığı notları okudum.
“İnsan mı bu adam? Bu kadar çok çalışılır mı?”
“Sen bir de mesai dışında gör onu.”
Aniden gelen ses ile ürküp, arkama baktım. Harun Bey kapıda bana bakıyordu. “Kapıyı tıklattım ama duymadın.”
Hızlıca ayağı kalktım. “Dalmışım kusura bakmayın.”
“İstersen çıkabilirsin, bugünlük bu kadar yeterli demek için gelmiştim ama sen çoktan kaptırmışsın kendini.”
Ben gülümseyerek başımı kaldırdım. “Biraz daha kalıp şu dosyaları tamamlayayım, sonra çıkarım. Teşekkür ederim.”
“Sana bakınca Aslan’ın dişi versiyonunu görür gibi oldum. Fazla dişlisin.”
“Öyleyim.”
“Aferin, böyle devam.” deyip, göz kırptı ve başını eğerek çıktı. Odanın içinde yeniden derin bir sessizlik oluştu.
Bir süre daha çalıştıktan sonra, gözlerimin önünden satırlar kaymaya başladı. “Bir kahve molası,” dedim kendi kendime. Elime boşalan kupamı alıp Burcu’nun tarif ettiği odayı buldum ve herkes çıktığı için kendime rahat rahat bir kahve koydum.
Kahvenin kokusu burnuma dolarken yorgunluğum biraz olsun hafifledi. Sıcak kupamı ellerime aldım, ofise doğru yürümeye başladım.
Odanın kapısını açtım ve içeri girdim. Masamın başına oturmak üzereyken, ayağımın altındaki topuk hafifçe kaydı. Birden dengesizce öne doğru sendeledim. Kahve dolu kupam havada savruldu. Sıcak sıvı gömleğime döküldü.
“Ah!” diye inledim acıyla. “Yandım!!”
Kumaş cildime yapışmıştı, yakıyordu.
Fincanı bir kenara bıraktım, parmaklarım telaşla düğmelere gitti. Gömleğin üst kısmını açtım, acıyla tenimden ayırmaya çalıştım. “Yandım resmen… Ah…”
Gömleğin önünü açarak kumaşı tenimden sıyırdım. O an odaya kimse girmesin diye odamın kapısının üzerindeki anahtar ile kapıyı kilitledim.
“Kimse yok nasılsa…” diye fısıldadım kendi kendime.
Eteğime de kahve sıçramıştı. İç çekerek kapıya baktım. Kimse beni bu halde görmemeliydi. Gözlerim Aslan Bey’in odasına kaydı. Oradan biri girmezdi herhalde?
Karşımdaki spot perdeli camdan kendime bakarken “Nasıl gideceğim şimdi eve böyle?” dedim, çaresizce.
O an aklıma Harun Bey’in gösterdiği dolap geldi. “Yedek kıyafetler…” diye mırıldandım. Hızla Aslan Bey’in odasına girdim ve dolabı açtım, özenle asılmış takım elbiseler arasında beyaz bir gömlek seçtim. Kumaşı kaliteli, dokusu zarifti. Aslan Azhaf’ın gömleği…
Gömlekten sızan koku oldukça erkesi ve ferahtı. Burnuma çarpan kokuyu görmezden gelerek kapıya baktım. Katta neredeyse kimse kalmamıştı. Kendi odama doğru hızlı adımlarla geçtim.
Aceleyle hem gömleğimi hem de kahve lekesi içindeki eteğimi çıkardım. İçimde sadece sabah giydiğim kırmızı dantelli iç çamaşırım ve ayaklarımda topuklu ayakkabılarım kalmıştı. Bir an tereddüt ettim. Ama sonra üşümeye başladığımı fark ettim.
Aslan Bey gelene kadar gömleğini temizleyip yerine koyabilirdim değil mi? Bu halde eve gitmem imkansızdı. En azından gömleğini kullanmam bir sorun olmazdı.
Gömleği kollarımdan geçirip omuzlarıma çektim. İki yakasını tuttum ve telaşla titreyen parmaklarım birbirine girerken; alttaki ilk düğmeyi iliklemeye çalıştım. Kalbim endişeyle ve korkuyla çarptı. Bu halde kimseye yakalanmak istemiyordum.
O an evren sesimi duymuşçasına; kapı bir hışımla aralandı.
Donup kaldım.
Parmaklarım korkuyla gömleğin kumaşının üzerinde asılı kaldı. Kalbim celladını bekliyormuş gibi korkunç bir hızla atıyordu. Gözlerimi cama çevirmeye korkuyordum. Boğazım düğümlenmiş; göğüs kafesim sıkışmıştı.
Gömleğin önü açıktı. İçimdeki kırmızı dantel incecikti, ayaklarımda hâlâ topuklu ayakkabılarım vardı. Yarı çıplak bir şekilde odamın ortasında duruyordum.
İçeri doğru adımlayan tok adım seslerini duydum. “Siktiğimin piçi…” diye homurdanan erkek sesi ile ayaklarımın titrediğini hissettim.
Siktir…
Kimdi bu?
Kapıdan içeri giren adımlarla titremem hızlandı. O an ofisin içine adımlayan adımlarla birlikte spot perdenin bıraktığı aralıktan onu gördüm. Camın neredeyse yarısından fazlası açıktı ve tek kıpırdamam ile beni görebilirdi.
Hızlı ve sert adımlarla masaya doğru giden adamı görünce; kalbim tekledi. Dudaklarımdan çıkan şaşkınlık nidası; ölümcül sessizliğin üzerine bir kıvılcım gibi düştü.
Nefes sesimi duyduğu an adımları durdu ve başını bana doğru çevirdi. Camdan ona bakarken; o keskin bakışlarla bana baktı.
Tanışmak isteye isteye öldüğüm adam; Aslan Azhaf Keskin; Berk’in gittiği mekanın sahibi olan adam mıydı?
Far görmüş tavşan gibi yüzüne bakakaldığım adam; beni gördüğün an dondu. Donması çok normaldi. Onun gömleği ile onun odasında; yarı çıplak bir şekilde duruyordum ve beni izleyen bakışları hayra alamet değildi.
Göz göze geldik.
Zaman durdu.
Bir şey demek istedim ama boğazım kurumuştu.
Beynime vuran gerçek şuydu ki; karşımdaki adam Berk’in amcası Aslan Azhaf Keskin’di.
Bu adamın burada ne işi vardı?
Gürültünün yok olup gittiği odanın içinde duyduğum tek şey, her an duracak gibi çarpan kalbimin sesiydi. Yüzümün aldığı tepkiye bakılırsa oldukça şaşkın ve hayretler içerisindeydim.
İki ay önce gittiğim mekandaki adam; karşımda duruyordu. Bu nasıl mümkün olabilirdi ki?
Siktir!
O gün Berk, aslında alelade bir mekana değil de amcasının mekanına gitmiş olabilirdi. Ben nasıl aptal gibi davranabildim?
Nasıl?
Ortamın havasından ve zenginliğinden bunu anlamam gerekirdi. O mekan kesinlikle bu adamındı ve ben şimdi hapı yutmuştum.
Karşımdaki adam, beni casus sanmıştı. Gözünün önünden kaçıp gitmişken; şimdi benden daha çok şüphelenecekti. Ben ne yapacaktım?
Şansıma incir ağacı dikeyim!
Berk’in amcası olarak karşımdaydı. Hayatta düşünsem bu adamın Berk’in amcası olacağına inanmazdım. Şaşkın bakışlarımı birkaç kez kırpıştırdım ve adamın yüzünü inceledim.
Kemikli bir yüz hattına sahipti. Kısa sakalları birkaç milimetre uzundu; siyah gür saçlarının hemen altına gizlenmiş olan biçimli kaşları; asi saçlarına daha cüretkar bir hava katıyordu ancak nefesimi kesen şey; titremeyen gözleriydi.
İrisleri üzerime saplanıp kalmıştı. Çatık kaşları arasından göz bebekleri yüzümü inceledi. O an beynime vuran gerçeklik ile ikinci bir şok yaşadım. Hızla kafamı eğip üzerime baktım. Gömleğin yakalarını sıkıca kavrayıp önümü kapatırken; sesi kulaklarımda çınladı.
“Sen…”
Beynim bu ani ürperti ile düşünmekte zorlanırken, içimdeki korku tüm benliğimi sardı. O an yalnızca başımı kaldırıp, yüzüne bakabildim. Tepkisizdi. Gözleri karanlık, bakışı delici ve tehditkârdı.
Her bir hareketimi izliyordu, sanki gözleriyle üzerime ölü topraklar atıyordu. Az sonra cesedimi çiğneyecek gibi duruyordu.
Bu adamı bir de baştan mı çıkartacaktım?
Korkudan altıma yapmadığım kalmıştı! Üç buçuk atıyordum…
Adımlarının sesini duyduğumda, tüm vücudum alarm verdi. Kaçmak geçmedi aklımdan çünkü hareket edecek gücüm kalmamıştı. Üzerime gelen adım sesleri, Azrail’e birazdan kavuşacağımın müjdecisiydi.
Genç yaşımda ölecektim…
Kapıdan içeri giren adımlar ile kollarımı göğsümün üzerine doladım ve korku dolu bakışlarımı her adımda mesafeyi kapatan adama çevirdim. Hırçın bir dalga gibi kolumdan tuttuğu an sırtımı duvara çarptı.
Sırtım acı ile sızladığı an nefesim kesildi; sıcak ve sert avuçları, tenime değdiği anda içimi ürpertti. Beni duvara çarptığında arkamdan gelen darbenin acısını hissedemedim bile. Sadece ona bakabildim.
“Köstebek…” dedi sessizce ama sesi öyle derindi ki kulaklarımda yankılandı.
Avucunu boğazıma sararak beni duvara sabitledi. Avucunun baskısı ile boğazımın sıkılaştığını hissettim. Soluk boruma baskı yapan parmakları beni adeta boğuyordu.
Burnundan verdiği sert nefes ile delici bakışları; korku dolu gözlerime değdi. “Ne işin var senin benim odamda?” dedi, erkeksi sesi odanın içine dolarken korkuyla parmaklarımı elinin üzerine koydum.
“Hayır… Hayır ben… Öyle değil…” diye fısıldadım. Konuşmak için o an korkudan güç bulamadım.
Hemen kendime gelmem gerekiyordu!
Sesim titrek çıkmıştı ama gözlerim sabitti. Gözlerine baktım. Belki beni dinler, belki anlamaya çalışır veya belki içimdeki korkuyu görür diye düşündüm ama öyle değildi.
Gözleri buz gibi keskindi. İnce buzun üzerini andıran bir bakışı vardı. Soğuk ve ürperti doluydu. Beni şüpheyle inceleyen irisleri; midemi burkuyordu.
Ve gözlerinde acıma yoktu. Sadece tehdit vardı.
Boğazımdaki baskı, can yakacak kadar güçlü olmasa da yeterince sarsıcıydı. Gözlerim, Aslan Azhaf’ın gözlerine kilitlenmişti. Bir düşmana bakıyormuş gibi bakıyordu. İçimdeki panik büyürken, bir yandan da titreyen sesimi toparlamaya çalıştım.
“Ben… Ben asistanınızım." dedim zorla, kelimeler dudaklarımdan dökülürken yutkunmakta bile zorlanıyordum. “Harun Bey beni işe aldı… Görüşmeye gelmiştim.”
Gözleri beni süzdü. Kaşlarının arasında beliren çizgiler derinleşti. Sözlerimi duymuştu ama inanmamıştı. Gözlerinden okuyordum; hâlâ şüphe doluydu.
“Bu siktiri boktan yalana inanacağımı kim söyledi şeytan?” diye sordu, sesi buz gibiydi. “Asistan?” Beni dalgaya alan sesi söyleyeceklerime zerre inanmadığını gösteriyordu. “Sikmişim asistanı. Bu arada ne işin var kaçak şeytan?”
Sikeyim.
Beni tanımıştı!
Ayvayı yemiştim…
“Gerçekten,” dedim telaşla. “Asistanım ben…”
Sözümü bitiremeden boynumdaki baskı bir anlığına arttı. Nefesim kesildi. Gözlerim büyüdü. O an kelimeler boğazıma düğümlendi.
“Sakın bir kelime daha etme!” diye tısladı. Gözleri beni delip geçerken, sesi damarlarımda yankılandı. “Sen… O gece kaçan faresin. Ne bok yiyorsun odamda?”
“Hayır… Hayır, ben… Size açıklayabilirim! Lütfen, sadece izin verin!” dedim aceleyle. Ellerimi onun ellerine koyup hafifçe itmeye çalıştım. Gözlerim dolmuştu ama ağlamıyordum. Sadece korkmuştum. Anlatmak, kendimi savunmak istiyordum.
Bakışları sertti, istemeyerek de olsa ellerinin baskısını azalttı. Sırtım hâlâ duvardaydı, nefes almaya çalışırken onu izliyordum.
“Ben sadece iş için buradayım. Harun Bey… Harun Bey beni işe aldı.” dedim titreyen bir sesle. Bana inanması için gözlerinin içine bakıyor, bakışlarımı kaçırmıyordum.
Ama Aslan Azhaf bana hâlâ inanmıyordu. Gözleri kısıldı. Yüzünü yüzüme yaklaştırırken üzerime doğru eğildi.
“O gece daha cüretkardın.” diye fısıldadı. “Saklanmaya çalıştığın halde asi bakışlarını görebiliyordum. Şimdi niye korkuyorsun?”
Az daha gebertecektin beni, ondan olabilir mi acaba seni akıl küpü?!
Bir an için duraksadım. Nefesim boğazımda düğümlendi. Ama hemen toparladım kendimi. Kaşlarımı çattım, gözlerimi açtım.
“Ne gecesi?” dedim masum bir sesle. “Ben sizi daha önce hiç görmedim.”
Yalan tabi.
Göz göze geldiğimiz anı hatırlıyordum. Ama şimdi başka çarem yoktu. Gerçekleri söylesem bile inanmazdı. Gözleriyle beni süzdü. Dudaklarında acı bir tebessüm vardı, ama gözleri buz gibiydi.
“Oradan bakınca salağa mı benziyorum köstebek?” dedi sessizce. “Beni aptal yerine koyma.”
Bedenim titredi. Onun gibi bir adamı kandırmak zordu. Belki tanımıyor olabilirdim ama gözlerine bakınca nasıl biri olduğunu anlayabilirdim. Ben, çaresizce onu ikna etmeye çalışan bir yabancıydım ve o bana inanmazdı.
“Asla! Patronumu salak yerine neden koymak isteyeyim ki?” dedim, korkunun izlerini üzerimden atmak isteyerek rahat bir sesle konuşmaya çalıştım.
Tek kaşını çatıp, şüpheyle yüzümü inceledi. “O geceki casus sendin.”
Casus değildim ama o geceki kadın bendim, evet.
“Bir anda yok oldun.”
İtiraz edemedim. Kendinden emin bakışları ve küstahlığı açığımı yakaladığını gösteriyordu. Berk her zaman amcasının akıllı ve zeki olmasından nefret ettiğini söylerdi. Cidden, şuan bende nefret ediyordum.
“Casus değilsen, şuan burada ne işin o zaman? Söyle.”
Emir veren sesi ile yutkunmaya çalıştım. Boynuma sardığı parmaklarını gevşetirken; parmaklarımı tenime sarıp kısık sesimle konuştum.
“Size söyledim, o gece sevgilim için gelmiştim. Bu yalan değildi, bana inanmayan sizdiniz.”
Avucunu duvara yaslayıp, beni içine çekmek ister gibi bakan bakışlarına bakmamaya çalıştım ancak yakınlığı bedenime iyi gelmiyordu. Her an tetikte duran bedenim, diken üzerindeydi.
“Burada ne halt yiyorsun?”
“İş arıyordum. Asistan olarak başvuru yaptım ve Harun Bey beni işe aldı. Sizin burada çalıştığınızı bilmiyordum.”
“Çalışmıyorum.” dedi keskin bir sesle. “Burası benim.”
Egoist çıkan sesi ile başımı aşağı yukarı salladım. Boğazımı hafifçe temizledim ve hızlıca açıklama yapmaya koyuldum.
“İsterseniz hemen çıkarım-”
“Çık, kaçmayı iyi beceriyorsun zaten.”
O geceki kaçışıma atıfta bulunduğunda aceleyle konuştum. “Hayır, işlemediğim bir suçtan dolayı başıma bir şey gelecek diye düşündüm. Korktuğum için kaçtım.”
“Tehdit ediyordun, beni.” dedi eğlenen bir ifadeyle başını eğip gözlerime bakmaya çalıştım ancak utançtan ve korkudan bakışlarına değmemeye çalıştım.
“Şimdi de et.”
Gözlerimi irice açıp, ellerimi havaya kaldırıp salladım. “Ben mi? Asla öyle bir şey yapmam. Patronuma neden saygısızlık edeyim?”
“Gebertirim demiştin.”
“Hayatta öyle bir şey demem, ağzımdan kaçmış olabilir.”
Daldan dala atlayan sincap gibi lafı ağzımda kıvırıyordum. Dilini alt dişlerinin arkasında dolandırarak soğuk bakışlarını yüzümden aşağıya, yarı çıplak duran bedenime çevirdi.
Gözleri, üstümdeki gömleği ilk defa fark ediyormuş gibi duruyordu. Bakışlarına ansızın bürünen karanlık ifade ile parmaklarım boğazımda asılı kaldı. İrisleri, gerdanımdan aşağı süzüldüğünde nefesim kesildi.
Ciğerime sokulan hava ile dudaklarımı birbirine bastırdım. Aklım düşünme yetisini kaybetti; gözleri üzerimdeki kırmızı iş çamaşırlara değdi. Mideme doluşan garip sızı ile yanaklarıma vuran sıcaklığı hissettim.
Parmaklarımı hızla yakaların üstüne koydum ve açık olan önümü kapattım. Yüzüme bir ateşin yankısı vuruyormuş gibi hissediyordum. Yanaklarım kızarıyor; kalbim güm güm diye adeta bağırıyordu.
“Kahve döküldü.” diye az önce yüksek tonda çıkan sesim koca bir vızıltıya döndü.
Gözlerini çıplak boynumdan tekrar yüzüme çevirdi. “Sende odama girip, izinsiz gömleğimi mi giydin?”
Yaptığımın güzel bir şey olmadığının farkındaydım ancak elimden gelen başka bir şey yoktu. Üzerimdeki kıyafetlerle eve gidemezdim. Çareyi onun gömleğini giyerek bulmuştum.
“Şeytan…” diye dolgun dudaklarının arasından fısıldadı kendi kendine.
Omuzumun üzerinden duvara dayadığı elini çekmeden bedeninin gölgesi üstüme düşecek şekilde yakın durdu. Burnuma çarpan kokuyla; dolaptan çıkarttığım gömleğinin kokusunun aynı olduğunu fark ettim.
Neden bu kadar çekici kokuyordu bu adam?
“Ne yapsak?” dedi, sinsice. “Üzerindeki gömleğimi çıkarmanı emretsem; karşı koyabilir misin?”
Kulağıma fısıldanan sözler ile irice açtığım gözlerle yüzüne şaşkınlıkla baktım. Üstümdeki gömleği çıkarmamı istemeyecekti değil mi? Gözlerinin içindeki soğukluğun yerini eğlenen parıltılar aldı.
Yanaklarım ısınmış, hatta kızarmıştı. Utançtan öleceğimi düşünüyordum. Sadece ufak bir kelime ile utanırken nasıl bu adamı baştan çıkartabilirdim?
“Zorunluluktan giydim, öyle bir şeyim yoktu-”
“Ne yoktu?” diye sordu; gizlice aramıza sızan parmakları çenemi kavrayıp sertçe kendine doğru çekti. Açığa çıkan yüzüme karşı dudaklarını kıpırdattı. Usulca yanaklarımda dolanan bakışlarıyla konuştu.
“Söyle.”
Çenemi parmaklarının arasından kurtarmak istesem de yapacağım tek hareket ile onu daha da kışkırtmış olacaktım. Sessiz olduğumda daha çok üstüme geliyordu. Üzerime gelmekten hoşlanmış gibi duruyordu.
Acaba ona karşılık versem, bundan hoşnutsuz olur muydu?
“Üzerime kahve döküldü ve giydim.” dedim güçlü çıkan sesimle kendime hayret ettim. “Gömleğinizi giymemde bir sakınca var mı Aslan Bey?”
Dudaklarımdan sızan ismi ile duraksadı. Sekteye uğrayan bakışları keyifli parıltılar ile bana geri döndü. “Adımı biliyorsun.”
“Evet biliyorum.”
“Adın ne Alev? Söyleyecek misin yoksa yine kaçacak mısın?”
Beni kontrol etmek isteyen dokunuşları ve baskısı düşünmemi zorlaştırsa da; köşeye sıkışmamdan zevk aldığı kesindi ama ona istediğini vermeyecektim.
“Rüya.”
İstediğini elde etmiş olmanın verdiği mutluluk ile dudağının ucunu kıvırdı. “Rüya… Söylesene Rüya; neden geri adım atmıyorsun?”
Kendinden emin konuşması ile birbirimize ne kadar yakın olduğumuzu fark etmedim. Çenemi kavrayıp, tuttuğu için neredeyse burnuna değecektim. Soluğunu yavaşça yüzüme doğru bırakıp; fısıldadı.
“Sevgilin bundan hoşnut olmaz Rüya…”
Dudaklarıma vuran nefesi ile kalbim sekteye uğradı. Onu gördüğüm andan beri sessizleşmeyen kalbim adeta çığlıklar atıyordu. Midem kasılıyor, topuklularımın üzerinde duran ayaklarım titriyordu. Onun sınırından çıkmadan nefes almak bana haramdı.
Peki neden onun tarafından şuan sorgulanmama rağmen huzursuz hissetmiyordum?
Bu adamı iki ay önce ardımda bıraktıktan sonra tekrar görebileceğimi düşünmüyordum ama şimdi karşımdaydı.
Patronumdu.
Eski sevgilimin amcasıydı.
Ve baştan çıkartmam gereken bir intikamın meyvesiydi.
O halde neden baştan çıkartılan kişi benmişim gibi hissediyordum?
Sözleri kendime gelmemi sağladı ve hızla geri çekildim. Havada asılı kalan parmaklarını yavaşça indirip, tepkisiz yüz ifadesine geri döndü.
“Demek asistanımsın.”
Az önce olanları görmezden gelerek konuştum. Bu garip atmosferi dağıtmalıydım. “Evet Harun Bey beni işe aldı.”
“Güzel. Yarın sabah burada ol.” dedi ve bir anda arkasını döndü.
Ne? Bir dakika? Beni kovmamış mıydı?
“Kovulmadım mı yani?” diye sordum.
Başını hafifçe bana doğru çevirerek gözlerime baktı. “Kovulacak bir şey yaptın mı?”
Aslında evet! Yeğeninin eski sevgilisiyim, sana tonlarca yalan söyledim ve şuan bilmesen de seni baştan çıkartmak için oyun oynayacağım. Başka soru?
“Hayır.”
“İyi. Çık şimdi.”
Biraz önceki halinden eser kalmayarak odadan çıktı ve kendi odasına doğru geçti. Onun gitmesini fırsat bilerek aceleyle eşyalarımı topladım ve hızla kıyafetlerimi yerden kaldırdım ve çıktım.
Odamdan çıkmam ile rahat bir nefes almam bir oldu. Acilen eve gitmem gerekiyordu. Eve gitmeli ve bu olanları kızlara anlatmalıydım.
Çünkü benim başıma gelen; şuan pişmiş tavuğun başına gelmezdi!