Mini Kriz

933 Kelimeler
"Üç kilosu 100 lira, üç kilosu 100 lira!" Muhteşem! Günün en büyük başarısını kutluyorum: Uzun bir duş alıp saçlarımı özenle dalgalandırdım, dolabın karşısında dakikalarca en mükemmel kombini seçtim, giyindim, aynada kendime son bir bakış attım ve… kendimi pazarda buldum. Evet, pazarda... Arkadaşım ve editörüm Tolunay’ı dinlemekle hata mı ettim, emin değilim. Ama en azından bir şeyleri çözmek için çaba harcıyorum. Bunu biliyorum. Tulu’nun hiç bilmediği, benimse adım gibi emin olduğum bir şey var ki... Kaybettiğim ilham burada değil. Ne pazarda, ne manav tezgâhlarının arasında, ne de insanların içinde. Kaybettiğim şey, derinlerimde bir yerlere saklı, benim bile cesaret edip dokunamadığım bir köşede. Ama bugün, her şeyden biraz uzaklaşmak, en azından eğlenmek için çıktım evden. Güzel havanın tadını çıkarır, dönüşte sahile uğrayıp ruhumu biraz olsun dinlendiririm diye düşündüm. Belki de asıl aradığım şey tam da budur: Kendimden kaçmak yerine, içimde sakladığım o kırıntıları yakalamak… Yalnız, bunca zaman pazara uğramadığımdan olacak, fiyatlar beni ekonomik bir şoka soktu. “Yuh! Bu nedir böyle ya? Altı üstü yaban mersini!” Kafamda mükemmel kahvaltı senaryosu vardı: Laktozsuz süt, ev yapımı granola, chia tohumu, muz ve üzerine bir avuç yaban mersini... Ama görünen o ki, bu kahvaltı artık zenginler kulübüne özel bir ritüel! Yeni kahvaltı planı: Ekmek, peynir ve çay... Gerçi peynirin kilosu da kaç lira olmuş, artık o da zengin kahvaltısı statüsüne atladı. Tam fiyatlar yüzünden kendi içimde dramatik bir hesaplaşmaya girişmişken, pazarcının sesiyle irkildim: “Abla, almayacaksan gölge yapma!” Başımı kaldırıp, bu cesur çıkışı yapan ergen pazarcıya baktım. Tahminen 18 yaşlarında, özgüveni tavan yapmış biri. “Abla mı?” Cümledeki en ağır hakaret buydu. Hakaretten çok, bir kimlik kriziydi. Ne zaman "Bayan" ve "Hanımefendi" seslenmelerinden "Abla"ya geçmiştik? Hangi ara, hangi sene, hangi büyük hata beni bu kategoriye sokmuştu? Bunların hepsi artık 27 yaşında olduğum için mi oluyordu? Panikledim. Yaşlanıyordum... “Alıyon mu ablaaa?” Pazarcı ergenin tarazlı sesiyle kendime geldim. “Ver lanet olası, bir paket ver!” dedim, sinirle. Poşeti elinden alırken, içimden küçük bir cenaze töreni düzenledim: Az önce tam olarak 180 TL'yi minicik bir paket yaban mersinine gömmüştüm. Harika! Güne başlarken yazıma ilham aramak için çıktım, bulduğum şey: Eksi 180 TL. Pazarın uğultusu beynimin içine işlerken, çantamda çalan telefonun sesiyle irkildim. Arayan yine Tolunay'sa, ona saydıracağım kelimeleri aklımda sıralamaya başlamıştım ki, ekranda canım ciğerim minik kardeşim Aylin’in adı belirdi. "Efendim canııım?" "Ablaların biiir tanesii!" diye sesi cıvıldadı. Oo, tamam. Anlaşıldı merkez! Bir şey istediği zamanlarda mutlaka abla der bana, diğer zamanlarda ise Dila. Aslında aramızda üç yaş var ve ben otoriter bir abla değilim... "Yine neye ihtiyacın var?" Derin bir nefes aldı. Bunu biliyorum. İşte bu, büyük bir şey istemeden önceki Aylin refleksi. “Düğünde ikram edileceklerle ilgili bir tadım menüsü oluşturmuşlar ve…” Gözlerimi devirdim. “Ve Aylin?” “Hepsinin denenmesi ve onaylanması gerekiyor!” "Ee?" Dedim. "Bunda yardım istenecek ne var, anlamadım?" Aylin tekrardan iç çekti, sanki az sonra bana bütün dünyanın yükünü verecekmiş gibi. "Yaklaşık elli çeşit farklı ürün var ve o gece bir kuğu gibi süzülmek için diyette olduğumu biliyorsun.” Biliyorum. Çünkü sabah kahvaltılarında annemle çıkardıkları savaşın şahidiyim. Daha geçen hafta babam fırından sıcacık ekmek alıp getirdiğinde, Aylin annemin bütün ısrarlarına rağmen bir lokma bile yemedi. Ve annem onu bir saat sonra nerede yakaladı dersiniz? Mutfakta gizlice ekmeği koklarken! Bildiğiniz, beyaz somun ekmeğini avuçlarının arasına almış, derin derin kokusunu içine çekiyordu. Ekmeğe hasretini, onu yemeden giderebileceğine inanıyordu. Bizse babamla, olaydan mutfaktan yükselen çığlıklarla haberdar olduk. Çünkü annemin sesi evi inletmişti: “Kızım sen geri zekalı mısın?” Gerçekten, şu dünyada mutfağa girip ekmek koklayarak doymaya çalışan başka biri var mıydı? Annemiz Nesli sultan, İskenderun’lu. Yemek yapmak da, yemek yedirmek de onun için bir tutku. Kapısına tok olarak geleni bile ikinciye doyurur. Öyle bir kadındır, düşünün yani. Zaten elli kilocuk olan kızının diyette olması, işte bu onun asla kabul edemeyeceği bir durum. Tüm kaos da oradan çıkıyor ya zaten, neyse... Ve bu kavga durumu sadece kahvaltılarla sınırlı kalmıyordu. Akşam yemeklerinde de aynı tablo yaşanıyordu. Daha geçen gün, annem yaptığı sini köftesini Aylin’e zorla yedirmeye çalışırken ahlanıp vahlanıyordu. “Yavrum evladım, önüne hazır konuluyorken ye! Kocanın evinde zor bulursun sini köftesini. Bayramdan bayrama gelirsin de kapıma, ‘Anne yap da yiyeyim’ dersin, ama bu sefer de ben yapmayacağım vallahi! Al bak Allah'ın adını da verdim!” Aylin ise annemin tehditlerini yıllardır yediği için pek de umursamıyordu. “Ablamm,” dedi, sesiyle beni şımartmaya çalışarak. “Senin midende bir canavar yaşıyor, metabolizman da bambaşka bir boyutta zaten. Sen halledersin, di mi?” Benden yanıt alamadığı için aniden telaşlanan Aylin, sözlerine hemen devam etti. “Yani tadım yapılacak falan dedim de var daha ona. Bugün haber verdiler bana. Hemen seni arayıp sorayım dedim. Sonuçta senden başka kimsem de yok…” Yalan! Aylin tam bir sosyal kelebek. Kendi gibi bıcır bıcır bir sürü arkadaşı var, aklınca yağ çekiyor bana… "Tamam." dedim iç çekerek. "Ama sen bana neden bunu telefonda soruyorsun? Akşam eve geldiğinde de konuşurduk." "O kadar uzun zamandır uzaktasın ki akşama aynı çatı altında olduğumuz tamamen aklımdan çıkmış." diye bir itirafta bulundu. Haklıydı... Tam kapatacakken, Aylin’in sesi yeniden yükseldi: "Dila?" "Hıı?" “Şeyi hiç konuşmadık. Biliyorsun Ozan’ın abisi Doğ—" Tam cümlesini bitirecekti ki, onu susturdum: "Aylin!" "Tamam tamam, sinirlenme… Belki bekarlığa veda partisine yetişemez diyecektim programı çok yoğunmuş. Ben de fazla görüşmüyorum zaateen, Ozan bahsetmişti biraz.” Programı çok yoğun demek... Belli, geçen yine magazinlerde bir makenle adı geçiyordu. Çok yoğundur eminim. “İyi de bize ne Aylin bundan?” “Hiiiç maksat konuşmak olsun! Öptüm kocamaaan, canııımsın!" Telefonu kapattım. Hah, işte böyle. Yemek menüsünün tadımı… Yaban mersini krizinden çıkamadan gelen düğün telaşı mevzuları… Ah bir de yıllar sonra Doğu ile karşılaşma ihtimali... Hayat, bazen insanı iki saniye bile soluklandırmıyor...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE