Frankfurt’un sonbaharı her zamanki gibi ağır ve nemli geldi; ağaçlar yapraklarını erken dökmeye başladı, Main Nehri’nin kıyısındaki çınarların dalları rüzgârda çıplak ve yorgun sallanıyordu, sokak lambaları erken yanmaya başladı, ve şehrin her köşesinde o tanıdık gri tonu hâkim oldu – ama bu gri artık eskisi gibi değildi, içinde hafif bir yeşil alt tonu taşıyordu, sanki şehir kendi rengini unutmuş da yerine başkasının rengini koymuş gibi. Viktor her sabah Sachsenhausen’deki dairesinden çıkıp aynı rotayı izliyordu: önce nehir kıyısına iniyor, köprünün korkuluklarına yaslanıp suyun akışını seyrediyor, sonra yavaş adımlarla Römerberg’e doğru yürüyordu. Yol boyunca her şey sıradan görünüyordu; fırınlardan sıcak ekmek kokusu yükseliyor, çocuklar okul çantalarıyla koşuşturuyor, bisikletliler zil

