BERZAN
Düşünüyordum...
Adını bile içimden söylememeye çalıştığım kızı.
Gözlerini düşünüyordum. O duru, büyük, ela gözleri… İnsanın içine bakarken sanki hiçbir şey saklamıyormuş gibi duran ama aslında her şeyi saklayan gözler.
Bir bakışta hem masum hem de derin bir şey gizleyen, bana “gelme” derken aynı anda “görme” diye yalvaran gözler.
Saçlarını düşünüyordum. Belinden aşağı dökülen, ağır ağır dalgalanan, rüzgârda bile uslu uslu kıvrılan saçlarını. Dokunmak istediğim, parmaklarımın arasında hissetmek istediğim o ipek gibi yumuşaklığı.
Kokusunu düşünüyordum… Bilmiyordum nasıl koktuğunu. Ama bilmek istemekle yetiniyordum. Yetmek zorundaydım.
Bu bir istek değildi. Bir heves hiç değildi. Bu, içime çöken sessiz bir ağırlıktı. Onu gülerken hayal ediyordum; dişleri hafifçe görünür, yanakları pembeleşir, gözleri kısılırdı. Bir şey anlatırken kelimeleri seçişini, dudaklarının kıvrılışını, parmaklarını ovuşturuşunu. Susarken gözlerini yere indirişini, kirpiklerinin gölge yaptığı o anı.
Temiz bir şeydi bu. Kirletmek istemediğim bir şey.
On yaş fark vardı. Bir dünya fark vardı. Ben aşiretin en büyük oğluydum. Yük bendeydi. Güç bendeydi. Kan, namus, toprak… hepsi omuzlarımdaydı.
Oysa Hevin… daha yolun başındaydı. Hayatla pazarlık etmeye bile başlamamıştı. Benim içimde büyüyen şey ona ağır gelirdi. Çok ağır. Bu yüzden susmuştum. Bu yüzden bakamamıştım. Bu yüzden yanına yaklaşmamıştım. İlk kez bir şeyin bana ait olmaması gerektiğini düşündüm.
Ferhat’la evleneceğini duyduğum zaman dünya başıma yıkılmıştı. On yaş değil… bir ömür fark vardı o adamla Hevin arasında. O kirliydi. O iğrençti. Elleri kanlı, gözleri pis, kalbi karaydı.
Hevin’in o narin bileğine bile dokunmaya hakkı yoktu. Bu adaletsizdi. Bu kirliydi. Buna izin veremezdim. Nasıl olacağını bilmiyordum. Ne yapacağımı da. Ama şundan emindim: Hevin’in hayatı… bir pazarlık konusu olmayacaktı.
Onu gördüğüm günden beri neredeyse her gün, ailesi görmesin diye gizlice açtığım o hesaptan yazıyordum. Kimse bilmesin diye sakladığım bir yerim vardı. Herkesin sustuğu yerde benim konuştuğum. Herkesin baktığı yerde benim gözlerimi kaçırdığım.
Benim olmasa bile… Hevin başkasının olamazdı.
Bunu düşündüğüm an irkildim. Belki bu bencillikti. Belki adını koyamadığım bir çarpıklıktı. Ama onu bir başkasının yanında hayal ettiğimde, göğsüm sıkışıyor, nefesim kesiliyordu. Delirecek gibi oluyordum.
Zaten deliliğin kıyısındaydım. Bazı günler… onu göremediğim günler… kalabalıkta gözlerim onu ararken bulamadığında… panik ataklar geçiriyordum. Göğsüm daralıyordu. Ellerim titriyordu.
Nefesim yarım kalıyordu. Öfke geliyordu sonra. Sebepsiz, yönsüz bir öfke. Kimseye değil… kendime. Bir kere olsun yanına gitmedim. Bir kere olsun adını yüksek sesle söylemedim. Ama içimde her gün biraz daha büyüyordu. Delirmenin eşiğine gelmiştim. Bunu biliyordum. Yine de kendime söz verdim. Uzak duracaksın, dedim. Ne pahasına olursa olsun.
İstemekle vazgeçmek arasında. Onu korumakla… ona dokunmamak arasında. Bu, kendime verdiğim bir cezaydı.
…
Nişan günü gittiğimde tam çıkarken… onu gördüm.
Bir anlıktı. Çok kısa. Ama yeterince uzundu.
Hevin kapının yakınındaydı. Yüzü solgundu. Gözleri bana baktı mı, bakmadı mı… bilmiyordum. Ama kalbim o an öyle bir çarptı ki, göğsümün içi ağrıdı. Nefesim kesildi. Yüzümü hemen çevirdim. Bakamadım. Bakarsam dururdum. Bakarsam kendimi ele verirdim.
Dışarı çıktım.
Arabaya bindim ama hareket etmedim. Olduğum yerde kaldım. Ellerim titremeye başladı. Bir türlü geçmedi. Direksiyona dokunamadım. O an, koskoca konağı susturan adamın, bir kızın bakışıyla dağıldığını fark ettim. Utandım. Kendimden.
Bir nişanı basmıştım. Bir adamı kan içinde bırakmıştım. Bir konağı susturmuştum.
Ama Hevin’e bakamamıştım.
Herkes benden korkuyordu. Ama ben, bir tek ondan kaçıyordum.
Nişanı bozamamıştım.
Bu cümle zihnimin içinde günlerce dönüp durmuştu. İlk başta kabul etmedim. Sonra öfkelendim. En son, kabullenmiş gibi yapıp daha beter dağıldım. O gün konaktan çıktığımda susturduğum kalabalığın aksine, içimdeki ses hiç susmamıştı.
Öfkem dinmiyordu. Aksine, her geçen saat daha da ağırlaşıyordu.
Eve geldiğim andan itibaren telefon elimden düşmedi. Ne yazdığımı çoğu zaman ben bile bilmiyordum. Cümleler kontrolümden çıkıyordu. Bir mesaj yazıyor, siliyor, sonra tekrar yazıyordum. Aynı kelimeleri defalarca gönderdiğim oluyordu. Bazen tek kelime… bazen yarım bir cümle… bazen de sadece anlamsız bir boşluk.
Bu iş bitecek.
Buna izin vermeyeceğim.
Bunu kime söylediğimi bile bilmiyordum artık. Hevin’e mi, kendime mi, kadere mi…
Önce gizli hesabımdan yazdım. Günlerce. Her gün. Her gece. Gördüğünü sandım. Sonra fark ettim… görmüyordu. Mesajlar duruyordu. Okunmamıştı. Bu daha da delirtti beni.
Sonra numarasına geçtim. Bilinmeyen numaradan. Bu sefer daha sert, daha kontrolsüz yazmaya başladım. Bazen tehdit gibi çıkıyordu kelimelerim, bazen yalvarma. Kendimden utandığım anlar oldu ama duramadım. Parmaklarım zihnimden hızlıydı.
On beş gün boyunca… durmadan yazdım.
Telefonumun ekranı hiç kararmadı. Uyumadım. Geceler sabaha, sabahlar gecelere karıştı. Zaman kavramı yavaş yavaş silindi. Sadece sigaranın kokusu, telefonun ışığı ve kafamın içindeki uğultu vardı.
Düğünden önceki gece…
İşte orada koptum.
Odaya kapandım. Kapıyı kilitledim. Işığı yakmadım. Perdeleri çektim. Masanın üzerine tek tek fotoğrafları dizdim. Hevin’in fotoğraflarıydı. Okul çıkışında yürürken. Başını eğmişken. Farkında olmadan gülümsediği anlar. Saçlarının omzuna döküldüğü kareler. Her birine uzun uzun baktım. Bir sigara yaktım. Söndürdüm. Bir tane daha. Sonra bir tane daha. Küller masaya döküldü, umurumda olmadı. Gözlerim yanıyordu. Nefesim düzensizdi. Göğsüm sıkışıyordu.
Ağladığımı fark ettiğimde çoktan geç olmuştu.
Sessizce. Kimse duymasın diye. Ama odada benden başka kimse yoktu. Fotoğrafların üzerine damlayan yaşları silmedim. Kendi halime bakamadım zaten.
Delirmenin eşiğindeydim. Bunu hissediyordum. Bedenim bana ait değildi artık. Ellerim titriyordu. Başım zonkluyordu. Ama yine de telefonu bırakamıyordum.
Düğün günü gittiğimde berdel kararı verildiğinde…
Önce karşı çıktım ama sonra onu düşündüm. O aşağıdaydı. Ve nikâh kıyılabilirdi.
Sonra bu düşünce beynimi parçaladı. Ya aşağıda nikâh kıyıldıysa? Gözüm döndü. Masadan fırladım. Kimseyi dinlemedim. Kapıdan çıktım. Merdivenleri ikişer ikişer indim.
Aşağıda onu gördüm.
Hevin masadaydı. Annesiyle konuşuyordu. Annesini sakinleştirmeye çalışıyordu. Yüzü solgundu ama dik duruyordu. Doğrudan ona yürüdüm.
Yaklaştıkça kalbim hızlandı. Heyecan öfkeye karıştı. Elimi koluna uzattım. Canını yakmak istemiyordum ama içimdeki adrenalin gücümü ölçmeme izin vermedi. Parmaklarım bileğine dolandı, sıktım. Teninin sıcaklığını hissettim ilk defa. O an her şey durdu.
Ve o an anladım.
Hevin artık benimdi.
Benimdi.
Şimdi yanımdaydı.
Karımdı.
Gerçekten benimdi.
Uzun zamandır içimde tuttuğum her şey sonunda dışarı dökülmüştü.
Ona her şeyi söylemiştim. Hepsi ortaya çıkmıştı. Kırdığımı fark etmemiştim. Korkuttuğumu fark etmemiştim. Ama şimdi, sessizliğin içinde, onun yanında otururken her şeyi görüyordum.
Gözlerim onun yüzünde geziniyordu. O masum yanaklar, hafif kızarmış, o küçük dudaklar… Onu ilk gördüğüm günden beri içimde büyüyen o sessiz yangın şimdi tamamen dışarı çıkmıştı. Artık saklayamıyordum.
Gözlerimi onunkilere diktim. Ela gözleri parlıyordu, korkuyla, şaşkınlıkla, belki de aynı ateşle.
Şimdi gerçekten yanımdaydı.
Karımdı.
Ve ben, ilk kez bu kadar çıplak, bu kadar kırılgan hissediyordum kendimi.
Ama aynı zamanda… ilk kez bu kadar tamam.