BERZAN
Gözlerimi açtığımda ilk hissettiğim şey onun kokusuydu. Hevin yanımda yatıyordu, sırtı bana dönük, çarşaf beline kadar sıyrılmış. Omuzları çıplak, saçları yastığa dağılmış, boynuna yapışmış birkaç tel. Dün geceki izler hâlâ tenindeydi: omzunda dişlerimin mor izleri. Ama en çok hoşuma giden, o huzurlu nefesiydi. Artık titremiyordu. Artık kaçmıyordu rüyasında bile.
Aşık olduğum kadın. Tamamen benim. Sır dolu, ateş dolu, teslim olmuş. Yanımda uzanıyor, çıplak, benim kokumla kaplı.
Yavaşça yaklaştım. Sırtından öptüm. Omurgasının hemen üstünden, teni hâlâ sıcak. Dudaklarım değdiği an gülümsediğini hissettim. Gözlerini açmadan gülümsedi. Uyanmıştı.
“Berzan…” diye mırıldandı, sesi uykulu ama tatlı.
Dün gece banyoda da yapmıştık. Duşun altında, su sırtımızdan akarken, duvara yaslamıştım onu, bacaklarını belime dolamış, içine almıştı yine. Çığlıkları fayanslarda yankılanmıştı. Sonra çarşafları değiştirmiş, ikimiz de çırılçıplak yatağa uzanmıştık. Uyurken bile elimi beline dolamıştım, o da bana sokulmuştu.
Şimdi yatakta yatarken tuhaf geliyordu. Düne kadar benden utanan, gözlerini kaçıran, konuşurken sesi titreyen Hevin… bu kız mıydı? Çırılçıplak uyuyan, banyoda beni sırtına yaslayan, kahkaha atan? Hoşuma gidiyordu. Hem de çok. İçimde bir şey kıpırdanıyordu. Sahiplenme. Gurur. Arzu.
Yavaşça kalktım. Çırılçıplaktım hâlâ. Üzerime şortu geçirdim, kapıya yürüdüm. Adamlar kahvaltı için kapıya birşeyler bırakmıştı. Selam verdim, aldım, içeri girdim. Mutfağa geçtim.
Hayatımda ilk defa bir kadınla birlikte olduktan sonra yanında uyuyordum. İlk defa biriyle sabaha kadar sarılıp yatıyordum. İlk defa bir kadına kahvaltı hazırlamak için içim gidiyordu. Peynir, zeytin, domates, ekmek, yumurta… her şeyi özenle dizdim. Çay demledim. Bal, kaymak… onun sevdiğini bildiğim her şeyi.
Bir süre sonra odanın kapısında belirdi. Üzerinde benim tişörtüm. Neredeyse dizlerine kadar inmiş, yakası o kadar bol ki bir omzu tamamen düşmüş, göğsünün yarısı dışarıda. Saçları darmadağın, gözleri uykulu ama gülümsüyordu. Bana bakıyordu. Gülümseyerek.
Baştan aşağı süzdüm onu. Yaklaştı. Adım adım. Kokusu burnuma doldu. Belinden yakaladım, sertçe. Salon tarafına bakan masaya oturttum onu. Ellerimi masaya yasladım, üstüne eğildim. Yüzlerimiz birbirine çok yakın.
“Yakışmış,” dedim boğuk bir sesle. Dizlerinden kasıklarına sıyrılmış tişörte bakarken. Sonra gözlerim aşağı kaydı. Altında iç çamaşırı yoktu. Derin bir nefes aldım. Kasıklarındaki morlukları, ısırık izlerimi gördüm. Parmaklarım istemsizce oraya değdi. Hafifçe sıktım.
Hevin küstah bir şekilde güldü. Gözleri parlıyordu.
“Üzerinde hâlâ izlerim var,” dedim alçak sesle. “Ne istiyorsun?”
Ellerini omuzlarıma attı. Yaklaştı. Dudakları kulağıma değecek kadar.
“Tadı damağımda kaldı,” diye fısıldadı.
Şaşırdım. İçimde bir şey patladı. “Kızım dün kaç defa yaptığımızı hatırlamıyorum bile. Benim için hava hoş ama sen iyi misin?”
Biraz daha yaklaştı. Ayak parmaklarının ucuyla şortumun önündeki şişkinliğe dokundu. Hafifçe dokundu.
“İyi değil miyim?” dedi, sesi şehvet dolu.
Belinden tuttum, aşağı indirdim. Gözlerime bakıyordu.
“Kızım küçücük bi’ şeysin,” dedim dişlerimin arasından. “Elimde kalırsın. Kahvaltı yapacağız önce. Gücümü toplayayım. Sonra seni öyle bir sikeceğim ki kıçının üstüne oturamayacaksın. Bacaklarını açamayacaksın. Yürüyemeyeceksin. Adımı sayıklarken ağlayacaksın. İçini öyle dolduracağım ki günlerce içinden akacak benim kokum. Anlaşıldı mı?”
Sesi titredi ama gözleri daha da parladı. “Anlaşıldı,” diye fısıldadı.
Elimi saçlarına doladım, başını hafifçe geri çektim. Dudaklarına yaklaştım.
“Şimdi otur. Ye. Sonra… sıra bana geleceksin. Beni doyuracaksın.”
Ve onu masaya oturttum. Ama ikimiz de biliyorduk: kahvaltı kısa sürecekti. Çünkü ben doymamıştım. Ve o… o da doymamıştı.
Kahvaltı masasında oturduk. Hevin çatalı eline aldı, bir lokma aldı, gözleri parladı.
“Benim için mi hazırladın bu kadar şeyi?” diye sordu, sesi yumuşak.
“Aynen,” dedim boğuk bir sesle, gözlerim dudaklarında. “Bakalım beğenecek misin? Beğenmezsen seni masanın üstüne yatırıp başka bir şeyle doyururum.”
Güldü. Küçük, tatlı bir kahkaha attı. Yedi. Her lokmada hafifçe inledi, abartılı ama azdırıcı. “Çok beğendim,” dedi sonunda.
“Harika olmuş. Senin elinden her şey güzel oluyor.”
Kahvaltı bitti. Tam kalkacaktım ki kapı çaldı. Direkt ona baktım. O tişörtün altında hiçbir şey yoktu, bacakları hafif aralık oturuyordu, kasıkları neredeyse masanın kenarından görünüyordu. İçimdeki ateş alevlendi.
“Kalk odaya git,” dedim sertçe. “Üzerine bir şeyler giy benden. Zaten altında bir şey yok, azdırıyorsun beni. Kalk hadi, yoksa burada sikerim seni.”
Gülümsedi. O baştan çıkarıcı gülümsemesiyle. Kalktı masadan, kalçalarını sallayarak odaya yürüdü. Gözlerim arkasından ayrılmadı. Kapıyı kapatınca kalktım, kapıya gittim. Açtım.
Mehmet’ti. “Abi, Mustafa Cevher’i kim öldürmüş bulduk,” dedi alçak sesle.
Kaşlarımı çattım. İçimde bir şey gerildi. “Tamam,” dedim. “Üzerimi değiştireyim, çıkalım.”
Kapıyı kapattım, odaya girdim. Hevin iç çamaşırı giyiyordu. O küçük, dantelli, siyah şeylerden biri. İncecik kumaş kasıklarını zar zor örtüyordu, göğüsleri dışarı taşmıştı, uçları sertleşmiş, dantelin arkasından belli oluyordu. Birşey giymese bu kadar seksi görünmezdi. Direkt yaklaştım. Arkasından sarıldım, aletimi kalçalarına yapıştırdım. Sertleşmiştim, yine.
“Beni delirteceksin,” diye hırladım kulağına. Göğüslerini tuttum, sıktım. Uçlarını parmaklarımın arasında ezdim, sertçe çektim. İnledi. O boğuk, ıslak inlemesi. Bedenim alev aldı.
“Benim çıkmam gerekiyor,” dedim nefes nefese. “Eve mi gitmek istersin yoksa burada mı kalalım?”
“Nereye?” diye sordu, sesi titrek ama meydan okuyan.
“İşim var.”
Kalçasını oynattı. Sürttü bana. Aletim kalçalarının arasına yerleşti. Sonra yavaşça döndü. Beni yatağa doğru yönlemdirdi. Üzerinde sadece o dantelli iç çamaşırı, göğüsleri dışarıda. Gözlerimin içine bakıyordu. Büyülenmiştim. Geriye geriye gittim, yatağa çarptım, oturdum.
Hevin yavaş yavaş kucağıma çıktı. Bacaklarını iki yanıma açtı, kasıkları aletime değdi. Sürttü. İnledi.
“Ama ben senin nereye gittiğini merak ediyorum,” dedi, sesi şehvet dolu.
Aletim kalkmıştı, mantıklı düşünemiyordum. “Mustafa,” dedim dişlerimin arasından.
Biraz daha sürtündü. Kalçalarını daireler çizerek bastırdı. Ellerimi kalçalarına attım, sıktım. Etine gömüldüm.
İnledi. “Eee?”
“Onu öldüreni bulmuşlar,” dedim, sesim hırlıyordu.
“Hımmm…” dedi. Alt dudağını ısırdı. Sonra yavaşça yaklaştı dudaklarıma. Tam öpecekken geri çekildi. Şok oldum. Birden ayağa kalktı.
Kalktım. Şok içindeydim. Saçlarını tuttum, başını yavaşça geriye çektim. Canını acıtmadan, ama kararlı. Gözlerime bakmasını sağladım.
“Bir daha bana yaklaştığında öpmeden çekilme,” dedim alçak, tehditkâr bir sesle. Dudaklarını içime çektim, dilimi ağzına soktum, derin, vahşi bir öpücük. Geri çekilirken dudağını sertçe ısırdım. Acıdan inledi, ama gözleri parladı.
Geri çekildim. “Üzerini değiştir. Evden çıkma. Mehmet kapıda. Beni bekle. Senin için geleceğim.”
Üzerimi değiştirdim. İçimde bir ateş yanıyordu ama şimdi başka bir ateş daha vardı: öfke. Mustafa Cevher’in katili bulunmuştu. Ve bu kız… bu kız bir şeylerin peşindeydi. Gözlerindeki o bakış, o küstah gülümseme, o meydan okuma… Bir şey öğrenmek istiyordu. Hadi bakalım.
Kapıya çıktım. Mehmet hâlâ oradaydı.
“Sen burada kal,” dedim sertçe.
“Ben gelene kadar evden ayrılma. Hevin sana emanet. Evden çıkmasın, telefonu kapatma. Anlaşıldı mı?”
Mehmet kafasını salladı. “Abi, mekan ifşa oldu. Çocuklar biliyor. Başka bir yere götürecekler seni.”
“Tamam,” dedim dişlerimin arasından. “Hemen döneceğim. Hevin evden çıkmasın. Gözün onda olsun.”
Mehmet bir an duraksadı. “Abi… dikkat et kendine.”
Gözlerimi kıstım. “Dikkat ederim. Ama sen de dikkat et.”
Mehmet başıyla onayladı. Ben arkama bakmadan yürüdüm. Adamlardan biri direksiyona geçti, diğer ikisi arkaya bindi. Arabaya bindim, kapı kapandı. Motor çalıştı, lastikler taş zeminde kayarak yola çıktık.
HEVİN
Berzan kapıyı kapattığında ev birden sustu. Ona ait bütün sesler çekildi geriye; ağır ayak sesleri, kapının kapanırken çıkardığı o tok, kesin ses… Hepsi gitti. Geriye sadece benim nefesim kaldı.
Bir süre yerimden kıpırdamadım.
Yalnızlık, hemen hareket edersen fark edilir gibi geliyor bana. Sanki kalkar kalkmaz boşluğu doldurmaya çalışıyormuşum da, o boşluk daha çok büyüyormuş gibi.
Yavaşça kalktım. Yatağın kenarındaki eşofmanı aldım. Gri, bol, Berzan’ınki. Belime sardığımda gerçekten çok genişti; neredeyse kalçalarımdan aşağı kayacaktı. İpi iki kez doladım, sıkıca çektim. Belim acıdı biraz, ama o acı iyi geldi. Üzerime de onun en küçük tişörtünü geçirdim. Omuzlarıma geniş, yakası bir tarafımdan kayıyordu. Boynum açıkta kaldı. Kokusu tenime yapıştı; o tanıdık, sert, biraz dumanlı, biraz da ev kokan koku. Bir an aynaya baktım. Kendime yabancı geldim. Hem küçücük, hem de garip bir şekilde korunaklı.
Odadan çıktım.
Evde dolaştım. Salona geçtim. Pencereyi açtım. Dışarıdan gelen hava serindi ama gürültü yoktu. Sadece rüzgârın hafif uğultusu. Duvarlar üstüme geliyordu. Sanki beni izliyorlardı. Kapıya çıkmayı düşündüm. Bir an durdum. Berzan kızar mı? Eğer Mehmet’e güvenmese, beni burada bırakmazdı. O kapının önünde nöbet tutuyordu sonuçta.
Kapıyı yavaşça açtım.
Mehmet oradaydı. Sırtı duvara yaslı, sigarasının sonunu içiyordu. Beni görür görmez doğruldu. Çok hızlı. Biraz fazla hızlı. Sigarayı yere atıp ayakkabısıyla ezdi.
“Yenge,” dedi. Sesinde hafif bir telaş.
Gözleri üzerimde gezindi. Bol eşofman, ipi düğümlenmiş bel, omzundan kaymış tişört… Utandım. Gerçekten utandım. Yanaklarım yandı.
“Ya,” dedim. “Kıyafet getirmedim. Apar topar geldik.”
Mehmet’in dudaklarında küçük, yumuşak bir gülümseme belirdi. Rahatlatıcıydı o gülümseme.
“Bir şeye ihtiyacın var mı?” diye sordu usulca.
“Yok,” dedim başımı sallayarak. “Evde sıkıldım biraz.”
“Abim gelir birazdan,” dedi.
Başımı salladım. “Hava alayım dedim.”
Sustuk. Sessizlik uzadı. Bazen sessizlik insanları konuşturur.
“Sevgilin var mı Mehmet?” dedim birden. Sesim kendi kulağıma bile yabancı geldi.
Şaşırdı. Gözleri büyüdü, nefesi kesildi bir an.
“Yok yenge,” dedi, sesi biraz çatallı.
Gülümsedim. Hafif, muzip.
“Rojda?”
Birden bana döndü. Yüzünde şok, utanç ve korku karışımı bir ifade vardı.
“Ona bakışlarını fark ettim,” dedim usulca. “Aramızda kalsın. Berzan’a söylemem. Sadece merak ettim… senin de hislerin var mı diye.”
“Senin de derken?” dedi, sesi titrek.
Gülümsedim yine.
“Sen önce söyle.”
Bir an yere baktı. Derin bir nefes aldı. Sonra başını eğdi, sesi neredeyse fısıltı gibi çıktı. “Çocukluktan beri.”
Durdu. Gözleri doldu ama dökmedi.
“Ben ona âşıktım ama… o hep beni dövmeye çalışırdı. Kıyamazdım. Sevmediğini düşünürdüm. Hep uzak dururdum.”
Bir adım yaklaştım. Dokunmadım.
“Bir şey mi söyledi sana?” diye sordu birden, umutla karışık korkuyla.
Ellerimi kaldırdım, avuçlarım yukarı.
“Ben bilmem,” dedim. “Sen neden sormuyorsun?”
Gülümsedi. Kısa, acı bir gülümseme. Sonra yüzü düştü.
“Olmaz ki,” dedi boğuk bir sesle.
“Neden?”
“Berzan abi kabul etmez. Kardeş gibi büyüdük. O benim abim gibi… ”
“Kardeş değilsiniz ama,” dedim sakin, yumuşak. Sesim titremedi.
Tam o sırada merdivenlerden sert ayak sesleri geldi. Tanıdım onları.
“Hevin!” Berzan’ın sesi yankılandı. Öfkeli. Keskin.
Birden doğruldum. Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu.
“Berzan.”
Elinde küçük bir spor çanta vardı. Yüzü asık, kaşları çatık. Gözleri önce bana, sonra Mehmet’e kaydı. O bakışta kıskançlık mı, endişe mi, öfke mi… hepsi birden vardı.
“İçeri geç,” dedi sertçe.
Mehmet’e döndüm.
“Sonra konuşuruz,” dedim usulca, gözlerimle özür diler gibi baktım.
İçeri girdim. Hızlı adımlarla.
Berzan kapıda bir süre durdu. Sonra içeri girdi, kapıyı yavaşça kapattı. Salonda ayakta bekliyordum. Kollarım göğsümde kavuşmuş.
“Ne dedin Mehmet’e?” dedi direkt.
Üzerime doğru yürüdü.
“Beni Mehmet’ten kıskanmıyorsun, değil mi?” dedim. “Kardeşim gibi,” dedim. “Senin de öyle.”
Bir adım daha yaklaştı. Sesini alçalttı ama tehditkâr bir tını vardı: “Mehmet’e güveniyorum. Ama ben seni kardeşimden bile kıskanırım.”
O cümle içime oturdu. Hem korkutucu, hem de tuhaf bir şekilde sarıp sarmalayan bir sahiplenmeydi. Çantayı uzattı.
“Evden birkaç kıyafet aldım. Hafta sonu da kalırız burada. Pazar akşamı döneriz.”
Başımı salladım. Çantayı elinden aldım.
“Ne oldu?” dedim usulca. “Ne yaptın?”
Kaşlarını çattı, bakışlarını kaçırdı.
“Bana anlatmayacaksan kime anlatacaksın?” dedim. Sakince. Kırılgan gibi. Ama kararlı.
Başını salladı. Gözleri benimkilere kilitlendi.
“Haklıymışsın,” dedi boğuk bir sesle. “Yalan söyleyen babammış. Babam öldürtmüş Mustafa’yı. Başında beklettiğim adamlardan birine… her şeyi o organize etmiş.”
Dişlerimi sıktım. Göğsümde bir yumru büyüdü. Öfke, acı, çaresizlik… hepsi birden.
“Annem tecavüze uğramış Berzan,” dedim. Sesim titremedi ama gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı.
“Ama bu, bunca yıl kötü davranmalarının, aşağılamalarının, dayaklarının nedeni olamaz. Hiçbir şey bunu haklı çıkarmaz. Benim hiçbir günahım yoktu.”
Ve bunu söylerken Berzan’ın öfkesinin yön değiştirdiğini hissettim. Gözlerindeki o keskin bakış yumuşamadı ama başka bir şeye dönüştü. Belki de ilk kez gerçekten gördüğü bir acıya.
İnsan bazen sadece doğru cümleyi söyler. Gerisini başkaları yapar. Ya da zaman. Ya da sessizlik.