SIZI

1270 Kelimeler
Araba evin bahçesine girdiğinde Murat koşarak gelip Celal Bey'in kapısını açtı. Arabayı benim sürmediğimi gördüğünde bir şeylerin ters gittiğini anlamış olmalıydı. Benim kapımı da açmak için yeltendiğinde Celal Bey Murat'ı itip kapımı açtı ve beni kolumdan tuttuğu gibi arabadan aşağı çekti. Ayaklarımı hâlâ hissetmediğim için üzerinede basıp basmadığımı anlamıyordum; zaten gerek de yoktu çünkü Celal Bey beni sürükleyerek götürüyordu. Beni yere fırlatıp karnıma sert bir tekme attığında acıdan iki büklüm oldum. Diğer çalışanların da bu anı görüp gözlerinin korkması için beni bahçenin ortasında dövecekti; artık alışmıştım. "Tam adamı oyalamışım, listeyi alacağım; bizim geri zekalı, adamın korumalarına ateş ediyor!" Celal Bey hem öfkeyle kükrüyor hem de karnıma sert tekmelerini savurmaya devam ediyordu. "Sen nasıl ben emir vermeden ateş edersin ha, nasıl?" Yerde iki büklüm olmuş bir şekilde acıdan kıvranıyordum. Celal Bey yanıma eğilip başımdaki şapkayı aldı ve uzağa savurdu. Tüm gücüyle saçlarıma yapıştığında kafa derim sızlamaya başladı. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı, gözlerinden alev çıkıyordu. "Sen kendini bir şey mi sandın?" dedi aşağılar gibi. "Ben olmasaydım sen şimdiye çoktan ölmüştün, seni o cehennemden ben kurtardım! Karşılığı bu mu?" Başımı sertçe geriye ittiğinde yere çarptım. Celal Bey ayağa kalktı, eli beline gitti; işte şimdi başlıyorduk. Belindeki metal tokalı ince deri kemerini çıkardı. İkiye katlayıp sertçe çektiğinde çıkan o tok ses, bana hazır olmamı söylüyordu. Celal Bey ayağıyla omzumdan sertçe ittiğinde sırtüstü dönmek zorunda kaldım. Kemeri tüm acımasızlığıyla karnıma vurduğunda dudaklarımdan acı bir çığlık koptu ama Celal Bey durmadı; üst üste sert darbeler indiriyordu. Karnımı korumak için ellerimi koyduğumda kemerin metal tokası elimi kesti. "Sırtını dön!" Celal Bey'in emriyle zorda olsa sırtımı dönmeye çalıştım. Dizlerimin üzerine çökmüş, ellerimi toprağa bastırarak öne eğilmiştim; secde eder gibi pozisyon almıştım. Ellerimi başımın arkasına koyarak korumaya çalıştım. Celal Bey hiç ara vermeden kemer darbelerini sırtıma indiriyordu. Daha o mide bulandıran dokunuşun etkisinden çıkamamışken bedenim ikinci bir acı dalgasıyla sarsılıyordu. Sırtımda henüz geçmeyen ya da yıllar öncesinden izi kalan kemer izlerine yenileri ekleniyordu. Celal Bey saçlarımdan tutup toprağa gömdüğüm başımı kaldırdı ve karnıma bir tekme daha attı. Ağzıma kan tadı geldiğinde yutmak zorunda kaldım. Sırtımdaki deriyi kesen kemer tokası, her an kemiklerimi de kıracak gibiydi. Karnıma bir tekme darbesi daha yediğimde ağzıma dolan kanı kustum. Kan, Celal Bey'in ayakkabısının sivri ucuna değdiğinde hızlıca ceketimin koluyla silmeye çalıştım ama işe yaramadı. Olan tek şey Celal Bey'in sinirinin artmasıydı. Vücudum aldığı darbelere daha fazla dayanamadığında sağ kolumun üzerine düştüm; bu sefer kemer darbelerinden sol omzum nasibini almıştı. Elimle omzumu korumaya çalışsam da işe yaramıyordu. "Elini çek!" diye bağırdı. Sağ elimle silah kullandığımı bildiği için oraya zarar vermiyordu. Sağ elim ve yüzüm dışında vücudumun her yeri morluk ve yara izleriyle doluydu. Yüzüme vurmamasının sebebi ise diğer mafya adamlarının "Celal'in koruması dayak yemiş, daha kendini bile koruyamıyor, Celal'i nasıl korusun?" düşüncesinden korktuğu içindi. Vücudum o kadar darbe almıştı ki artık hissizleşmişti. Bacaklarıma vurduğu kemerin acısını artık hissetmiyordum, sanki uyuşmuş gibiydim. Sol omzumdan ve yine sol elimden akan kanı görüyordum ama omzumdan aşağı akan sıvının tenimde bıraktığı o yakıcı sıcak hissiyat yoktu. Celal Bey beni dövmekten yorulduğu için geri çekildi ve bahçedeki tüm çalışanlara beni gösterdi. "Benim emrimden çıkanın cezasını keserim!" diye adeta kükredi ve kanıma bulanmış kemerini de bir köşeye fırlatıp eve gitti. En az bir saattir dinlene dinlene beni dövmüştü ve şimdi olduğu gibi o bir saatte de çalışanlardan hiçbiri bana bakmayıp hepsi arkasını dönmüştü. Bu kötü niyetlerinden değil, aksine gururum incinmesin diye yaptıkları bir şeydi; çok iyi biliyordum. Sanki artık gururum kalmış gibi beni düşünmeleri gözlerimin yaşarmasına sebep oldu. Bahçedeki adamların hepsi katildi ama içlerinde biraz olsun vicdan taşıyan insanlardı. Sırtüstü yere uzanmaya çalıştım ama bunu bile başaramadım; karnımın acısı beni iki büklüm bırakıyordu. "Mühre kızım!" Hayriye teyze sesleri duymuş olacak ki müştemilattan çıkıp koşarak yanıma gelmişti. Başımın yanında diz çöküp ellerini yüzüme koydu. "Mühre iyi misin kızım? Bana bak, geçti kızım geçti. Allah Celal Bey'in belasını versin, gencecik kadını ne hale getirdi!" Hayriye teyze ellerimdeki kanı üzerine silmeye çalıştığında elimi zorlukla geri çektim. "Kan olmasın," dedim. Murat ve Doktor Yasemin koşarak yanıma geldi ve onlar da Hayriye abla gibi yanımda diz çöktüler. Acıyan bakışlar altında kan revan içinde kıvranıyordum. "Mühre, burada olmaz kızım; hadi bizim eve gidelim, orada tedavi edeyim seni." Başımı iki yana salladım, nefes alırken bile canım acıyordu. "Ben seni kucağımda götüreyim mi?" Yine başımı iki yana salladım; Celal Bey Murat'ın bana yardım ettiğini görürse onun da cezasını keserdi. Doktor Yasemin çaresiz olduğumu bildiği için beni zorlamadı ve yanında getirdiği sağlık çantasını açtı. Önce sol elime pansuman yaptı; yara derin olmadığı için dikiş atmadan güzelce sardı. Eli ceketimin fermuarına gittiğinde hızlıca tuttum ama elim o kadar acımıştı ki dudaklarımdan bir feryat koptu. "Olmaz, burada ceketimi çıkaramam," dedim. "Mühre, kimse sana bakmıyor; herkes arkasını dönmüş durumda. Yaralarına bakmam lazım, dikiş gerekebilir." "Olmaz, ya bakarlarsa?" dedim titreyen sesimle. Hayriye abla sağlam elimi tuttu. "Bak şimdi, ben evden büyük bir çarşaf getireceğim ve etrafını kapatacağız; kimse de seni görmeyecek, tamam mı kızım?" Gözlerim yaşlarla dolduğunda başımı tamam anlamında salladım. Hayriye abla bir koşu gidip çarşafı ve Duygu'yu getirmişti. Hayriye abla çarşafın bir ucundan, Duygu da diğer ucundan tutup kaldırdı; artık etrafım beyaz çarşafla çevriliydi. Murat da yanımızdan gittiğinde yavaşça ceketimin fermuarını açtım. Doktor Yasemin de ceketimi çıkarmama yardım edip beni oturur bir pozisyona getirdi; böyle durmak canımı çok acıtıyordu. Tişörtümün kolunu yukarıya sıyırıp açılan omzuma üç tane dikiş attı. Uyuşturduğu için acımıyordu ya da vücudum hâlâ acının etkisinde olduğu için hiçbir şey hissetmiyordu, bilmiyorum. Sıra sırtımdaki yaralara geldiğinde dikkatlice tişörtümü kaldırıp pansumanı yaptı ve işi bittiğinde ceketimi geri giymeme yardımcı oldu. Hayriye ablalar örtüyü indirdi; etrafım kanlı pamuklarla dolmuştu. Doktor Yasemin, Hayriye abla'ya yarayı temizlemek için birkaç malzeme verdi, "Bacakları için kullanın," dedi. Sonra bana dönüp "Yarın kontrole gel," dedi. Etraftaki kanlı pamukları da toplayarak gitti. "Hadi güzel kızım, kalk eve gidelim." Elimi tutup beni kaldırmaya çalışsa da gücü yetmiyordu. Korumaların müştemilata girmesi yasak olduğu için Murat da yardımcı olamıyordu. Hayriye abla'nın eşi ise oldukça yaşlıydı, beni taşıyamazdı. Anlaşılan bu gece de bahçede kalacaktım. Celal Bey Hayriye ablayı çağırdığında mecburen gitmek zorunda kaldılar. Saatler geçmişti, hava kararmıştı ama ben yerimden bir santim bile hareket edememiştim. Ne kadar acı çeksem de sırtüstü uzanmayı başarmıştım. Saatler ilerledikçe vücudumdaki ağrılar azalmak yerine artıyordu. Rüzgâr düne göre daha soğuk esiyordu; zaten benim şansım olsaydı annem beni hiç doğurmazdı. Zorlukla elimi ceketimin cebine sokup sigara paketini ve çakmağı alabildim. Paketten bir dal alıp dudaklarımın arasına yerleştirdim. Gücümden geriye kalan kırıntılarla çakmağı ateşlemeyi başardım. Sigaranın dumanını içime çekmeye çalıştıkça kaburgalarım acıyordu. Bakışlarım gökyüzüne kaydığında bir tane bile yıldız göremedim. "Anne, bugün beni neden yalnız bıraktın? Yıldız olarak bile bana gözükmek istemiyor musun?" --- "Kaldırın şunu yerden, bugün gözüm görmesin!" Duyduğum öfkeli sesle gözlerimi açtım. Vücudum acıdan ve soğuktan kaskatı kesilmişti. Murat, Celal Bey'den aldığı emirle yanıma gelip beni dikkatlice kucağına aldı ve müştemilata götürüp yatağıma bıraktı. "Bugün izinlisin, yarına kadar iyice dinlen," dedi ve gitti. Bir günde iyileşmem gerekiyordu; yoksa Celal Bey "Neden hâlâ iyileşmedin, sen işten mi kaytarıyorsun?" diyerek tekrar döverdi. Hayriye abla istediğim malzemeleri getirdiğinde yavaşça üzerimdeki pantolonu çıkardım. Bacaklarım mosmor olmuştu, şişmişti. Pamuğa biraz alkol döküp yavaş hareketlerle kanımı sildim. Bacağımın bazı yerlerinde kemerin tokası geldiği için kesikler oluşmuştu ama dikişlik olmadığı için mutluydum. Üzerimi değiştirip uzun, bol pijama takımlarımı giydim. Madem izinliydim, planım bütün gün bu yataktan çıkmayıp dinlenmekti. Kendimi uykunun huzurlu kollarına bırakmak istiyordum ama bu halde uyku bile bana acı veriyordu. Tüm bu işkencelere, zorluklara, silahlara, kana katlanmamın tek nedeni Ali'ydi. İçimdeki asla tükenmeyecek olan Ali'yi bulma isteği ve Ali'ye duyduğum, yüreğimi yakan hasretti. Ali için bir mezar yapmak istemiştim ama kalbim buna izin vermemişti. İçi boş bir mezara gidip kendimi avutmak, Ali'nin öldüğüne inandırmak istemiyordum; henüz bu acıyı kaldırabileceğimi düşünmüyorum. Ali'yi bulabilmek için güçlenmem, güçlenmek için de Celal Bey'in cezalarına katlanmam gerekiyordu. Ali'yi bulduğum günün hayalini kurarak kendimi uykunun karanlığına bıraktım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE