***
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. İçimde biriken öfkeyi ve gerilimi bastırmaya çalışırken göğsüm ağır ağır inip kalkıyordu. Kendimi toparladıktan sonra gözlerimi tekrar açıp o kehribar rengi gözlere baktım. Bakışları hala aynı sertlikteydi; sanki söylediklerimin hiçbirini umursamıyormuş gibi, beni sabırla süzüyordu.
"Ağam..." dedim dişlerimi sıkarak. "Karın gelince, hissettire hissettire öper."
Bu sözlerimle kaşları hemen çatıldı. Gözlerindeki o keskin ifade daha da koyulaşırken yüzüme dikkatle baktı.
"O olmadığı için sen buradasın." dedi buradaki varlığımın amacını yüzüme vururken.
Ama ben geri adım atacak değildim. Peçemin altında istemsizce sırıttım; gözlerimdeki alayın farkına vardığını biliyordum.
"O gelmezse başkası gelir." dedim. Sesim sakin çıkmıştı ama sözlerim açık bir meydan okumaydı.
Bir an durup onu süzdüm.
"Koca ağasın..." dedim omuz silkerek. "Bulurlar helal süt emmiş güzel bir kız sana."
Sonra düşünüyormuş gibi yapıp başımı hafifçe yana eğdim.
"Beni geçici düşün." dedim ve sanki bir büyüğe nasihat verirmiş gibi omzuna hafifçe vurdum. "Kendini gelecekteki karılarına sakla."
Onu düşünceler arasında bırakıp, "Hadi selametle ağam." deyip tam kalkacakken, kolunu yan tarafıma sertçe bastırdı.
Yine kımıldayamaz hale gelmiştim. Gözlerimi devirdim. Bu hamlede de başarısız olmuştum.
Karun bir anda kulağıma doğru eğildi. Sıcak nefesi kulağımın kenarına değince istemsizce gerildim.
"Sen..." dedi alçak ama tehditkar bir sesle. "Bana ne yapacağımı mı söylüyorsun?"
Sesinde öyle bir ton vardı ki içimdeki cesaret bir an tökezledi. Farkında olmadan biraz daha yatağa sindim.
"Estağfurullah ağam, ne haddime." dedim. Nefesi kulağıma ve boynuma değdikçe içimde tuhaf bir huzursuzluk oluşuyordu.
Ama o geri çekilmedi.
"Yemem ben bu ‘istemiyorum’ ayaklarını küçük yanaşma."
İçimden 'hah, yine başladık.' diye geçirdim.
Başımı çevirip ona baktığımda ne kadar yakınıma geldiğini fark ettim. Aramızdaki mesafe neredeyse yok olmuştu. Konuşsam dudaklarım ona değecek gibiydi.
"Ağam…" dedim bu sefer gözlerimi ondan kaçırmadan. "Sanırım daha önce karşı cins tarafından hiç reddedilmedin ama..."
Sözümü bitirirken geri adım atmadım.
"Benim sana karşı en ufak bir hissim yok." dedim açıkça. "Ekmeğimi kazanmak için buradayım. Söylediğin her şeye boyun eğiyorum çünkü... o aklında kurduğun amaç için burada olmadığımı kanıtlamaya çalışıyorum ve paraya ihtiyacım var."
O kadar hızlı konuşmuştum ki nefesim hızlanmıştı. Göğsüm hızla inip kalkarken aramızdaki mesafe yüzünden her hareketimde göğsüm onun göğsüne çarpıyordu. Bu temas beni daha da telaşlandırıyordu.
Karun ise ağırlığını biraz daha üzerime verdi. Bir anda nefesim kesildi.
Bacakları bacaklarıma değiyordu, göğsü göğsümdeydi ve nefeslerimiz birbirine karışıyordu. Gözlerini yüzümden ayırmadan beni izliyordu.
"Ne kadar istiyorsun?" dedi birden.
Sözleri o kadar beklenmedikti ki kaşlarımı çatarak ona baktım. Ne demek istediğini anlamamıştım.
Karun bir an bile gözlerini kaçırmadan konuşmaya devam etti.
"Benimle yatman için..." Cümleyi tamamladığında gözlerim istemsizce büyüdü.
Bu... bu ahlaksız adam bana ne teklif ediyordu!
İçimde bir şey patladı.
Ben zamanında babama bile baş kaldırmış biriydim. Bu adam artık haddini fazlasıyla aşmıştı.
Tüm gücümü toplayarak onu üzerimden ittiğim anda dengesi hafifçe sarsıldı. Bu fırsatı kaçırmadan yataktan kalktım. Göğsüm hızla inip kalkıyordu; sinirden ellerim titriyordu. İçimde biriken öfke artık taşmıştı. Karun’un az önce söylediği sözler kulaklarımda çınlıyor, midemi bulandırıyordu.
"10 MİLYON!" diye patladım bir anda. Sesim odanın duvarlarında yankılanırken kendim bile ne söylediğimi tam anlamıyordum. "Verecek misin ağam? Ha!"
Karun’un yüzünde o alıştığım soğuk ifade vardı ama ben artık duramıyordum. Sinirimin nereye varacağını düşünmeden birkaç adım atıp tekrar ona yaklaştım. O kemikli yüzü, o kendinden emin bakışları... hepsi o anda beni daha da çileden çıkarıyordu.
"O para bir yanaşma için ağır gelmesin." dedim alayla.
Sonra hiç düşünmeden ellerimi kaldırıp yüzünü avuçlarımın arasına aldım. Parmaklarım çenesinin sert hattını kavrarken gözlerim gözlerine kilitlenmişti.
"Hissetmemiştin değil mi?" dedim dişlerimin arasından.
Cevabını beklemeden eğildim ve dudaklarımı yanağına bastırdım. Peçenin ince kumaşı aramızdaydı ama o anda bunun hiçbir önemi yoktu. Dudaklarımı özellikle bastırarak birkaç saniye tuttum, sanki ona bir şey kanıtlamak ister gibi.
Sonra geri çekildim. Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. Öfkem o kadar büyümüştü ki ne yaptığımı gerçekten bilmiyordum.
Gözlerinin içine baktım.
"Oldu mu?" dedim ama cevap vermedi.
"Olmadı mı?" diye tekrar sordum bu sefer daha sert bir tonla. İçimdeki sabır tamamen tükenmişti.
O hala sessizdi.
"Yine öperim." dedim çılgınca bir inatla.
Gerçekten eğilmeye hazırlanıyordum. Dudaklarım neredeyse tekrar yanağına değecekken Karun birden hareket etti. Ellerimden yakalayıp sert bir hareketle yüzünden itti ve ayağa kalkıp karşıma dikildi. Ellerim boşlukta kalmıştı.
"Çık dışarı!" diye yüzüme kükredi.
Sesi o kadar sertti ki odanın havası bir anda gerildi. Ben ise artık geri adım atacak halde bile değildim. Başımı hafifçe eğip alaylı bir saygı gösterisi yaptım.
"Emrin olur ağam." Dudaklarımda sinirli bir gülümseme vardı. "Sen ne dersen o."
Arkamı dönüp kapıya doğru yürürken adımlarım sertleşmişti. İçimde hala kaynayan öfke vardı. Kapıya ulaştığımda hiç durmadan kapıyı açtım ve arkamdan sertçe çarptım. Tahta kapı öyle bir ses çıkardı ki teras katında yankılandı.
Göğsüm hala hızlı hızlı inip kalkıyordu. Artık beni konaktan atsa bile umurumda değildi.
Zaten o kapıyı böyle çarptığım için bile bana nasıl bir ceza vereceğini düşünüyor olmalıydı. Ama o anda zerre kadar korkmuyordum.
Çünkü ilk defa... gerçekten kontrolümü kaybetmiştim.
Aşağı indiğimde avluda sabahın o tanıdık telaşı başlamıştı bile. Hicran ile Gülşah çoktan kalkmış, avludaki masayı hazırlamaya koyulmuşlardı. Mutfaktan gelen tabak sesleri ve demli çayın kokusu sabahın başladığını haber veriyordu.
Mutfağa adım attığım anda ikisi de başını çevirip bana baktı. Hicran beni tepeden tırnağa süzdükten sonra bir anda güldü.
"Aha!" dedi parmağını bana doğrultarak. "Kesin yine Karun Ağa bir şey yaptı."
Artık yüzümden mi okunuyordu, yürüyüşümden mi belli oluyordu bilmiyorum ama söyledikleri doğruydu. Hicran’ın ardından Gülşah da merakla bana bakarken Hicran yanıma doğru yürüdü.
"Bu sefer ne yaptı kız?" diye sorunca omuz silktim. Dolaptan bir bardak alıp su doldurdum ve tek seferde yarısını içtim. Boğazımdaki düğümü sanki o su çözecekmiş gibi içiyordum.
"Senin yerine ona hizmet ederim dediğim güne lanet olsun." dedim sonunda, hışımla Hicran’a dönerek. Karun’a yakın olacağım derken asıl amacımı unutacak hale geliyordum.
Hicran hemen kaşlarını kaldırdı.
"Bacım sen istedin, bana ne çemkiriyon." dedi alayla.
Bir an cevap vermek istedim ama sonra derin bir nefes aldım. Haklıydı. Bu yolu ben seçmiştim.
Hiçbir şey söylemeden onlara yardım etmeye başladım. Tabakları hazırladım, çayı doldurdum, kahvaltıyı tamamladık. Ellerim çalışıyordu ama aklım hala az önceki sahnedeydi.
Karun’un yüzü... Söyledikleri... İçimde hala kaynayan o öfke…
Bir süre sonra Karun’un konaktan çıktığından emin olunca rahat bir nefes alabildim. Onun olmadığı saatler bu konakta geçirdiğim en huzurlu anlardı. Hemen yukarı çıkıp odasına giderek işimi hallettim, ardından tekrar aşağı indim.
Gün böyle geçip gitti.
Akşam yemeği de hazırlanmış, yenmişti ama Karun hala ortalıkta yoktu. İçimden 'umarım gidişi olur da dönüşü olmaz' diye geçirirken mutfakta tezgahı siliyordum.
Tam o sırada Hicran sandalyeye yorgun bir şekilde çöktü.
"Zero..." dedi halsizce. "İki çay yapıp misafir odasına götürür müsün? Fırat Ağam ve misafiri için."
Başımı sallayıp çayları hazırladım. Tepsiyi elime alıp ağır adımlarla salona doğru yürürken kapıyı hafifçe itip içeri girdim.
Ama içeri adımımı atar atmaz olduğum yerde kaldım. Sanki zaman bir anlığına durmuştu. Karşımdaki adamı görmemle kalbim göğsümün içinde sertçe çarptı.
Bu... o adamdı. Gözlerim büyüdü.
Evet, yemin ederim ki oydu.
Ağabeyimin dava dosyasını kapatmaması için ayaklarına kapanıp yalvardığım savcı!
O an beynimdeki boşluklar bir anda dolmaya başladı. Kalbim hızla atarken içimdeki şüpheler tek tek birleşiyordu.
Eğer bu savcı buradaysa... ağabeyimin katili gerçekten bu konaktaydı.
Ve o şüpheli Karun’dan başkası değildi. Resmen savcıyı kullanmışlardı.
Savcının gözleri de bana takılı kalmıştı. Yüzümü dikkatle inceliyor, sanki bir yerden tanıyormuş gibi bakıyordu. Tanıyıp tanımamak arasında gidip geliyordu.
İşte o anda peçeye şükrettim. Bu peçeyi iyi ki takıyordum.
"Kızım çayları vermeyecek misin?"
Fırat Ağa’nın sesiyle irkilip kendime geldim.
"Affedersin ağam." dedim hemen. Tepsiyi masaya yaklaştırıp çaylarını önlerine bıraktım. Ellerimin titrememesi için kendimi zor tutuyordum. Ardından başımı eğip hızlıca salondan çıktım.
Ama uzaklaşmadım.
Kapının hemen yanındaki duvara sırtımı yaslayarak derin bir nefes almaya çalıştım. Kalbim hala deli gibi atıyordu. Kendimi toparlarken kulaklarım istemsizce içerideki konuşmalara odaklandı.
"Ee savcım de hele, o mesele ne oldu?" diye sordu Fırat Ağa.
Savcı kısa bir sessizlikten sonra cevap verdi.
"Ağam her şey istediğiniz gibi... aile de fakirdi zaten. Peşine düşemediler. Uzun süredir sesleri çıkmıyor."
Bu sözleri duyduğum anda içimde bir şey koptu.
O bahsettiği fakir aile... biz olmalıydık. Dişlerimi sıktım. Ben sizin peşinize öyle bir düşeceğim ki...
Tam o sırada aşağıdan bağıran bir ses düşüncelerimi böldü.
"Zero..! Ha Zero!!!" Songül’ün sesiydi bu. Daha fazla dinleyemeden merdivenlere yöneldim ve avluya indim.
Kadınların oturduğu yere yaklaştığımda başımı hafifçe eğdim.
"Buyur Hanımağam." dedim. Songül yorgun bir halde sandalyeye yayılmıştı. Başını tutarak bana baktı.
"Kız Zero..." dedi bitkin bir sesle. "Bizim oğlanın ödevi neyin vardı. Yardım edersin? Benim halim yoktur yeminle... yeni çarşıdan gelmişem."
"Tabi." dedim hemen.
Tam ayrılacakken Songül başını ovuşturup kendi kendine söylenmeye başladı.
"Keşke hep köyde kalaydılar... çocuğun var derdin var yaw." dedi iç geçirerek.
Songül'ün, oğlu ve küçük bir kızı vardı ama Nigar'ın çocuğu yoktu sanırım.
Oğlunun odasının kapısını tıklatıp içeri girdiğimde içeriden gelen ses beni bir an durdurdu. Küçük çocuk masanın başında ayakta duruyor, önündeki test kitaplarını masaya vura vura hıncını çıkarıyordu. Sayfalar gürültüyle kapanıp açılıyor, çarpıyordu. Sinirle kendi kendine söylenirken beni fark edince bir anda durdu.
Gözleri büyüdü.
"Şey..." dedi çekinerek.
Kapıyı arkamdan kapatıp gülümseyerek yanına doğru yürüdüm. Küçük omuzları düşmüş, yüzünde tam bir çaresizlik ifadesi vardı.
"Birileri sanırım çalışmak istemiyor." dedim şaka yapar gibi.
Başını kaşıdı, gözlerini kaçırdı. "Anlamıyorum." dedi bu sefer ağlamaklı bir sesle.
O halini görünce içim yumuşadı. Elimi uzatıp gür saçlarını karıştırdım.
"Kaç yaşındasın ve adın ne yakışıklı?" dedim gülümseyerek.
"Sekiz yaşındayım. Adım Asaf."
Onu çalışma sandalyesine oturtup ben de yanındaki yatağa oturdum. Masanın üzerindeki kitaplara, karalanmış sayfalara bakınca gerçekten zorlanmış olduğu belliydi.
"İnanır mısın Asaf, ben de anlamazdım dersleri." dedim ona bakarak. Sonra gülümseyip ekledim. "Ama ağabeyim kafama vura vura öğretirdi."
Bu sözüm Asaf’ın yüzünde küçük bir gülümseme oluşturdu.
"Sen de mi kafama vura vura öğreteceksin?" diye sordu.
Başımı iki yana salladım.
"Şiddet çözüm değildir." dedim ciddi bir tonla. "Biz seninle farklı bir yöntem deneyeceğiz."
Masadaki defterleri önüme çekip kendi çalışma yöntemimi ona göstermeye başladım. Küçük küçük notlar alıp çalışma masasının önündeki tahtaya yapıştırdım. Konuları parçalara ayırarak ona tekrar anlatmaya başladım. Asaf başta çekingen olsa da biraz geçmeden dikkatle dinlemeye başladı. Soruları çözdükçe gözlerindeki ışık artıyordu.
Aslında zeki bir çocuktu. Sadece üzerine düşülmemişti.
Zamanın nasıl geçtiğini anlamadan ikimiz de dersin içine dalmıştık. Asaf soruları çözerken ben de onu izliyor, bazen hatalarını gösteriyor bazen de doğru yaptığında başını okşuyordum. O an fark ettim ki okulu çok özlemişim.
Tam yeni bir soru çözerken, Asaf gözlerime daldı ve gamzeleriyle sırıttı.
"Gözlerin çok güzel..." dedi ciddi bir ifadeyle. "Misketlere benziyor. Yeşil yeşil."
Sözleri o kadar samimiydi ki bir an ne diyeceğimi bilemedim.
"Teşekkür ederim." dedim gülümseyerek.
Küçük bir çocuğun iltifatından utanmıştım çünkü hayatımda ağabeyim ve babam dışında bir erkekten böyle bir söz duymamıştım.
Ama Asaf’ın merakı bitmemişti.
"Sevgilin var mı?" diye sordu.
Kaşlarımı kaldırdım. Noluyor bu küçük ağaya? GBT mi sorguluyor...
"Yok." dedim gülmemek için kendimi zor tutarak.
"Güzel." dedi hemen.
Sonra tekrar matematik defterine döndü. Bir şeyler yazıp çıkarıp topladı, ardından defteri bana doğru kaydırdı. Yaptığı işlemin sonucu on sekizdi.
"Yaşım bu kadar olunca benimle evlenir misin misket kız?"
Bu sözleri öyle ciddi bir yüzle söylemişti ki kendimi tutamadım ve sesli güldüm.
"Hala bu kadar yakışıklı ve centilmen kalırsan neden olmasın Asaf Bey." dedim yanağını sıkarken.
Gerçekten çok tatlı bir çocuktu. Tam o sırada kapı açıldı.
İkimiz de gülerek kapıya baktık ama içeri giren kişiyi görünce benim gülümsemem bir anda silindi. Asaf ise tam tersine sevinçle yerinden fırladı.
"Amca!"
Koşarak Karun’a sarıldı. Karun onu zorlanmadan kucağına alırken elindeki playstation kutusunu Asaf’ın kollarına bıraktı.
"İstediğini aldım aslanım." dedi. Asaf’ın yüzü anında aydınlandı.
"Teşekkür ederim amca! Hem de son seri!" Heyecandan neredeyse zıplıyordu. Kucağından iner inmez kutuyu açmaya koyuldu.
Ben ise Karun’a kaşları çatık bakıyordum. Bu adamda merhamet var mıydı ya? Bu zamana kadar bana yaptığı şeyleri düşününce bu haline inanmak zordu.
Tam o sırada Karun’un bakışları bana döndü. Hemen gözlerimi ondan kaçırdım.
Asaf kutuyla uğraşırken birden bana seslendi.
"Misket kız, bilir misin oynamayı?" Başımı çevirip ona baktım. "Bilmem." dedim sırıtmaya çalışarak. "Ama öğretirsin."
Asaf bir anda matematik defterini kaptığı gibi Karun’un yanına koştu.
"Bu misket kızla bu yaşa gelince evleneceğim amca. O da kabul etti."
Karun defterdeki sayıya baktıktan sonra masaya yaklaşıp kalemi aldı. Hiçbir şey söylemeden işlemin altına yeni bir sayı yazdı.
"Bu yaşa gelince evlenirsin."
Merakla göz ucuyla baktığımda yazdığı sayıyı gördüm.
Yetmiş mi? Oha ama! Çocuğa bile zıttı bu adam.
Asaf üzgün bir şekilde sayıya baktı.
"Ama ben o yaşta ölürüm." dedi boynu bükülerek. Sonra gelip elimi tuttu.
"Hem Misket kız da evlenir." O kadar içten söylemişti ki içim burkuldu. Eğilip yanağını öptüm.
"Amcan şaka yapıyor Asaf." dedim gülümseyerek. "Ben seni hep beklerim, merak etme." Sonra başımı kaldırıp Karun’a ters ters baktım.
Küçük çocuğa bile kafa tutuyor zebani.
Bana sarılıp, "Tamam." dedi sevinerek ve tekrar playstationun başına geçti. Ben de ayağa kalkacakken Karun bir anda kulağıma doğru eğildi.
"Odama gel." dedi alçak bir sesle. Sonra hiçbir şey söylemeden odadan çıktı.
Ben ise arkasından bakarken derin bir nefes aldım.
Başladı bizim mesai...
"İyi geceler Asaf." dediğimde başını kaldırıp bana baktı. PlayStation kumandasını elinde tutarken yüzünde o masum gülümseme vardı.
"İyi geceler." dedi gamzeleriyle.
Ben de ona gülümseyip kapıya yöneldim. Kapıyı sessizce kapattıktan sonra koridordan ilerleyip merdivenleri çıktım. Teras katına vardığımda ayaklarım kendiliğinden yavaşladı. Karun’un odasının önünde durduğumda içimde tuhaf bir gerginlik vardı.
Derin bir nefes aldım.
Bu odaya her girişimde bir şeyler oluyordu. Ya beni sinir eden bir söz söylüyordu ya da sabrımı zorlayan bir hareket yapıyordu. Ama yine de kaçamazdım. Bu konakta kalmayı ben seçmiştim.
Kapı kolunu indirip içeri girdim.
Oda loştu. Tekli koltukta oturuyordu. İki bacağını her erkek gibi genişçe açmış, doldurduğu kadehi parmaklarıyla ağır ağır çeviriyordu. Kapının sesiyle başını kaldırdı ve gözleri doğrudan beni buldu.
Bakışları her zamanki gibi ağırdı. Kapıyı arkamdan kapatıp birkaç adım ilerledim ve odanın ortasında durdum.
"Buyur ağam." dedim. Sabah yaşananlara rağmen sesimdeki saygıyı korumaya çalışıyordum.
Karun gözlerini üzerimde gezdirdi. Bakışı başımdan ayaklarıma kadar indi, sonra tekrar yüzümde durdu. Ardından çenesini hafifçe kaldırıp yatağı işaret etti.
Yatağın üzerinde siyah dikdörtgen bir deri çanta duruyordu.
" Aç." dedi buyurgan sesiyle. İçimden derin bir nefes alıp yatağa doğru yürüdüm. Çantanın yanına geldiğimde kilidini açtım ve deri kapağını geriye doğru attım.
İçindekini gördüğüm anda elim havada kaldı.
Gözlerim büyüdü. Yutkundum.
Çantanın üst kısmında kırmızı saten bir gecelik duruyordu. Parlak kumaşı ışığı yansıtıyor, odanın loşluğunda bile dikkat çekiyordu. Ama asıl dikkatimi çeken şey onun altındaydı.
Tomarlarca para. Birkaç saniye çantaya bakakaldım. Kalbim hızlanmıştı.
"10 milyon demiştin..." dedi Karun arkamdan. Sesi sakindi. Sanki normal bir şey konuşuyordu.
Yavaşça başımı çevirip ona baktım.
"Kabul edersen..." dedi kadehi dudaklarına götürürken. "Hepsi senin."
O an gözlerim istemsizce kızardı. Sinirden içimde bir şey kabarıyordu. Ama o henüz bitirmemişti.
"Bakireysen de..." dedi gözlerini üzerime sabitleyerek... hiç utanmadan.
"İki katını alırsın."
Birkaç saniye ona baktım. Gerçekten ciddi miydi bu adam? Sabah söylediğim sözleri gerçekten ciddiye almış olamazdı.
İçimdeki öfke bir anda yükseldi. Göğsüm hızla inip kalkarken ellerimi yumruk yaptığımı fark ettim.
Bu adam bana gerçekten para teklif ediyordu. Hem de... bedenim için.
Ve üstüne bir de neymiş... Bakireysem iki katını verecekmiş.
Hadsiz.
Gerçekten hadsiz..!
***