***
O ruh hastası geri dönmeden etrafı temizleyip, ışıkları da kapatarak mutfaktan çıktım. Avlunun serin taşları ayaklarımın altında hafifçe yankılanırken hızlı adımlarla bana ayrılan odaya doğru yürüdüm. Kapıyı kapatıp içeri girdiğimde nihayet omuzlarım biraz gevşedi.
Gülşah ve Hicran yan odada kalıyordu, yer kalmayınca bana da bu odayı uygun gördüler. Bu küçük oda ise giriş kattaydı. Mutfağa yakın olması işimi kolaylaştırırdı ama diğer yandan da gün içinde o iki kadının lak lakını dinlemekten başım zaten kazan gibi olmuştu. En azından geceleri biraz sessizlik benim olacaktı.
Kapıyı kilitleyip peçemi başımdan çıkardım. Kumaş saçlarımdan kayıp yatağın kenarına düştü. Bir an yüzüme değen serin havayı hissettim. Sanki bütün gün nefesimi tutmuşum da şimdi ilk kez rahatça soluk alıyormuşum gibi derin bir nefes verdim.
Yatağın kenarına oturdum.
"Ne gündü ama..." diye mırıldandım kendi kendime.
Yüzüme çarpan serinlik peçenin yokluğunu daha çok hissettirdi. Gün boyu sakladığım yüzüm nihayet özgürdü.
Burası konaktaki ilk günümdü. Şimdilik kazasız belasız atlatmıştım ama içimde garip bir huzursuzluk vardı. Sanki bu sadece fırtına öncesi sessizlikti.
Karun denen o adamın ağabeyimi öldürdüğüne dair bir delil bulacaktım.
Ve bulduğum gün...
Onun canını alacaktım.
Ama düşündükçe içim daralıyordu. Adam sadece kendine değil, kendine ait olan en küçük şeye bile kimseyi yaklaştırmıyordu. Odası, eşyaları, hatta bakışları bile bir sınır çiziyordu.
Bu iş düşündüğümden çok daha zor olacaktı.
Üzerimi değiştirip yatağa uzandım. Günün yorgunluğu kemiklerime kadar işlemişti. Gözlerimi kapattığım anda düşünceler bulanıklaştı ve çok geçmeden uyku beni içine çekti.
***
Telefonumun o nefret ettiğim alarm sesi kulağıma dolunca gözlerimi araladım. Sanki biri kulaklarımın dibinde bağırıyormuş gibi rahatsız ediciydi. Elimi yorganın altından çıkarıp telefonu aradım, ekranın ışığı gözlerime vurunca istemsizce gözlerimi kıstım.
Saat sabahın yedisiydi.
İçimden hiç uyanmak gelmiyordu çünkü gece boyunca kabuslar görüp durmuştum. Yatağın sıcaklığına biraz daha gömülmek istedim ama alarmın sesi kafamın içinde çınlamaya devam edince sonunda pes edip kapattım.
Tam o sırada telefonum yeniden titredi.
Ekrana baktım. Yeşim teyzem arıyordu. Bir an durup derin bir nefes aldım, sonra aramayı cevapladım.
"Teyzem?" dedim.
"Kınalı kuzum." dedi karşıdan sesi hemen gelirken.
O iki kelimeyi duyar duymaz alt dudağımı dişlerimin arasına aldım. Boğazım düğümlendi. Sesi... sesi anneme o kadar benziyordu ki içimde bir şey sızladı.
"Zerda'm... iyi misin?" diye sordu. Gözlerim dolduğunu hissettim. Yanağımdan süzülen bir damla yaşı aceleyle sildim.
"İyiyim teyze, sizler nasılsınız?"
"Valla bizde iyiyiz." dedi. "Dünden beri aklım sende. Nasıl insanlar konaktakiler? İyiler mi sana?"
O görmese de başımı hemen salladım.
"İyi insanlar teyze, merak etme sen beni." Sonra aklıma bir anda Raki geldi.
"Raki nasıl?" diye sordum. Ağabeyimden bana kalan en canlı hatıra... onun köpeği Raki.
"İyi ama özlemini çektiği belli." dedi teyzem. "Her gün arabaya bindiğin yolda bir kaç saat bekleyip yolunu gözlüyor."
O an sanki biri göğsüme ağır bir taş koydu. İçim sıkıştı.
Raki... O da benim gibi öksüz kalmıştı.
Boğazım düğümlendiği için cevap veremedim. Bir süre sessiz kalınca teyzem tekrar konuştu.
"Ne zaman bizi ziyarete geleceksin yavrum?" Bir an düşündüm.
"Bilmiyorum ki teyze... hiç sormadım. Ama izin aldığım gibi ilk köye, yanınıza geleceğim."
"Gel gel, özletme kendini." dedi.
İstemeden gülümsedim. Hala beni özleyen birilerinin olması içimi biraz ısıtmıştı.
"Gelirim teyzem. Ama benim şimdi işimin başına geçmem gerek. Sonra yine konuşuruz."
"Tabi tabi güzelim benim, Allah kolaylık versin."
"Allah'a emanetsiniz." dedim.
Telefonu kapattığımda oda tekrar sessizliğe gömüldü. Elimde tuttuğum telefonun ekranı yavaşça karardı ama içimdeki o ağır duygu bir süre daha yerinden kıpırdamadı.
Elimi yüzümü yıkadıktan sonra üzerimi değiştirdim. Tel tokalarla tutturup aşağıya sarkmasına izin verdiğim toz pembe şalımı düzelttim, ardından peçemi tekrar yüzüme bağladım. Kumaş yüzüme değdiği anda sanki yeniden bir maskenin arkasına saklanmış gibi hissettim. Aynanın karşısında bir an durdum.
Bakışlarım aynadaki gözlerime takıldı. Benim gözlerim… bu kadar güzel miydi ya?
Bir an dikkatle baktım. O koyu, derin bakışlarda kendimi değil, annemi gördüm. Gözlerimin o yumuşak kıvrımı, bakarken içe doğru çekilen o ifade... hepsi onundu.
Ah annem benim...
Göğsümün ortasında tanıdık bir sızı yükseldi. O gün aklıma geldi. Soğuyan elini avuçlarımın içinde tutuşum… ve içimden kopan o haykırış. O anın çaresizliği hala kulaklarımda yankılanıyordu. 1 ay geçmişti üzerinden...
Derin bir nefes alıp gözlerimi kırptım. Geçmişi düşünmenin bana faydası yoktu.
Kapıyı açıp odadan çıktım. Avlu henüz sabahın serinliğini taşıyordu. Mutfağa girip kahvaltılıkları hazırlamaya başladım; peynirleri kesip tabağa koydum, ekmekleri dilimledim, çayı ocağa bıraktım.
Bir süre sonra kapı gıcırdayarak açıldı. Gülşah ve Hicran bitkin adımlarla içeri girdiler.
Saçları dağılmış, gözleri yarı kapalıydı.
"O götü b*klu gelinler öğlene kadar uyuyor ne güzel. Hele bize bak..." diye söylenip sırtını tezgaha yasladı Gülşah.
Yüzünde uykusuzluktan doğan bir bıkkınlık vardı. Hicran da esneyerek sandalyeye çöktü.
"Az dayan be bacım, yakında sıra bize gelecek." dedi teselli verir gibi.
Ben hiçbir şey demedim. Bıçağı elime alıp domatesleri doğramaya devam ettim. Sanki konuşursam içimde biriken şeyler dökülecekmiş gibi sadece işime odaklandım.
Ama onlar bana huzur vermedi.
"Kız neyin var yüzün asık?" diye sordu Hicran. Başımı kaldırıp ona baktım.
"Hiç..." dedim. Sonra tekrar önüme döndüm.
Annemi özledim...
Ağabeyimi özledim...
Babamı özledim...
Bunları söyleyemezdim. Kimse geçmişimi bilmemeliydi.
Çünkü bu konakta Zerda Işık diye biri vardı... Ve Zerda Boran'ın gerçek hikayesini kimse bilmemeliydi.
Kahvaltıyı hazırlayıp avludaki büyük masaya kurduğumuzda konak halkı da yavaş yavaş uyanmaya başlamıştı. Üst katlardan ayak sesleri geliyordu, kapılar açılıp kapanıyordu.
Biz de servis yapma işi bitince mutfağa geri dönüp, kendi kahvaltımızı yapmaya başladık. Allah'tan peçemi özgürce bu iki delinin yanında çıkarabiliyordum. Çaylarımızı yudumlarken Hicran bir anda iç çekti.
"Ya o Songül cadısı..." dedi üzgün bir sesle. "Teras katını temizleme görevini bana vermişti. Karun Ağa'nın odasıyla beraber."
Bir an durdu. "Ben ne etcem? O adam beni öldürür."
Abarttığını hiç düşünmedim. Tam aksine... gayet mümkün görünüyordu.
Bu sözleri duyunca fırsatı kaçırmadım.
"Dilersen orta katı sen al." dedim hemen. "Ben terasla ilgilenirim."
Hicran kaşlarını çattı.
"O Nigar izin vermedi ki odalarını temizlememe, unuttun mu? Kocasına göz dikmemden korkuyor."
Son cümlesiyle tek kaşım havalandı. Hicran bunu fark edince hemen açıklama yaptı.
"Tamam öyle bakma, kocasına göz diktim."
Bunun üzerine Gülşah kahkahayı bastı.
"O zaman Nigar ve Demir Ağa'nın odasını da ben temizlerim. Orta katın gerisi sende." dediğimde, Hicran gözlerini kısıp bana baktı. Dudaklarında sinsice bir gülümseme belirdi.
"Kız..." dedi.
"Sen Karun Ağa'ya yakın olmaya mı çalışıyorsun yoksa bana mı öyle geliyor?"
Hemen çayımdan bir yudum aldım. "Ne münasebet." dedim hızlıca. "Şeytan görsün yüzünü. Senin için demiştim."
Boş bardağımı alıp kalkmak üzereydim ki Hicran elimi tuttu.
"Tamam be bacım, celallenme." dedi gülerek.
"Anlaştık."
'Peki.' dercesine omuz silktim. Ardından mutfaktan çıktım. Kızlar sofrayı kaldırır nasılsa diye düşünerek teras katına doğru yöneldim. Taş merdivenleri çıkarken ayak seslerim boş merdiven boşluğunda yankılanıyordu.
İçimde tek bir düşünce dönüp duruyordu. Karun Ağa'nın odasına girmek...
Belki de aradığım cevabın ilk adımı olacaktı.
Kahvaltıya inmediğine göre kesin odasındaydı. Kalbim göğsüme vurur gibi atıyordu. Kapısının önünde durduğumda bir an tereddüt ettim. Kapıyı çalıp çalmamak arasında kaldım. Elim havaya kalktı, geri indi... sonra tekrar kalktı.
En sonunda kapıyı hafifçe tıklattım.
Bekledim... sessizlik. Biraz daha bekledim.
Kapı açılmayınca tekrar vurmak için elimi kaldırdım. Tam kapıya dokunacaktım ki kapı aniden açılınca, elim havada kaldı.
Karşımda Karun Ağa duruyordu.
Ama... üstü çıplaktı.
Belinde yalnızca siyah bir havlu vardı. Geniş omuzlarından ve göğsünden ince su damlaları aşağı doğru süzülüyordu. Saçları hala ıslaktı; belli ki az önce banyodan çıkmıştı. Tabi bu inceleme en fazla beş saniye sürdü.
Refleksle elimle gözlerimi kapattım.
"Ağam kusura bakmayasın." dedim telaşla. "Odanla beraber bu katı temizleme görevi bendeymiş, kahvaltı da hazır."
Hepsini tek nefeste söyledim. Sanki cümle bitmeden beni susturacakmış gibi acele ediyordum.
Sonra sessizlik oldu. Bir ses çıkmadı. Yavaşça elimi gözlerimden çektim ama kapı girişi boştu.
Bir an ne olduğunu anlayamadım. Tam o sırada içeriden tok sesi duyuldu.
"İçeri gir." İçimden küçük bir dua geçirdim. İnşallah bu sefer farklı bir manzara ile karşılaşmam.
Yavaş adımlarla içeri girdim ama odanın ortasına kadar ilerlemedim. Kapıya yakın bir yerde durdum. Fazla yaklaşmaya cesaret edemedim.
Adamın elinden neler çıkacağı belli değildi.
Saçlarını küçük bir havluyla gelişi güzel kurularken, "Madem odamın sorumluluğu sende, o zaman iyi dinle." dedi.
Sesi yine o tanıdık sertliğini taşıyordu. Emir verir gibi konuşuyordu; sanki söyledikleri tartışılacak şeyler değil, yazılmış kurallardı.
Ben ise onun söylediklerinden çok başka bir şeyle meşguldüm. Gözlerim istemsizce geniş omuzlarında takılı kalmıştı. Vallahi billahi... bu huya bu vücut yazık!
"Ben uyanmadan banyo hazırlanacak, giyeceğim kıyafetler önceden ütülenip hazırlanılacak. Ben uyandıktan sonra ise yerler temizlenip, eşyaların tozu alınacak."
Sonra bana döndü ve bakışları daha çok keskinleşti.
"Bunların dışında ortalığı karıştırırsan, senin için iyi olmaz."
O görmeyeceği için içimden göz devirdim. Onu boğasım vardı. Ama yüzümde en ufak bir şey belli etmedim.
"Tabi ağam. Nasıl isterseniz." Sesim saygılıydı ama içimdeki ses bambaşka şeyler söylüyordu.
Tam o sırada eli, belindeki havlunun kenarına indi.
"Bakacak mısın öyle?" sesiyle beraber bir anda kendime geldim. Sanki suçüstü yakalanmış gibi oldum.
"Hemen çıkıyorum ağam." dedim aceleyle. Arkamı dönüp hızla odadan çıktım. Kapının önünde durup birkaç saniye derin nefes aldım.
Sonra terasın taş korkuluklarına yürüdüm. Avuçlarımı serin taşın üzerine koydum. Sabahın hafif rüzgarı yüzüme çarptı.
Başımı kaldırıp Mardin manzarasına baktım. Alt tarafta taş evler sabah güneşinin ilk ışıklarıyla çoktan uyanmıştı. Dar sokakların arasında ise ince bir sessizlik vardı.
Ama benim içimde sessizlik yoktu. Dudaklarımın kenarında hafif bir gülümseme belirdi.
O bana ortalığı karıştırma demişti.
Ama ben ortalığı değil... onun hayatını karıştıracaktım.
Birkaç dakika sonra kapının açılma sesi duyuldu. Refleksle başımı o tarafa çevirdim.
Karun Ağa sonunda odadan çıkmıştı.
Bu sefer üzerinde siyah takım elbisesi vardı. Geniş omuzlarına oturan ceket, zaten heybetli olan duruşunu daha da sert gösteriyordu. Bir an gözleri beni buldu. Kısa, soğuk bir bakış... sonra hiç bir şey demeden merdivenlere yöneldi. Ağır adımlarla aşağı indi.
Arkasından bakarken içimden söylenmeden edemedim. Uyuz falan ama... taş gibi adam.
Kapının kapanma sesi duyulur duyulmaz hızlıca içeri girdim.
Odaya adım atar atmaz burnuma o keskin, erkeksi parfüm kokusu doldu. Odanın içinde hala onun sıcaklığı var gibiydi.
Hangi erkek parfümü bu kadar güzel kokardı ki?
Bir an durup etrafa baktım. Sonra kendimi toparladım.
Neyse Zerda... amacından sapma. Ne yapacaktık?
Hah! Etrafı karıştıracaktık.
Hızla harekete geçtim. Çekmeceleri bir bir açıp kapattım. İçinde sadece saatler, birkaç anahtar, bazı belgeler vardı ama kayda değer bir şey bulamadım.
Kaşlarımı çatarak kıyafet dolabına yöneldim. Kapaklarını açtım. Tam üst rafları karıştıracaktım ki elim havada asılı kaldı.
Askılığa asılı duran kıyafetler dikkatimi çekti.
Bunlar... kadın elbisesiydi. Düzgünce asılmış, sanki biri hala gelip giyecekmiş gibi özenle dizilmişti.
Omzum üstünden başımı çevirip, komodinin üzerindeki o çerçeveye baktım.
Yoksa o kadın... Karun’un eşi miydi?
Bu düşünce zihnimde yeni yeni şekillenmeye başlamıştı ki kapı bir anda açıldı.
Başımı hızla çevirdiğimde, Karun Ağa kapıda duruyordu.
Geri dönmüştü. İyi de neden? Gözleri önce bana takıldı. Sonra yavaşça dolabın içindeki elbiselere kaydı.
O an içimdeki ses çok net konuştu. 'S*çtın Zerda...'
***