***
Zerda'dan devam...
Üzerime bana verdiği elbiseyi geçirirken gözlerim ondan bir an bile ayrılmıyordu. Sırtını bana dönmüş olsa da her an dönebilecek bir adamdı o. İçimde tuhaf bir tedirginlik vardı. Kendi mahremiyetine dokunulmasına tahammül etmeyen bu adamın, başkasının mahremiyetine zerre saygı duymayacağına emindim.
Elbiseyi hızla üzerime geçirip kumaşı düzelttim.
"Giydim ağam." dedim.
Sözüm biter bitmez döndü. Ama bana bakışı... bir erkeğin bir kadına bakışı gibi değildi. Daha derindi... sanki benim üzerimden geçip elbiseye ulaşıyordu. Sanki karşısında ben değil de, o elbisenin asıl sahibi duruyordu.
İçimi ürperten o bakışla bana doğru yavaş adımlarla yaklaşmaya başladı. Attığı her adımda kalbim biraz daha hızlandı. Karşımda tüm heybetiyle durunca, kolunu uzatıp dolabın üst rafına yöneldiğinde nefesimi tuttum. Parmakları cam bir şişeyi kavradı.
Parfüm şişesiydi.
Kapağını açarken gözlerini gözlerimin içine sabitlemişti. O bakışın altında sanki olduğum yerde çivilenmiş gibiydim. Elini uzatıp boynuma doğru sıktığında soğuk damlalar tenime değdiği anda irkildim.
Sonra diğer tarafıma sıktı. Hepsini aynı soğukkanlılıkla yaptı.
Zihnimde bir soru dönüp duruyordu. Bu eşyalar kimindi? Karısının mıydı?
Ama bir adam karısının elbisesini, karısının parfümünü neden başka bir kadına giydirir ve sıkar... psikopat değilse tabi!
Şişeyi eski yerine bıraktıktan sonra bir anda iki kolumu da yakaladı. Parmakları kollarımın etrafını sarınca, bedenim donup kaldı. Kaçacak yerim yoktu. Hareket edemiyordum.
Sonra hiç beklemediğim bir şey yaptı. Başını eğip boynuma gömdü.
Nefesim kesildi o an.
Derin nefesleri tenime çarpıyordu. Sıcaklığı boynumdan içime doğru yayılıyordu. Bedenim istemsizce titremeye başladı. Bunun korku mu yoksa başka bir şey mi olduğunu ayırt edemiyordum.
Dudakları boynuma değdiğinde nefesimi tuttum.
"Bu elbise... bu parfüm..." dedi. Sözleri tenime çarpan sıcak bir fısıltı gibiydi.
"Karıma ait."
O cümleyi duyduğum anda içimde bir şey dondu. Ne?! K-karısına mı ait?
Başını biraz daha boynuma bastırdığında dudakları tenime sürtündü.
"Madem kaşındın…" Sesi neredeyse fısıltıydı ama içindeki sertlik kaybolmamıştı.
"Karım gibi olacaksın."
Parmakları kollarımı biraz daha sıktı.
"Onun gibi davranacaksın. Onun kokusuyla gezeceksin. Onun kıyafetleriyle karşıma çıkacaksın."
Ne saçmalıyordu bu adam? Bu nasıl bir istekti böyle? Delireceğim.
Kaslarım taş gibi gerilmişti. Hem dokunuşundan hem sözlerinden.
"B-bunu bana neden yaptırıyorsun a-ağam?" dedim sonunda. Artık dayanamaz hale gelmiştim.
Evet, yasakladığı bir şeyi yapmıştım ama bu... bambaşka bir şeydi. Bunun temizlikle, düzenle alakası yoktu. Bu başka bir hesaplaşmaydı.
Başını yavaşça boynumdan çekti.
O sıcaklık bir anda kaybolunca tuhaf bir şekilde üşüdüm. Ama bedenini geri çekmedi. Hala çok yakındı.
Sonra kulağıma doğru eğilip alçak bir sesle fısıldadı.
"Çünkü yatağıma girmek isteyen sürtükleri iyi tanırım."
O kelimeyi duyduğum anda sertçe yutkundum.
Sürtük mü? Ben mi?
Gerçekten onunla yatmak istediğimi mi düşünüyordu? Bu... bu şaka gibi bir şeydi.
Bedenim bir kez daha gerildi. Ne söyleyeceğimi bile bilmiyordum.
Ama bir şeyi çok iyi anlamıştım. O, benim bu konağa onu elde etmek için geldiğimi sanıyordu.
Buna artık emindim.
Ve şimdi bana verdiği ceza da buydu. Bir karısı olduğunu yüzüme vurarak gururumu ezmeye çalışıyordu. Aklınca beni bu konaktan kaçıracaktı. Ama yemezler Karun Ağa.
İçimde bir yer hala korkuyla titrerken o an bütün gücümü ve cesaretimi topladım. Evet, bu konakta kalmam gerekiyordu. Amacıma ulaşmam için buradan gitmem mümkün değildi. Ama bu adam bana böyle itham edip, istediği gibi dokunamazdı.
Elimi yavaşça göğsüne koydum. Onu itmedim... sinirlenmesini istemiyordum. Sadece bedenini kendimden uzaklaştıracak kadar bastırdım. O an aramızdaki o sıcak, boğucu yakınlık biraz dağıldı. Ardından ben de bir adım geri attım.
Göğsüm hızla inip kalkıyordu.
"Size bunu düşündüren ne, inanın bilmiyorum." dedim derin bir nefes alarak.
Sözlerim sakin çıkmaya çalışsa da içimde hala onun varlığının bıraktığı o tuhaf etki vardı. Boynumda hala nefesini hissediyor gibiydim.
Gözlerimi kaldırıp gözlerine diktim. Bu sefer çekinmeden baktım. Onun o keskin, insanın içini delip geçen bakışlarına rağmen bakışlarımı kaçırmadım.
"Karın gibi olmamı istiyorsan ağam..." dedim. Sözler ağzımdan yavaşça döküldü.
"Olurum." Ama hemen ardından devam ettim.
"Ama bir şeyi yanlış biliyorsun."
Bu sözlerimle kaşları daha da çatıldı. Kaşlarının ortasındaki o derin çizgi belirginleşti. Yüzü sertleşti.
"Ben size aşık değilim."
"Sizin yatağınıza girmek için de burada değilim."
Bu cümleleri söylerken içimdeki bütün cesareti zorlayarak konuştum. Nefes alışverişleri ağırlaşmıştı. Göğsü daha hızlı inip kalkıyordu. Gözlerindeki o keskin ifade daha da sertleşmişti.
Sanki içimdeki meydan okumayı ilk kez gerçekten fark ediyordu.
Sözlerim ona çarpmıştı. Bunu açıkça görüyordum. Ama beklediğim gibi geri çekilmedi. Tam tersine... gözlerindeki o karanlık ifade daha da derinleşti.
Bir an sessiz kaldı. Sonra başını hafifçe yana eğerek bana baktı. O bakışın içinde inanç yoktu... sadece alay vardı.
Dudaklarının bir kenarı çok hafif kıvrıldı.
"Öyle mi?" dedi alçak bir sesle. Sesindeki o soğuk ton içimi ürpertti ama belli etmemeye çalıştım.
Bir adım attı bana doğru. Ben durduğum yerde kaldım. Sonra bir adım daha... Aramızdaki mesafe yeniden kapanıyordu.
"Bu konağa gelen her kadının ağzından aynı cümleleri duydum." dedi ağır ağır.
Sözleri sakin görünüyordu ama içindeki sertlik saklanmıyordu.
"Hiçbiri bana yaklaşmak istemediğini söyler." Bir adım daha yaklaştı. Şimdi neredeyse tekrar yüz yüzeydik.
"Sonra da... hepsi bir şekilde yaklaşmanın yolunu arar."
Gözleri yüzümde dolaşıyordu. Sanki en küçük bir yalana, en küçük bir titremeye yakalamak ister gibi.
Ben ise dişlerimi sıkıyordum. Karun başını hafifçe eğdi. Burnuma yeniden onun keskin parfüm kokusu geldi.
"Görelim seni küçük yanaşma. Bu kararı verdiğine bin pişman olacaksın." dedi o karanlık tonuyla. Ardından bir adım geri çekildiğinde fark etmeden tuttuğum nefesi bıraktım. Göğsüm birden boşalırken derin bir nefes aldım. Manyak adam!
Hiçbir şey olmamış gibi dolaba doğru başıyla işaret etti.
"Bu dolaptaki her şeyi odana götür. Her işten döndüğümde bu şekilde göreceğim seni." dedi ve arkasını dönüp kapıya yöneldi.
Kapı kapanırken arkasından öylece bakakaldım. Az önce yaşananların ağırlığı hala üzerimdeydi. Ne yaşamıştım ben öyle?
Bir süre olduğum yerde durduktan sonra yavaşça aynanın karşısına yürüdüm. Karşımdaki yansımaya baktığımda üzerimdeki elbisenin bedenime ne kadar iyi oturduğunu fark ettim. Sanki benim için dikilmiş gibiydi. Kumaşı parmaklarımın arasında hafifçe çekiştirirken gözlerim aynadaki halimi inceliyordu.
Bir anda dudaklarımın kenarı kıvrıldı. Sonra kendimi tutamayarak gülmeye başladım.
Az önceki o gerginliğin, korkunun ve sinirin ardından gelen bu gülüş biraz da amacıma ulaşmaktandı. Yatağa gidip kendimi üzerine bıraktım, sırtımı yumuşak yatağa yaslayıp tavana baktım.
"Ben sana yaklaşmanın yolunu ararken…" diye mırıldandım kendi kendime. Gülüşüm hala devam ediyordu.
"Sen ekmeğime bal sürdün Karun Ağa... bal!"
Başımı yana çevirip, tek kapağı açık kalan dolabın içine bakarken gülüşüm yavaşça kesildi. Yüzümdeki ifade sertleşti. Gözlerimdeki o kısa süreli eğlence yerini tekrar kararlılığa bıraktı.
"Asıl senin o cani ruhunu görelim..." dedim dişlerimin arasından.
Yerimden doğrulup işe koyuldum. Odayı temizlerken bir yandan da gözlerim sürekli etrafta dolaşıyordu. Toz alıyor, yerleri siliyor ama aklım başka yerdeydi. Her çekmeceyi, her köşeyi dikkatle inceliyordum. Belki bir ipucu bulurum diye... ama nafile. İşime yarayacak tek bir şey bile yoktu.
Bir süre sonra oda pırıl pırıl olmuştu. Gözüm dolaba kaydı. Karun Ağan'nın emrini hatırlayınca istemsizce iç geçirdim. Dolabın içindeki kadın kıyafetlerini tek tek alıp kolumun üzerine yerleştirdim. Dikkatlice tuttum ve odadan çıkıp kendi odama götürdüm.
Daha şimdiden yorulmuştum. Omuzlarım ağırlaşmış, başım hafif zonklamaya başlamıştı ama gün daha yeni başlıyordu. Yapacak çok iş vardı.
Boğazımın kuruduğunu fark edince mutfağa yöneldim. İçeri girer girmez kimseye bakmadan dolaba uzandım. Soğuk suyu çıkarıp bir bardağa doldurdum ve peçemi kaldırıp tek dikişte içtim. Serin su boğazımdan aşağı inerken içimdeki hararet biraz olsun yatıştı.
Tam bardağı tezgaha bırakıyordum ki arkamdan gelen bir ses mutfağın sessizliğini böldü.
"Vişşş!"
Başımı çevirince Songül’ün bana bakakaldığını gördüm. İşaret parmağını kanca gibi bükmüş, dudaklarına dayamıştı. Gözleri ise baştan aşağı üzerimde dolaşıyordu. En çok da elbiseye takılmıştı.
"Kız bu bizim kaçak eltinin elbisesidir ya! Senin üzerinde ne işi var?"
Bardağı lavaboya götürüp yıkarken sakin bir sesle cevap verdim.
"Bilmem hanımağam. Karun ağam istedi, ben de emri üzerine giydim."
Sözüm biter bitmez Songül ile eltisi Nigar birbirlerine bakıp kahkahayı bastılar. Birbirlerine vurup gülüyorlardı. Mutfak dolaplarını silen Gülşah'da, iş yapıyorum ayağına dinliyordu sessizce.
"Voah!" dedi Songül yine şaşkınlıkla. "Önceden gelen yanaşmaların hepsini kovduydu gözü yaşlı. Ama sana toz kondurmadığı karısının elbisesini verdi he cırtı? Bu terslikte bir iş vardır."
Son cümlesi öyle bir şiveyle çıkmıştı ki gülmemek için kendimi zor tuttum. Ciddiyetimi bozmak istemiyordum ama konuşması gerçekten fazla sempatikti.
"Onun için konağa yanaşma olarak girdiğimi söyleyince Karun ağam..." dedim. "İnkar ettim. O da ceza olarak karısı gibi dolanmamı istedi hanımım." Deyip devam ettim masum rolüne yatıp.
"Sanırım gururumu kırınca, gideceğimi sandı ama ben gerçekten çalışmak için buradayım. Bunu inkar edemem ki."
Bu açıklamadan sonra ikisi de bir anda sustu. Yüzlerinde düşünceli bir ifade belirdi.
Ama tabi çok sürmedi, Songül'ün dilini kim tutabilir ki.
"Bacım senden önce kızların ateşi tutmişti. Gelen giden Karun Ağa diyordu. Ama adam..." dedi birden duruşunu dikleştirip gururla söyledi. "Karısına ihanet etmedi. He valla etmedi... adam gibi adam." diyerek Karun'u onaylaması yetmez gibi kendini de onayladı.
Nigar birden işaret parmağını dilinin ucuyla ıslatıp masaya sürdü.
"Ahan da buraya yazıyorum." dedi ciddiyetle. "Kara kara bulutlar üzerimize üzerimize geliyor... haberiniz ola bacılar."
Songül kaşlarını kaldırıp ona baktı. Ben ise fırsatı kaçırmak istemedim.
"Karısı beni bu halde görse üzülmez mi?" diye sordum ağızlarından laf almak için.
Songül hemen güldü.
"Kız sen ne diyorsun?" dedi ellerini dizlerine koyarak. "Bizim kaçak elti gideli iki yıl oldu."
İki yıl mı? Çokmuş... Karun gibi bir ağanın da, giden karısının hala gelişini beklemesi ise işin daha ilginç kısmı.
Nigar birden Songül’e dönüp başını iki yana salladı. "E haksız da sayılmazdı kızcağız." dedi dudaklarını büzerek. "Karun Ağa’yı kim çeker Allah’ın? Adam ölüm gibi mübarek… Azrail Azrail."
Bu sözleri öyle bir ciddiyetle söylemişti ki istemsizce içimden ona katıldım. Hangi kadın, o psikopata dayanabilirdi ki zaten?
Ben hala bardağı yıkarken gözlerim mutfağın diğer tarafına kaydı. Dolapları silmekle meşgul olan Gülşah’a takıldı bakışlarım. Bir an varlığını bile unutmuşum. Normalde böyle konuşmaların ortasında mutlaka bir laf atar, bir şeyler söylerdi ama evin gelinleri varken ağzını açmıyordu.
Nigar ve Songül bir süre daha beni soru yağmuruna tuttular. Elbiseye bakıp bakıp konuşuyor, kendi aralarında yorumlar yapıyorlardı. Sonra bir anda işlerinin olduğunu söyleyip mutfaktan çıktılar.
Kapıdan çıkar çıkmaz Gülşah elindeki bezi tezgaha bırakıp sandalyeden atlar gibi indi. Hızla yanıma geldi.
"Kız..." dedi gözlerimi yoklar gibi bakarak. "İyisin değil?"
Başımı hafifçe salladım. Dün Karun’un elimi nasıl sıktığını görmüşlerdi. O yüzden hala içten içe korktuklarını biliyordum.
"İyiyim iyi." dedim onu rahatlatmak ister gibi.
Sonra o tanıdık sinsi gülümsemesi yüzüne yayıldı. Omzunu omzuma vurdu.
"Eee..." dedi gözlerini kısıp. "Bu elbiseyi karşısında mı giydin?"
Sorduğu soru yüzüme sıcak bir dalga gibi yayıldı. Yanaklarım istemsizce kızardı.
"Allah’ını seversen abla..." dedim sitemle. "Yanında giydim ama sırtı dönüktü. Zaten ödüm koptu beni öldürecek diye."
Bunu söylerken bile sabah yaşadığım o tuhaf anlar gözümün önüne geldi. Boynumdaki nefesi, o soğuk parfüm damlalarını, sert bakışlarını hatırladıkça içim ürperiyordu.
Gülşah bir süre yüzüme bakıp kaldı. Sanki halime acıyormuş gibi. Sonra başını salladı.
"Eee bacım..." dedi omuz silkerek. "Sen seçtin. Hicran’ı bıraksaydın o psikopatın eline."
Bir an birbirimize baktık. Sonra ikimiz de aynı anda gülmeye başladık.
Gerçekten de yerimde Hicran olsaydı... büyük ihtimalle diğer yanaşmalar gibi ağlaya ağlaya konağı terk ederdi.
***
Benim işlerim bitince geriye yalnızca akşam yemeği kalmıştı. Mutfakta tencerelerin buharı yükseliyor, yemek kokuları birbirine karışıyordu. Ben yemekleri servis tabaklarına doldururken kızlar da avluda sofrayı kurmakla uğraşıyorlardı.
Pilavı büyük servis tabağına doldururken mutfağın kapısı gıcırdayarak açıldı. İçeri birinin girdiğini duydum ama arkamı dönüp bakmadım ama muhtemelen Hicran'dı çünkü götürmesi gereken bardaklar vardı.
"Hicran," diye seslendim pilavı kaşıkla düzeltirken. "Senin boyun daha uzun, üst dolaptan diğer servis tabaklarını uzatır mısın?"
Cevap vermedi ama hemen ardından dolabın kapağının açılma sesi geldi. Demek ki dediğimi yapıyordu.
Biraz sonra arkamdan uzanan eller servis tabaklarını tezgaha bıraktı.
Arkama dönmeden, "Teşekkür ederim canım. Zahmet oldu." dedim.
Pilavı diğer tabaklara paylaştırmaya devam ediyordum ki arkamdan gelen o tanıdık, tok ses kulağımın dibinde yankılandı.
"Oldu." Sesi duymamla yerimden sıçradım.
Elimdeki kaşık titreyince içindeki pilav tezgaha dökülmüştü. Kalbim bir anda göğsüme çarpmaya başladı.
Ş-şu anda tam arkamdaydı! Nasıl fark etmemiştim?
Daha toparlanamadan sıcak bir nefes kulağıma değdi. Bir anda yanağını saçlarıma yasladı. Saçlarımın arasına gömülmüş gibiydi. Nefesi boynuma doğru kayıyordu.
Bedenim olduğu yerde donup kaldı.
"Yemek kokuyorsun." diye fısıldadı kulağıma. Sesindeki rahatsızlık saklanmıyordu.
"Hazal’ımın kokusu gitmiş." Son kelimeleri sinirle söylemişti.
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Şaka mı yapıyordu bu adam? Yoksa gerçekten delirmenin eşiğinde miydi?
Başımı çevirmeye bile cesaret edemiyordum.
"Tazelemen gerekirdi." diye ekledi hiddetle. "Karımın kokusunu taşımayı bile beceremiyorsun!" Ses tonu sertleşmişti. Sanki bir hata yapmışım da hesabını soruyormuş gibiydi.
O an içimde tek bir düşünce geçti. Ben gerçekten bir psikopatın ellerine düşmüştüm...
Bu adamla mı uğraşacaktım yoksa ağabeyimin intikamını almaya mı odaklanacaktım?! Allah'ım sen bana sabır ver...
***