"En büyük korku, karanlıktan değil; her şeyi bildiğin sandığın o aydınlık odada, aslında hiçbir şeyi bilmediğini fark ettiğin o saniyede başlar," der Milan Kundera, 'Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği' kitabında.
Mesafe gerçekleri saklar, samimiyet ise en derin yanılgıları doğurur; çünkü zihnimiz bizi en çok en güvende hissettiğimiz anlarda kandırır. Korkunun sadece karanlıkta pusuda beklediğine inanmak bir tesellidir bizim için. Kendimizi bu şekilde avutur, asıl korku ve tehlikelere kucak açarız. Oysa asıl dehşet, ışığın en kör edici olduğu yerde, gün ortasında yeşerir. En güvenli sandığımız sığınaklarda, o en tanıdık nefeslerin içinde sessizce serpilen bir zehirdir bu.
Bilmeliyiz ki insanı asıl yıkan şey dışarıdaki karanlık değil; aynadaki o tanıdık yüzün size bir yabancı gibi bakmaya başladığı, samimiyetin yerini soğuk bir idrake bıraktığı o kırılma anıdır. Yıllardır ezberlediğiniz bir sesin aniden yabancı ve rahatsız edici bir frekansa dönüşmesi, bildiğiniz her şeyin aslında koca bir illüzyon olduğunu fısıldar. O gerçek sandığınız sözler, gülümsemeler, samimi olduğuna inandığınız sahte davranışlar karanlık ile değil de gün ışığı ile ortaya çıkınca insan öyle bir dehşete düşer ki 'nasıl ve neden' der. Gerçek sandıkların yüzünden yaşadığın o duygu var ya adı dehşet. Dehşet, o dipsiz boşlukta hiç beklemediğin bir anda doğar ve bazı gerçekler insanın içindeki ışığı öyle bir söndürür ki; bir daha hiçbir şafak o derinliği aydınlatmaya yetmez. Kalp tekrardan güneşi istemez, gökkuşağını sevmez. Yağmurun sesini dinler havanın solgunluğunu kendine dost edinir. Bunun üzerine insan iki farklı kişiliğe ayrılır kendi içinde. Birincisi gerçek yönünü saklar. Samimi olmaya devam edecekse bile bu gerçek samimiyet değildir. Kişi ikinci planda ki bir diğer yanını insanlara yansıtıp kendisini böyle bilmeleri gerektiği kanısına varır ve çevresine bu yönünü yansıtıp gerçek kimliğini göstermez. İkincisi ise, insanlara gerçek bir mesafe koyar ve hayatına bu şekilde devam eder. Kişi sıcak samimiyetin bir yanılgı olduğunu, dondurucu soğuk gerçekleri kendisine gösterince fark eder. Şimdi, ışığı söndürdüğünde artık yalnız değilsin. Zira aynada gördüğün o yabancı, senin gerçek kimliğinle tanışmak için bunca zaman o karanlık odada sen gerçekleri görene dek bekledi.
✿ ✿ ✿
Nefes..
Hayır, bu bir nefes değildi. Ciğerlerime dolan şey oksijen değil, sanki bin yıllık bir mezarın araştırma yapılması için açılması anında ortaya çıkan tozlu bir buhardı. Boğazımın tam ortasında bir yumru hâlâ duruyor ve her yutkunuşumda sanki boğazımdan aşağı cam parçaları damarlarımı keserek aşağı iniyordu.
Zihnimin derinlerinde boğuk bir ses adımı anıyordu, sanki suyun altında konuşmaya çalışıyor da sesini duyuramıyordu. "Alya.." Adımı her duyduğumda zihnimin bir karanlıkta kalan yeri aydınlatılıyordu. Göz kapaklarımın üzerine kurşun dökülmüş gibiydi. Açmaya çalıştıkça sanki birisi beni karanlık bir ormana gömmeye çalışıyormuş gibi üzerimde bir baskı hissediyordum ki bir anda sıçrayarak gözlerimi açtım. Bunun üzerine ciğerlerim, biraz önce yaşadığım şeyin etkisi ile büyük bir hırçınlıkla havayı içeri çekti. Göğüs kafesim, içinde hapsolmuş o çığlığı serbest bırakmak istercesine gerildi. Ellerim anında boynuma gitti. Yoktu. Tenim sıcaktı ama o buzdan kemik parmakların üzerimde bıraktığı o soğukluk tenime derinden kazınmıştı. Kendime geldiğimi daha yeni fark ederken aniden içimde bir damar koptu ve ağlamaya başladım. Ben ne yaşamıştım böyle? Hem ağlıyor hem de vücudumu kontrol ediyordum ki,
yan tarafımdan gelen "Alya?" sesi ile donup kaldım. Bu ses netti. Gerçekti. Odanın içindeki havayı balta gibi yarmış ve onu fark etmemi sağlamıştı. Gözlerimin büyüdüğünü çok net fark ederken başımı yavaşça sesin geldiği yere çevirdim. Sırat Abi yatağımın yanına eğilmiş çatık kaşları ve endişeli gözleri ile bana bakıyordu. Şaşkınlık ile elimi saçıma götürürken o da elini bana uzattı ve ben refleks ile kendimi geri çekip "Dokunma," diye bağırdım. Zaten temkinli yaklaşan elini ben öyle bağırınca hızlıca geri çekip öylece bakakaldı. Bir kaç saniye sonra o da kendisine gelmiş olacak ki ellerini havaya kaldırıp beni sakinleştirmeye çalıştı.
"Şşş sakin ol sadece rüyaydı Abim uyandın bitti." Rüya mıydı? Rüyaydı veya değildi sonuç olarak beni bu hale getiren onun acımasız sözleri olmuştu.
"Rüya mıydı?" diye sordum kendisine. Derin bir nefes verip "Evet Abim sadece rüyaydı," dedi. Ayağa kalkıp "Söylediğin onca şeyi şimdi rüya diye geçiştirmeye mi çalışıyorsun? Gerçekten helal olsun!" diye tekrardan sesimi yükselttim. O "Ne!" derken bakışlarımı hızlıca kapıya yönelttim. Kapı kapalıydı, ama ben o kapının kendi kendine açıldığını görmüştüm. Tekrardan Sırat abiye döndüm ve tam o da konuşmaya başladı. "Alya ne diyorsun abim ben sana ne dedim?" "Gerçekten mi? kendi söylediklerini hatırlamıyor musun yani şimdi?" git gide daha da şaşırıyor gibiydi. "Ya kurban olayım ne diyorsun gerçekten anlamıyorum," dedi. "Dur o zaman ben hatırlatayım ne dediğini." Derin bir nefes alıp şaşkın bir şekilde bana bakan mavi gözlerine, gözlerimi dikip her şeyi söyledim. "Sığ beyinlisin dedin. Defol git odana ve orada yapabiliyorsan yok ol dedin. Seni evimde ağırlamak en büyük hataydı, seni korumam altına almam büyük bir hataydı dedin. En önemlisi de ne biliyor musun?" dedim gözlerim tekrardan dolarken. "Sen anca bana yük oluyorsun başka bir şeye yaradığın yok dedin!"
Şaşkınlıkla kaşları havaya kalkarken işaret parmağını kendisine çevirip "Tüm bunları ben mi dedim?" diye sordu. Kafamı aşağı yukarı sallayıp "Evet, evet sen dedin. Ne bekliyorsun, başkasının söylediği şeyi gelip sen söyledin diye seninle tartışacak mıydım? Onu da yaparım ben değil mi, anca başını ağrıtırım senin değil mi!" Ağzını açtı ama konuşamadı. "Ben de öyle düşünüyordum, onu da benden bekliyorsun. Her neyse merak etme tüm eşyalarımı alıp gideceğim bir daha da evinde görmezsin beni." diyerek onu arkamda bıraktım ve açtığım kapıyı tekrardan kapatarak aşağıya indim. Merdivenlerden hızlı hızlı inerken mutfaktan gelen mis gibi kahvaltı kokusunu yok sayamadım ve direkt mutfağa girdim. Sedat Abi, uzun boyuna kısa gelen benim kendisine hediye ettiğim aşçı önlüğünü giymiş, elinde spatula ile kahvaltı hazırlıyordu. Yanına gidip sırtımı mutfak tezgahına yaslayıp, kollarımı birbirlerine bağladım ve öylece durdum.
Benim geldiğimi fark eden Sedat Abi gülümseyerek, "Günaydın hanımefendi," dedi. Bende gülümsemeye çalışıp "Günaydın Abi." dedim ama pekte gün aymadı benim için.
Bakışlarını önündeki tavadan ayırıp bana baktı ve "Bir barut kokusu mu alıyorum, yoksa bana mı öyle geliyor?" derken yan tarafımda Sırat Abinin varlığını hissettim ama bakmadım. "Doğru koku almışsın kardeşim, hanımefendi sabah nurunu saçıyor görmüyor musun?" dedi, alaylı bir sesle. Ne ara aşağı indiğine dair hiçbir fikrim yok ama hiç komik değil. Sedat Abi bize dönüp şöyle bir göz gezdirdi ve odağı bir anda giymiş olduğum sarı civcivli pijama takımımda takılı kaldı. Ne var yani bu kadar uzun bakacak bir kerede pijamalar ile mutfağa gireyim ne olacak sanki? Aslında bu konu Sedat Abi ile ilgili değildi, ben her zaman kıyafetlerimi değiştirip öyle aşağı inerdim ama bugün bir ilki yapmış ve olduğum gibi inmiştim. Bu yüzden belki şaşırmış olabilirdi. Elindeki spatula ile beni işaret ederek;
"Bu kızın saçları, kıyafetleri ve yüzü neden ıslak?" dedi ama ben herhangi bir ıslaklık hissetmiyordum hızlıca saçlarımı ve geceliğimi kontrol ettim ve ıslak olduğunu o an fark ettim. Bilmiyorum diyecektim ki Sırat abi lafa atlayıp, "Su döktüm," dedi.
"Ne!" diyerek şaşkınlığımı dile getirdim ve Sedat Abi benim yerime "Neden?" diye sordu. Şaşkınlıkla cevabı beklerken üstten, üstten mavi gözlerini bana çevirip
"Uyandırmaya çalıştım ama bir türlü uyanmadı. Kabus görüyordu, bende kendine gelmesi için bir bardak su döktüm." dedi üstüne bastıra bastıra. Parçalar şimdi yerine oturuyordu, o yüzden sıçrayarak uyanmıştım. Sırıtarak söylediği şeyler için, "Çok komikmiş," diye fısıldadım ama o keskin kulakları hemen duyduğu için "Anlamadım," diye sordu bu yüzden "Yok bir şey ," diyerek hemen geçiştirdim. Sedat Abi gülümseyip önüne döndü ve "Bu yüzden mi bu kadar sinirlisin?" diye bana soru yöneltti.
"Yok Abi üzerime su döktüğünü bile fark etmemişim."
"O zaman neden sinirlisin?" kırgın bakışlarımı Sırat Abiye çevirdim bunun üzerine kendisinin yüzü düşerken;
"Ben size yük oluyorum ya Abi, o yüzden. Ama sinirli değilim, üzgünüm biraz o da bu evden çıkınca geçer zaten merak etme sen." Sedat Abi dona kalırken, Sırat Abi eli ile alnına vurdu. Elindeki spatulayı bırakan Sedat Abi şaşkın bir şekilde bana dönüp;
"Ne dedin sen?!" diye sordu. Umursamadan tekrarladım. "Hani ben size yük oluyorum ya Abi özellikle Sırat Abiye. Bende diyorum ki, merak etmeyin daha fazla yük olmayacağım size eşyalarımı toplayıp gideceğim. Bir daha da gelmeyeceğim buraya." Sinirden şakaklarındaki damarlar belirginleşmişti.
"Nereden çıkardın böyle bir saçmalığı? Hangimiz şimdiye kadar sana, bize yük oluyorsun git evimizden bir daha gelme dedik?" Arkamı döndüğüm için arkamda kalan ve nefesini resmen ensemde hissettiğim adamı işaret ettim. "Kardeşin kendi ağzı ile söyledi. Üstelik ne kadar süre içerisinde tuttuysa bağıra çağıra tükürüklerini havaya saça saça söyledi," dedim. Sedat Abi bakışlarını ona çevirirken bende ona döndüm. Hemen savunmaya geçti "Ben öyle bir şey söylemedim. Rüyasında görmüş benim gerçekten böyle şeyler söylediğimi sanıyor!" dedi sakinliğini çok fazla bozmayarak. "Tabii tabii, hemen rüya de üzerini kapatmaya çalış. Demek ki bilinç altında yatıyormuş böyle bir şey ki rüyama kadar girdin!" dedim. "Abim kendi ağzınla söylüyorsun rüyama girdin diye. Ben sana gerçek hayatta değil öyle söylemek öyle hissettirmem bile," gözlerimin içine bakmaya çalışıyordu ama yok ben yemem böyle numaraları. O an Sedat abi gülerek ağzına bir dilim salatalık attı ve "Tüm bu sinir stres bir rüya için miydi?" Kafamı aşağı yukarı sallayıp. "Rüya deyip geçme Abi, çok gerçekçiydi." İkimizi işaret edip "Alya sana bir şey söyleyeyim mi Abim. Bu adam senin için beni bile satar o derece düşkün sana. Ulan adam sana yere basma gözüme bas diyor resmen bu adam mı sana o cümleleri kuracak. Rüya dahi olsa inanma bak sana şunu söyleyeyim hepimizden bekle ama bu adamdan bekleme." dedi sonra biraz durup, "Mecazen söyledim bizden de bekleme." diye soludu. "Bak sana bir örnek daha vereyim istiyorsan tam ikna olman için. Bahar senden daha önce bizi tanıyordu- zaten ekipte tek kız sizsiniz- benim kardeşim neden onunla değil de seninle daha samimi? Neden seninle konuştuğu, muhabbet ettiği kadar onunla da muhabbet etmiyor. Hepsini geçtim benimle bile seninle konuştuğu kadar konuşmuyor hiç bunları düşündün mü? O yüzden boş ver boş bir rüya için üzülmeyi, sen gerçek hayata odaklan." Evet böyle söyleyince aklıma yatmıştı. Şimdi ona haksızlık yapmış gibi hissediyordum. Ellerimi önümde birleştirip mahcup bir şekilde, bakışlarımı Sırat Abiye kaldırdım. O da zaten bana bakıyordu anladın mı şimdi der gibi kafasını sallıyordu.
"Şey Abi b-" dediğim gibi kollarını açarak "Gel buraya gel," dedi ve koca kollarını bana sardı. "Nasıl inanabildin aklım almıyor gerçekten," dedi.
"Bir anlık yanılgı uğradı işte bana ama sende bir daha yapma Abi!" bu sefer gerçekten sesli güldü "İyi yapmam bir daha. Zaten bir rüya yüzünden demediğin kalmadı bundan sonra tövbe gerçeğini de yapmam." E yani zahmet olacak biraz.
Kollarımı ayırdıktan sonra, Sedat Abiye döndüm o da gülümseyerek baktı ve "E kahvaltıya ne istersin?" diye sordu.
"O meşhur omletinden olabilir!" dedim sevinçle şakıyarak. "Tamam sana omlet peki sen kardeşim istediğin bir şey var mı özel olarak?"
"Aynısı," dedi ve beni kolları altına aldı. Biz mutfaktan çıkarken Sedat Abi isteklerimizi onaylamıştı. Salona geçerken bana "Aklıma takılan bir şey var. Rüyanda neden yüzüne değil de havaya tükürük saça saça konuşmuşum onu anlamadım?" dedi.
"Boyun uzun ya Abi. Yüzüme gelene kadar buharlaşıyor o yüzden," dediğim gibi yine sesli güldürmeyi başarmıştım. Kolunun altından çıkıp koltuğa oturduğum gibi Sırat Abiye aklıma gelen o konuyu sordum.
"Abi, bizim şu konu ne oldu herhangi bir tehlike var mı ortada?" kısık sesle söylememe rağmen Sırat Abi kaşlarını kaldırıp sus işareti yaptı.
"O iş bizde sen hiçbir şeye karışmıyorsun." Kafamı tamam anlamında sallayıp, kalkıp tuvalete gittim. İşlerimi hallettikten sonra aynada durmuş kendime bakıyordum. Artık nasıl bir gece geçirmişsem göz altlarım hep morarmıştı. Daha fazla bakmadan yüzümü kuruladım ve salona geçtim tam oturacağım esnada, Sedat Abi mutfaktan ikimizi çağırınca oturmadan direkt mutfağa yöneldim. Masanın üzerini sanat eseri gibi dizmişti. Hızlıca bir sandalyeye oturup küçük çocuk gibi tabağımı beklemeye başladım. Sedat Abi hepimizin tabağını masaya indirip oturunca, hızlıca bir çatal omleti aldığım gibi ağzıma attım.
"Of of bu nedir ya, ellerine sağlık Abi harika olmuş,"
"Afiyet olsun Abim," dedi o da yemeğine başlarken. Hızlıca tabağımı yarılarken Sedat Abi;
"Kahvaltını yaptıktan sonra hazırlan seni de okula bırakayım," dedi. Bakışlarımı Sırat Abiye çevirdim ve onay bekledim. Kafasını sallayınca, "Olur ama önce kendi evime uğramam gerekiyor eşyalarımı alıp giysilerimi değiştireyim."
"Hayır hayır, burada olanları giy evine gelemem ben," dedi hızlıca. Bu adamın benim evimle derdi ne anlamıyorum yıllardır değil evime, evimin olduğu sokağa adımını atmadı!
"Pardon da derdin ne senin benim evimle? Yetti ama artık yıllardır bu ne ya!" diye sitem etmeden duramadım. "Abim anlamıyorsun, senin evine kendi şahsım için güzel bir şey olduğunda geleceğim o kadar." Gözlerimi devirmeden edemedim.
"Ben varım ya o yetmiyor mu?"
"Senin dışında güzel bir şey."
"Tamam anladım ben gelmiyorsan gelme. Bende senin hazırladığın kahvaltıyı yapmıyorum o zaman," İkisinin de bakışları bana dönerken ben kahvaltı yapmayı bıraktım. Ama Sedat Abi konuşmadan yapamayacağı için; "Hani bırakıyordun benim hazırladığım kahvaltıyı yapmayı?"
"Bıraktım zaten daha ne istiyorsun? Tekrardan öğütüp sana iade etmemi mi?"
"Yediğin omlet ne o zaman?" Ah hayır omlet onun kahvaltısı sınırlarında değil.. Yani benim için.
"O senin hazırladığın kahvaltıdan bağımsız, benim şahsi kahvaltım." "Peki.." diyerek gülümsedi. Tabii bir kere sussa olur mu? Asla!
"Bu kadınlar da en saçma şeylere trip atıyorlar ya, anlamıyorum ben bunları," dedi. Çatalımı tabağıma bırakıp ellerimi birbirine kenetledim ve sorumu sordum.
"Peki Sedat Bey, siz nereden biliyorsunuz kadınların en saçma şeylere trip attığını? Size çok trip atan bir kız var herhalde hayatınızda? Bu kadar bilgi yoksa nereden geliyor değil mi?" Çıkar ağzında ki baklayı, hadi bakalım. O da aynı benim gibi ellerini birleştirip "Alya Hanım bu zeka size nereden geliyor bilmiyorum ama tahminlerinizde haklısınız. Ama tek bir yanlış var hayatım da bir değil iki tane kadın var." Bir dakika.. Ne!
"Bir değil iki tane ve sen onları aldatıyor musun? Yuh ama Abi!" güldü.
"Senden ve Bahardan bahsediyorum salak kardeşim. Sizin sayenizde kadınların tüm huylarını öğrendik."
"Allah, Allah ne alakası varmış bunun trip atmakla?"
"Bak mesela bunu söylerken bile trip atıyorsun. Başka bir örnek olarak iki gün önce Bahar'ın tırnağı kırılmış bana söyledi üzülmedim diye trip attı.." dedi kafasını iki yana sallayarak. Bu söylenilenleri gülerek dinleyen Sırat Abi de lafa ortak oldu.
"Şey de var bunu unutma biraz önce rüyasında gördükleri yüzünden bana trip attı,"
"Ne alakası var!" dedim somurtarak.
"Çok alakası var. Hatta bak bak hareketlerini görüyor musun şuan bile trip atıyor." Gülmeleri kat ve kat artıyordu. "İyi be sizde Allahtan bir şey öğrenmişsiniz,"
"Bak bunu söylemezsem içimde kalır," diyen Sedat Abi "Koray geçende gelmiş yanıma, seni bana anlatıyor ben bir şey demedim ama kızdı normal mi diye."
"Ay sanki onun da çok umrundayım ya merak etmiş. Ayrıca benim için önemli bir şey söylemişti. O gün güzel bir kombin yapacaktım kendisi yanımdaydı diye seçenekleri kendisine sordum. Ve bana 'bor homom bocoğo no goyso yokoşor' dedi." Bunun üzerine ikisini daha fazla gülme tutarken ben ikisini izleyip yemeğimi yemeye devam ettim.