AYÇA’NIN ANLATIMINDAN
Sabah uyandığımda ilk yaptığım şey…
Evet, tahmin ettiğiniz gibi.
Telefonuma bakmak oldu.
Mesaj var mı?
Yok.
Kaşlarımı çattım.
Dün gece “başladınız” dedim diye korktu da geri mi çekildi acaba?
Yastığa geri düştüm.
“Harika Ayça… daha bir günde adamı kaçırdın.”
Ama içimde tuhaf bir his vardı.
O yazmıyordu… ama yazacak gibiydi.
Kalktım, yüzümü yıkadım. Aynaya baktım.
“Bu Ayça’yı nasıl bilirdiniz?” dedim yine.
Ayna bu sefer de cevap vermedi.
Ama sanki biraz daha… umutluydu.
Aşağı indim. Annem mutfaktaydı.
“Günaydın,” dedim.
“Günaydın,” dedi bana bakarak.
O bakış…
Anne bakışı.
Her şeyi biliyor ama hiçbir şey demiyor.
Çayımı aldım, oturdum.
Annem bir şey söyleyecek gibi oldu, sonra vazgeçti.
Dayanamadım.
“Ne var?” dedim.
“Hiç,” dedi.
Sonra ekledi:
“Sadece… dikkat et.”
Kaşımı kaldırdım.
“Neye?”
“Kalbine.”
Bir şey diyemedim.
Çünkü ilk defa…
gerçekten dikkat etmem gerekiyormuş gibi hissettim.
Öğlene doğru evden çıktım.
Biraz hava almak istedim.
Ama aslında…
Sıkılmıştım.
Ve evet, biraz da onu düşünmekten kaçıyordum.
Arabaya bindim. Müzik açtım.
Ama ne dinlediğimi bile anlamıyordum.
Aklımda tek bir şey vardı:
Mert Ulusoy.
Telefonuma baktım.
Yok.
Yazmamış.
Bir an durdum.
Sonra dedim ki:
“Yok artık Ayça… sen bu kadar da düşmezsin.”
…ve mesaj attım.
“Günaydın Üsteğmenim :)”
Mesaj gitti.
Kalbim…
Evet yine hızlı.
Cevap gelmedi.
Beş dakika.
On dakika.
On beş dakika.
“Tamam,” dedim kendi kendime.
“Görmezden geliyor.”
Tam telefonu bırakacaktım ki…
Mesaj geldi.
“Geç bir günaydın.”
Gülümsedim.
“Yeni uyandım sayılır,” yazdım.
Cevap anında geldi.
“Yoksa beni düşünmekten mi uyuyamadın?”
Bir an durdum.
Sonra gülümsedim.
Oyun oynuyor.
“Estağfurullah Üsteğmenim,” yazdım.
“Ben gayet güzel uyudum.”
Üç nokta çıktı…
Kayboldu.
Tekrar çıktı.
Sonra mesaj geldi:
“Yalan söyleyince sesin değişiyor mu?”
Durakladım.
Ekrana baktım.
Kalbim bir an durur gibi oldu.
Bu neydi şimdi?
Gülümsedim.
Ama bu seferki gülüşüm biraz… yakalanmış gibiydi.
“Sesimi duymadan nasıl anladınız?” yazdım.
Cevap kısa geldi.
“Hissettim.”
İşte o an…
Kalbim yine hızlı attı.
Ama bu sefer sadece heyecandan değil.
Bir şey daha vardı.
Adını koyamadığım bir şey.
Arabayı park ettim.
Nereye geldiğimi bile fark etmemiştim.
Telefon hâlâ elimdeydi.
“Tehlikeli bir adamsınız,” yazdım.
Cevap gecikmedi.
“Sen daha tehlikelisin.”
Kaşımı kaldırdım.
“Ben mi?” yazdım.
Bu sefer cevap biraz daha geç geldi.
“Evet.”
“Çünkü insanın aklını karıştırıyorsun.”
Ekrana baktım.
Kalbim…
Artık sadece hızlı atmıyordu.
Karışıyordu.
Ben de karışıyordum.
“Ben hiçbir şey yapmıyorum,” yazdım.
Cevap geldi.
“En tehlikelisi de bu zaten.”
Bir süre telefona baktım.
Ne yazacağımı bilemedim.
İlk defa…
Susmak istedim.
Eve döndüğümde annem salondaydı.
Bana baktı.
“Gülümsüyorsun,” dedi.
Farkında değildim.
Elimi yanağıma götürdüm.
Gerçekten gülümsüyordum.
“Yok ya,” dedim.
Annem sadece baktı.
Hiçbir şey demedi.
Ama o bakış…
Her şeyi söyledi.
O akşam yatağa yattığımda…
Artık bir şeyden emindim.
Bu sadece bir oyun değildi.
Bu sadece mesajlaşma değildi.
Ve en kötüsü…
Bu sadece benim hissettiğim bir şey de değildi.
Gözlerimi kapadım.
Aklımda onun son cümlesi vardı:
“İnsanın aklını karıştırıyorsun.”
Gülümsedim.
“Üsteğmenim…” dedim içimden,
“daha hiçbir şey görmediniz.”