“Evet sayın seyirciler,” dedim içimden,
“bir maceranın daha sonuna geldik. Yayında ve yapımda emeği geçen herkese teşekkür ederim.”
Arkamı döndüm, ona baktım.
“Anlamadım,” dedim kısık bir sesle.
Ağır ağır yanıma geldi.
Ne acele etti ne de duraksadı.
Tam kararında.
“Sanalda daha cesursun,” dedi.
Gülümsedi.
İşte o an…
Bir sinir oldum, bir sinir oldum anlatamam.
Ama belli etmedim.
Çünkü şu an sinirlenmek, zayıflık göstermek demekti.
“Üsteğmenim,” dedim resmî bir tonla,
“ne demek istediğinizi gerçekten anlamıyorum.”
Elimi tutmadı.
Bağırmadı.
Sadece telefonumu aldı.
Ve bilin bakalım ne oldu?
Ekran açıktı.
“Beni nasıl bilirdiniz?”
Mesajlar.
Cümleler.
Ben.
Gözlerini ekrandan ayırmadan konuştu: “İlk günden beri sen olduğunu biliyordum.”
Kalbim bir an duracak gibi oldu.
“Fakat,” dedi ve başını kaldırıp yüzüme baktı,
“Binbaşının kızı olduğunu bilmiyordum.”
Başımı eğdim.
Sesim neredeyse fısıltıydı: “İnfazımı ne zaman vereceksiniz?”
Bir an durdu.
Sonra elini uzattı.
Çeneme koydu.
Başımı yavaşça kaldırttı.
Allah’ım…
Bu kalp neden bu kadar hızlı atıyordu?
“Çok güzel,” dedi.
Boşluğuma geldi.
“Ha?” dedim.
Bir anlık bir farkındalık geçti yüzünden.
Elini hemen çekti.
Saçlarını karıştırdı.
“Yok,” dedi.
“Bir şey.”
Tam o anda mutfak kapısı açıldı.
Annem içeri girdi.
“Oğlum, bir şey mi istedin?” diye sordu.
Mert gözlerini benden ayırmadan, “Su içmeye geldim,” dedi.
Annem bana döndü.
Kolumu cimcikledi.
Anne!
Gerçekten acıdı!
“Mert oğluma su ver,” dedi.
Başımı salladım.
Bir bardak aldım. Musluğu açtım.
Ellerimin titrememesi için kendimle savaşıyordum.
Suyu doldurup ona uzattım.
Parmaklarımız değmedi.
Ama değseydi de bu kadar hisseder miydim, emin değilim.
Bardağı aldı.
“Teşekkür ederim,” dedi.
Ve o anda anladım: Bu hikâye bitmemişti.
Sadece…
şekil değiştiriyordu.