16.Bölüm

3069 Kelimeler
Sabahın ilk ışıklarıyla açtım gözlerimi. Gecenin o ağır yüküyle ne zaman uykuya daldığımı bile hatırlamıyorum. Kapının sertçe açılmasıyla irkildim. Gözlerimi kırpıştırarak baktığımda, kapıda Hejar’ın siluetini gördüm. Sarhoşluğu geçmişti ama yüzündeki ifadeyi okuyamıyordum. "Kalk," dedi kısık ve gergin bir sesle. "Konuşmamız gereken şeyler var." Yataktan doğrulurken, elim istemsizce karnıma gitti. Koruyucu bir refleks... Hejar’ın gözleri bu hareketi yakaladı, kaşları hafifçe çatıldı. "Salonda bekliyorum. Beş dakikan var." Hejar bu odada olduğumu nasıl biliyordu? Asıl soru buydu. Ama ondan da önemlisi, benimle ne konuşacaktı? Hızla giyinip salona indim. Evde kimse yoktu, çalışanlar dışında. Büyük ihtimalle dün gece Esayan'ın kayınpederlerinde kalmışlardı. Salonda, yüzü cama dönük şekilde bekleyen Hejar’a yaklaştım. Sırtı bana dönüktü. Ayak seslerimi duyunca yavaşça arkasını döndü. Gözlerinde ilk defa öfke görmüyordum. Ama yine de yüzüme utanmadan bakabilme sine inanmıyordum. "Gideceksin bu evden," dedi. "Nasıl yani?" "Duydun işte. Gideceksin. Altı ayı beklemeden. Dicle ve Fırat’a karışmayacağım. Git. Sebebini soranlara ‘kısırım, çocuğum olmuyor’ dersin. Malum, yalancılıkta iyisin." Kalp atışlarım hızlandı. "Sen ne diyorsun, Hejar? Sen bana—" O iğrenç kelimeyi ağzıma almak bile istemiyordum. Onun için her şey ne kadar kolaydı! Peki ya şimdi karnımda can bulan bu bebek? Nasıl gidebilirdim? "Bak," dedi. "O gece her şey bir hataydı. Sakın kafanda bir şey kurma. Ben Çimen’den başka kimseyi sevmedim, sevmeyeceğim de." İçim bulandı. Sanki ben onu bekliyormuşum gibi konuşuyordu. Şimdi bu adama nasıl ‘baba olacaksın’ diyebilirdim ki? Öfkeyle bir adım attım ileri. "Sen aşağılık bir adamsın! Hayatımda senin kadar iğrenç birini görmedim! Madem altı ayı beklemeyecektin, neden bunca acı, bunca eziyet ettin bana?" diye bağırdım. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum ama sol gözümden süzülen yaşa engel olamadım. Gidemezdim. Eğer karnımda bu bebek olmasaydı, bir saniye bile durmaz giderdim. Ama şimdi... Bu bebeğe ne olacaktı? Babası ne kadar iğrenç bir adam olsa da, onu babasız büyütemezdim. İnsanlar acımasızdı. Onun da canını yakarlardı. Bunu Hejar’a söyleyecektim. Kabul edip etmemesi umurumda değildi. Tek düşündüğüm şey, karnımdaki bebekti. "Ben gidemem. Bilmen gereken bir şey var." Kaşlarını çatarak baktı. Tam konuşacaktım ki, içeri meryem hızla girdi: "Ağam! Kadir Ağalar kaza yapmış, hastaneye kaldırmışlar!" Hejar aniden Meryem'e döndü: "Ne diyorsun sen?" "Haber geldi, ağam. Konağa dönerken kaza geçirmişler." Hejar hızla çıktı. Peşinden yetişmeye çalıştım ama çoktan gitmişti. "Allah’ım, ne olur kimseye bir şey olmasın..." diye fısıldadım. Kadir Ağa hariç hepsi canımı yakmıştı ama yine de başlarına bir şey gelmesini istemezdim. meryem'in yanına gidip beklemeye başladım. Ne gelen vardı ne de bir haber... Kapıdaki korumadan beni hastaneye götürmesini istedim. Hızla arabayı getirip beni hastaneye ulaştırdı. Koridorlar kalabalıktı. Kadir Ağa hafif yaralanmıştı, diğerleri iyiydi. Herkes oradaydı: akrabalar, aşiret üyeleri... ve Devran. Doktorlar "Kalabalık yapmayın," diyince herkes dışarı çıktı. Ben kantine inip su aldım. İçerken birden Devran’ın sesi yankılandı: "Hevi!" Biri görse ne olurdu? Sessiz, kuytu bir köşeye geçtim. Ama Devran elimden tuttu. İçimde bir ürperti hissettim. "Neden yapıyorsun bunu, Devran? Çıkma bir daha karşıma!" "Sen ‘bizden olmaz’ demediğin sürece seni bekleyeceğim, Hevi." İçimde bir düğüm vardı. Devran bana gülümsüyordu. Ben ise kalbine bıçak gibi saplanacak kelimeleri söyledim: "Bizden olmaz, Devran. Yoluna bak. Ben Hejar’a bir şans vereceğim." Bu kelimeleri söylemek, ruhumu parçaladı. Hejar bana zorla sahip olmuştu... Ama bunu Devran’a anlatamazdım. Onun iyiliği için, uzak durmalıydım. Gözlerinin içine baktım: "Ben Hejar’ın bebeğini taşıyorum." Devran’ın gözlerindeki o sıcak gülümseme soldu. Gözleri doldu. "Sen mutlu ol, Hevi... Sadece mutlu ol," diyerek uzaklaştı. Ben dizlerimin üzerine çöktüm. Gözyaşlarımla beraber içimdeki her şey aktı. – Birkaç Gün Sonra Kadir Ağa taburcu edildikten sonra konakta yoğunluk yaşandı. Misafirler, geçmiş olsun ziyaretleri... Nihayet her şey sakinleştiğinde, kararımı verdim: Hejar’a hamile olduğumu söyleyecektim. Salona girdim. Hejar odanın köşesinde oturuyordu. Gözleri hemen bana çevrildi. "Hejar, seninle konuşmam gereken bir şey var—" Kapının arkasından bir ses yükseldi: "Abi! Sahip çık şu karına! Elin erkekleriyle oynaşıp bize laf getirmesin!" Hejar öfkeyle döndü: "Ne diyorsun sen?" "Duydun abi! Biz hastanede canımızla uğraşırken, Hevi Hanım başkasının peşindeydi!" Korkuyla Arjin’e baktım: "Sen ne diyorsun, Arjin? Allah’tan kork! Hiçbir şey yapmadım!" "Yalan söylüyorsun! Göz göze, el ele gördüm!" O anda Hejar saçlarımdan tuttu. "Bırak! Doğru değil!" diye bağırdım. Elim karnıma gitmişti yine... Ama Hejar acımasızdı. Saçlarımdan sürükledi. Duvara çarptığımda nefesim kesildi. Yere düştüğümde karnıma bir tekme geldi. "Yapma! Ne olur yapma!" diye çığlık attım. İkinci... Üçüncü tekme... Sonra bir ıslaklık hissettim. "Bebeğim!" dedim, acı içinde kıvranırken. Hejar bana döndü ve : "Ne dedin sen?" "İki aylık hamileydim... bebeğim..." diyebildim zorla. Hejar’ın yüzündeki o şok, öfke ve pişmanlık ifadesini asla unutmayacağım. Arjin geri çekildi, korkmuştu. O sırada Kadir Ağa odaya girdi. Beni kanlar içinde görünce bağırdı: "Ne oldu?!" Yere çöktü, başımı kucağına aldı. "Bebeğim..." dedim sadece. Miran’ı çağırdı. "Yardım et!" Her şey bulanıklaştı. Gözlerim kapanmadan önce son fısıltım yine "Bebeğim..." oldu. Hejar’dan… Salonun köşesine çekilmiş, bir an olsun dinlenmeye çalışıyordum ki kapının açılması ile bakışlarım oraya dondu Hevi. "Seninle konuşmam gerekiyor," dedi. Gözlerimi kısarak ona baktım. En son bu evden gitmesini söylemiştim. Gitmek için can atması gerekirken şimdi "Gidemem" diyordu. Neden? İçimde bir fırtına koptu. O gece… sarhoştum. Hatırlamak bile istemediğim bir karanlık… Nasıl bu kadar alçalabilmiştim? Nasıl bir kadına, hem de kendi karıma, bunu yapmıştım? Tam o sırada, Arjin’in sesi duvarları yırtarcasına yükseldi: "Abi, sahip çık şu karına! Elin erkekleriyle oynayıp laf getirmesin!" Öfkeyle başımı çevirdim. "Ne diyorsun sen?" "Duydun abi! Biz hastanede canımızla cebelleşirken, Hevi Hanım oynaşma peşindeydi!" Hevi’nin gözleri korkuyla büyüdü. Arjin’e dönüp kısık bir sesle fısıldadı: "Sen ne diyorsun, Arjin? Allah’tan kork! Ben hiçbir şey yapmadım!" "Yalan söylüyorsun! Elin erkekleriyle göz göze, el ele gördüm!" Arjin’in kelimeleri beynimde şimşek gibi çakmıştı. Hayatımdaki kadınların bana bunu yapması… Dayanılmazdı. Sevdiğim kadın, en yakın arkadaşımla evlenmişti. Şimdi de Hevi… Onu belki sevmiyordum, ama bu sözler… canımı yakmıştı. Gözüm döndü. Bir anda Hevi’nin saçlarını tutup hızla yere doğru ittim. Yere düşüşünü izlerken içimdeki öfke kontrolümü ele geçirdi. Karnına doğru tekmeler savurmaya başladım. "Yapma! Yapma!" diye ağlıyordu, kendini korumaya çalışarak. Sonra… o kelimeyi söyledi: "Bebeğim..." Vücudum taş kesildi. "Ne… Ne dedin sen?" dedim, sesim fısıltıdan ibaretti. Hevi, ağlaya ağlaya konuştu: " hamileyim… bebeğim…" Bedenim hissizleşti. Gözlerim Arjin’e kaydı. Yüzündeki o iğrenç gülümseme donmuştu. "Abi… ben…" diye mırıldandı. Hareket edemiyordum. Sadece Hevi’ye bakıyordum. Kanlar içindeydi. O sırada kapı açıldı. Babam ve diğerleri odaya girdi. "Ne oldu?!" diye gürledi babam, Hevi’nin yanına koşarak. Yanına çöktü, başını kucağına aldı. Hevi, hıçkırıklar arasında yalnızca bir kelime fısıldadı: "Bebeğim..." Babam, Miran’a seslendi: "Yardım et! Hemen arabayı hazırla!" Miran, bir an bile düşünmeden Hevi’yi kucağına aldı ve hızla odadan çıktı. Ben ise hâlâ olduğum yerde, yerdeki kan birikintisine bakıyordum. "Allah’ım..." diye inledim. "Ne yaptım ben? Ne olur… onlara bir şey olmasın..." Ben de onların ardından hızla konaktan çıkıp arabaya atladım. Hastaneye vardığımızda Hevi'yi bir odaya almışlardı." Koridorun sonunda durmuş, ellerimi başımın arasına almıştım. Ne yapmıştım ben? O çocuğun varlığını öğrendiğim an kalbim duracak gibi olmuştu. Ve aynı anda... Onu kendi ellerimle yok ettiğimi fark ettim. İçimde bir feryat vardı, dışarı çıkamayan, boğazıma düğümlenen bir feryat. O kadını istememiştim belki ama... O çocuk... Benim kanımdı. Arjin’in yalanına nasıl kanmıştım? Nasıl o kadar kolayca... inandım? Çünkü içimde hâlâ geçmişin kırıkları vardı. Herkesten bir ihanet bekliyordum. Ama bu sefer... ihaneti ben yapmıştım. Kendime. Ona. Ve o masuma. Babam odadan çıkarken bana bir tokat gibi çarptı bakışı. "Bu dünyada herkes hesap verir, Hejar. Ama sen... sen önce kendi vicdanına vereceksin o hesabı." Gözlerimi kaçırdım. Çünkü bakamıyordum. Yaptığım her şeyin bedelini ödeyecektim. Ama hiçbir bedel, o bebeği geri getirmeyecekti. Heviden… Gözlerimi açtığımda, karşılaştığım ilk şey beyaz bir tavan ve keskin hastane kokusuydu. Hemen elim karnıma gitti. Bebeğim... İçimde büyük bir korkuyla o küçük canın hâlâ benimle olup olmadığını anlamaya çalıştım. Ama hissettiğim boşluk, cevabın acı olduğunu fısıldıyordu. Yanımda oturan meryem, gözlerimi açtığımı fark edince yerinden fırladı. "Hevi! Allah’ım, şükürler olsun... Uyandın!" Zayıf bir sesle sordum: "Meryem... Bebeğim... Ona bir şey olmadı, değil mi?" Meryem gözlerini kaçırdı. Yutkundu. "Maalesef Hevi..." dedi. Sanki içimdeki dünya çöktü. Göğsüme bir kaya oturdu. Nefes alamadım. Bedenim oradaydı ama ruhum çoktan o küçücük bedeni takip etmişti. "Ama... Ama ben onu korumaya çalıştım... Çok çabaladım Meryem... Çok..." Sözlerim hıçkırıklara dönüştü. Meryem ellerimi tuttu. "Senin bir suçun yok. Hevi... Elinden geleni yaptın." Ama ben suskundum. Çünkü kendimi affedemiyordum. Kapı açıldı. Sessizlik bir anda ağırlaştı. İçeri Hejar girdi. Yüzünde günlerce uykusuz kalmış birinin yorgunluğu, gözlerinde suçluluk vardı. Adımlarını dikkatli attı. "Hevi..." dedi boğuk bir sesle. Ben yavaşça yüzümü duvara çevirdim. Onun sesini bile duymak istemiyordum. "Çık," dedim. Sesim titriyordu ama kararlıydı. "Bu odada bir katille olmak istemiyorum." Hejar yerinde dondu. "Ben... Ben sadece..." Sözlerini tamamlayamadan sesimi yükselttim: "Sen katilsin Hejar Ağa! Hem de kendi çocuğunun katili! Çık dedim!" Meryem başıyla ona işaret etti. Hejar, gözleri dolmuş halde kapıya yöneldi. Ama ben son sözümü söyledim: "Benden asla af bekleme. Çünkü ben seni asla affetmeyeceğim." Kapı kapandı. Sessizlik yeniden çöktü. İçimdeki boşluk artık bir çukurdu. Ne sevilmiştim, ne korunmuştum. Sadece bedenime değil, hayallerime de tekmeler atılmıştı. Günlerdir odadan çıkmamıştım. Zaman akmıyordu. Perdeler kapalıydı, oda karanlık… İçimde büyüyen boşluk gibi. Ne bir ses, ne bir nefes. Yalnızca kalbimde taşıdığım o ağırlık. Sonra bir ses. Kapı gıcırdayarak açıldı. Gözlerim ışığa alışık değildi. İçeri Hazan Hanım girdi. Üzerinde şık bir elbise, yüzünde sanki hiçbir şey olmamış gibi o tanıdık soğukluk. Bana yaklaşarak, "Kalk hadi, ne olmuş sanki?kapanmışsın odaya Hazırlan. Akşam cafer Ağa’lara gidiyoruz. Gelin görmeye gidememiştik senin yüzünden. Kızımın düğünü bile ertelendi," dedi. Bir an başımı kaldırdım. Dudaklarım çatlamıştı, gözlerim kızarmış. Boğazımdaki düğümü yutar gibi yaptım. “Ya siz nasıl bir insansınız? Ben sizin evladınız yüzünden çocuğumu kaybettim. Masum bir bebek… Daha doğmadan öldü! Ve siz hala sanki hiçbir şey olmamış gibi konuşuyorsunuz. O kan hepinizin elinde. Unutmayın bunu!” Sözlerim soğuk duvara çarpıp geri dönerken, Hazan Hanım’ın gözleri kıpkırmızı oldu. “Kalk hadi dedim sana! Zaten bizi yeterince rezil ettin. Hazırlan. O abin için kalk. Önüne atlarken iyiydi Sen seçtin bu hayatı, şimdi başına gelenleri de kabul et!” Ayağa kalktım. Üzerime siyah elbisemi geçirdim. Başımı siyah bir şalla örttüm. Madem istiyorlardı gitmemi, giderdim. Ama bilsinler ki ben artık aynı kişi değildim. Onlar benim doğmamış bebeğimin katilleriydi. Aşağı indiğimde Hazan Hanım öfkeyle, “Kim ölmüş de yas tutarsın? Ne bu hâl?” diyerek bağırdı. Kadir Ağa önüne geçip, “Haddini bil Hazan kadın! Karışma, nasıl istiyorsa öyle olsun. Doğmamış bebeği öldü ne beklersin , hadi gidelim,” deyip bana baktı. “İstersen gelme kızım.” Başımı ‘hayır’ anlamında salladım. Gidecektim. Arabalara binip cafer Ağa’nın konağında durduk. Kadınlar ve erkekler ayrı odalara geçerken, Eyşan’ın kayınvalidesi, “Geçmiş olsun kızım,” dedi. Başımı eğdim sadece. Hazan Hanım Çimen’e iç çekerek bakıyordu. Bunu bana çarptığı laflardan anlamak zor değildi. Çimen süslenmiş, tüm ihtişamı ile servise yardım ediyordu. Bu akşamın bir an önce son bulmasını istiyordum. Yemek yenileceği için diğerleri sofraya oturmuştu. Ben, Eyşan’ın küçük görümcesine dönüp, “Lavabo ne tarafta?” diye sordum. “Gel, seni götüreyim yenge,” dedi. “Zahmet etme, sen söyle ben giderim,” dedim. Bana lavabonun yerini söyleyince salondan çıkıp lavaboya gittim. Aynadaki yüzüme baktım. Ne kadar da zayıflamıştım, yeni fark ediyordum. Yüzüme biraz su vurup, kenardaki havluyla kuruladıktan sonra çıktım. Ama karşımda Çimen’i görünce şaşırdım. İki adım atıp bana doğru geldi. “Söylesene ya, nasıl beceriyorsun?” Ona anlamsız gözlerle baktım. “Neyi?” diye sordum. “Vallahi merak ediyorum. Ne yapıyorsun da tüm erkekleri böyle peşinden koşturuyorsun? Birbirine düşürüp hiçbir şey yapmamış gibi kenara çekiliyorsun.” “Ne diyorsun? Umurumda bile değil. Emin ol ki seninle uğraşacak gücüm yok, Çimen,” diyerek yanından geçeceğim anda kolumu tuttu. “Söylesene! Ha aptal Hejar’ı kandırmak kolaydı, hadi neyse. Şervan , onu da geçtim. Peki, Devran’ı nasıl eline aldın?” Kolumu sertçe çektim, ona iğrenerek baktım. “Benden ne istiyorsun, Çimen? Hejar’ı sevseydin, derdim ki sevdasında yapar. Ama sevmiyorsun. Niye yapıyorsun bunu?” “Niye, öyle mi?” “Ben ne yapayım o aptal Hejar’ı, sümüklü Şervan ’ı? Senin yüzünden Servan’la evlendim!” “Ben ne yaptım?” “Ben Devran’ı seviyordum ama o kimseye yüz vermiyordu. Sonra Hejar’ı seçtin, onu da sen aldın. Bana da Şervan kaldı,” diyerek bağırdı. “Sen nasıl bir insansın ya? Sen evlisin! Ve şimdi başkalarından bahsediyorsun! Bu İğrenç bir şey.” “Niye? Kocama kuyruk sallamadın mı? Hejar’a ve şimdi Devran’a!” dediği anda yüzüne sert bir tokat indirdim. Tam bu esnada çimen'in arkasında bize bakan Hejar’ı gördüm. Çimen başını doğrultup bana baktı, öfkeyle: “Sen görürsün! O aptal kocanı şimdi iki lafımla üstüne salarım. Salak! Ben iki gözyaşı dökünce hemen yola gelir,” dediğinde ona bir adım atıp: “Kendi kendini yakıyorsun Çimen. Bu öfke senin zararın olacak.” “Ha, o aptal dediğin Hejar arkanda,” diyerek yanından geçip gittim. Salona geçtiğimde herkes yemeğe başlamıştı. Bir tek Eyşan’ın kayınvalidesi, “Geç otur kızım, soğutma yemeğini,” dedi. Ona gülümsedim. Bana acıyordu, bakışlarından çok net anlıyordum. Sofraya geçip zor da olsa bir şeyler yedim. “Çimen nerede?” diye söylendi Gülü Hanım. Eyşan, “Bekle anne, ben bakayım,” diyerek sofradan kalktı. Aradan biraz zaman geçince ikisi birlikte içeri geldi. Onlar da sofraya oturup yemeklerini yediler. Bu akşamın bir an önce bitmesini diliyordum. Çaylar da içilince içeri genç bir erkek çocuk girdi. “Kadir Ağa, kalkalım,” diyince hemen ayağa kalktım. Hazan Hanım ters bakışlar atsa da umursamadım. İçeridekilerle vedalaşıp dışarı çıktım. Erkekler çoktan kapıya çıkmıştı bile. Hejar bana baktı. “Hevi,” dedi. Ama onu umursamadan yanından geçip Kadir Ağa’nın arabasına bindim. Diğerleri de binince araba hareket etti. Çimen’in söyledikleri aklımda dönüp dururken, araba konağın önünde durdu. Arabadan inip alt kattaki odaya geçtim. Kapıyı kilitleyip yatağa uzandım. **** O gece eve döndüğümüde Yine odamdan pek çıkmadım. Aynaya bile bakamıyordum. Bebeğim gittiğinden beri içimde bir boşluk vardı. Sessiz, dipsiz bir kuyu gibi. Ne ağlayabiliyor, ne de susabiliyordum. Meryem elimden tutmasa, kimseye görünmeden toprağın altına bile girebilirdim. Ama o gün... O gün beni dışarı çağırdı. "Hevi, bir hava al. Bu dört duvar seni iyileştirmez." Uzun zaman sonra İlk kez dışarı çıktım hava Soğuk ama taze bir rüzgâr çarptı yüzüme. Sanki bir damla hayat dokundu ciğerlerime. meryem'le birlikte epey yürüdük .O anda karşı tepede oynayan çocukları gördüm. Birinin çıplak ayakla kar üstünde koştuğunu fark ettim. Sonra annesini... Çökmüş bedenini, kolunda bebekle yürüyüşünü. O aileyi daha önce hiç görmemiştim. meryem’e döndüm. "Kim bunlar?" "Yeni geldiler köye. Evleri yıkılmış. Kocası hasta, çalışamıyor. Kadıncağız tek başına mücadele ediyor . Bir de dört çocuğu var." Bir şey içimde kıpırdadı. Belki hâlâ işe yarayan bir yanım kalmıştı. Belki kendieme çarem olmasam da... birilerinin yarasına merhem olabilirdim. Oturduğum yerden kalktım. Meryem şaşırmıştı. "Nereye gidiyorsun?" "O aileye." Biraz yürüdükten sonra evi buldum eski çürümüş ahşap kapıyı çaldım içeri girdim . O gün ilk kez o çocukların gözlerinin içine baktım. Ve bir tanesi yanıma gelip ellerimi tuttu. “Teyze, sen melek misin?” dedi. İçim titredi. Ben melek değildim, ama belki bir parça iyilik taşıyordum hâlâ. Kadının adı Dilan’dı. Anlattıkça yüreğim sıkıştı. Eşi yatağa mahkûmdu. Ne kömürleri vardı ne yiyecekleri. Çocuklar ayakkabısızdı. En küçük olan hâlâ emiyordu ama kadın süt bile üretemiyordu artık. Yoksulluk onları kemiriyordu. Konağa dönerken ayaklarım beni Kadir Ağa’nın kapısına götürdü. Kapıyı çaldım. İçeri girdiğimde beni telaşlı görünce ayağa kalktı. "Hevi? Bir şey mi oldu?" Kendimi dik tuttum. Gözlerinde acıma istemiyordum. "Bir aile var, Kadir Ağa. Yardıma muhtaçlar. Yardıma ihtiyaçları var Çocukları v birde küçük bebekleri var. Onlara yardım etmek istiyorum. Senin de desteğine ihtiyacım var." Bir an sustu. Gözlerime baktı. "Hevi... Sen daha yeni..." "Ben toparlanacağım, Ağam. Ama önce onların karnı doysun. O çocuklar, benim kaybettiğim bebeğin duası gibi. Onlara sırtımı dönemem." Kadir Ağa’nın yüz ifadesi değişti. Yavaşça başını salladı. "Ne lazımsa yapacağız. Senin gibi yüreği olan bir kadının sözü boşa düşmez." O gece yardımlar edildi. Erzak, kıyafet, yakacak... Ben yeniden doğmaya başladım. Çünkü fark ettim ki; Acılar bizi ya öldürür, ya da başkasına can olacak kadar güçlendirir. Ben ikinciyi seçtim. HEJAR’DAN… O gün Çimen’in sözleri umrumda bile değildi. Ben bu kadar aptal olamama kızmıştım Yanılmıştım... Gözümün önünde kini görmemiştim. Ben Hevi varken Çimen gibi birine tutulmuştum. Ona o kadar çok şey yapmama rağmen o, yine de bebeğimize sahip çıkmaya çalıştı. Ama ben ne yaptım? Kendi bebeğimi öldürmüştüm! Allah'ım, ben ne yaptım? Nasıl dayanacaktım? Artık tek istediğim Hevi'yi mutlu etmekti. Onun bana bir şans daha vermesi için elimden geleni yapacaktım."** Bu zordu ama çaba gösterecektim . Hevi’nin konaktan çıkıp o yoksul aileye yardım ettiğini ilk Meryem’den duydum. Önce inanmadım. Sonra kendi gözlerimle gördüm. Bu kadar acıya rağmen daha kendi yaraları kabuk bağlamadan başkalarının derdine derman olmaya çalışıyordu . Ben hevinin yüreğini nasıl görmemiştim. Kucağında bir çocukla sokakta yürüyordu. Başındaki şalı uçuyordu rüzgârda ama o hiç umursamıyordu. Eskisi gibi değildi. Kırık değildi. Sessiz, ama dimdik yürüyordu. Ve ben... bu hâline daha önce hiç olmadığım kadar saygı duydum. Bir gece babamla konuşurken lafı açtım: "Hevi... iyi mi?" Babam bir süre sustu. Sonra derin bir iç çekti. "Senin parçalayamadığın bir kadının adı artık Hevi. Yüreği paramparça ama birilerinin yarasını sarmaya yetiyor. O yüzden iyi mi diye sorma Hejar. Senin bıraktığın yerde kalmadı o. Senin önünden geçti, haberin bile yok." Sustum. Çünkü haklıydı. Ben o gün, yalnızca bir bebeği değil... içimdeki insanı da kaybetmiştim. Ve Hevi... yavaş yavaş insanları toplarken, ben dağılıyordum. Bir sabah, cesaretimi toplayıp o ailen’ın evine gittim. Oradaydı. Çocuklara çorba içiriyordu. Kapının kenarında sessizce izledim. Beni fark etti. Göz göze geldik. "Konuşabilir miyiz?" dedim. Başını eğdi ama içeriye buyur etmedi. Bahçedeki tahta oturağı işaret etti. Orada oturduk. "Hevi... ne desem, nasıl desem bilmiyorum. Ben seni…" Sözüm bitmeden kesti. "Dur. Hejar, ben seni artık duymuyorum. Çünkü sen konuşmadan önce tekme attın. Ben her nefeste onu hatırlıyorum." Başımı eğdim. "Yüzüne bakmak bile zor. Ama dinle... O gün bir canı öldürdüm. Şimdi her gece rüyamda görüyorum. Onu kucağıma alamadan…" "Dur!" diye yükseldi sesi. Gözleri yaşla dolmuştu ama sertti. "Bu yükü sadece sen taşımıyorsun. Ben her sabah aynı boşluğa uyanıyorum. Ama artık ağlamak istemiyorum. Kendi kendimi toplamayı seçtim, başkasından değil, kendimden güç aldım. Şimdi buraya beni değil, o çocukları düşünerek geliyorsan konuşalım. Yoksa yoluna devam et." Yutkundum. "Senin gibi bir yüreği kırdım. Affetme, biliyorum. Ama ben yanında durmasam da, arkandan bir duvar olmak istiyorum. Sessizce. Gölge gibi. Çünkü başka türlü kendimi affettiremeyeceğim." Hevi ayağa kalktı. "Ben affetmiyorum, Hejar. Ama senden nefret de etmiyorum artık. Nefret edecek kadar bile değer vermiyorum Bu da benim büyümem demek. Ve şimdi büyümüş bir kadınım. Kırılmış, ama dizlerinin üstünde doğrulmuş bir kadınım." Gitti. Arkasından bakarken içimden tek bir dua geçti: "Allah’ım... ona huzur ver. Ve ben... ben artık yalnızca sessizce seveyim." HEVİ’DEN… Hejar’ı dinledim. Ama içimde ona ayıracak bir merhmet kırıntısı bile kalmamıştı. Kızgınlığım da bitmişti aslında. Sadece... boşluk vardı. Ben artık başka kadınlar için yürüyordum. Her elini uzatan kadının tutunacak bir dala ihtiyacı vardı. Ben de o dal olacaktım. Çünkü ben biliyordum... Düştüğünde seni tutan el yoksa, sen birilerine el uzatmayı öğreniyorsun. Ve ben artık yardım isteyen her çocuğun gözünde, kendi kaybettiğim bebeğimin izini görüyordum. Belki bir gün bir yuvam olurdu. Belki olmazdı. Ama ben artık kendi yüreğimde, kendime oldum.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE