-6-

1979 Kelimeler
Güçlü görünenlerin içinde en büyük fırtınalar kopar. Mağaranın dışındaki o ağır, ruhumuzu hırpalayan konuşmadan sonra birkaç saniye boyunca kimse tek bir kelime bile edemedi; havada hâlâ dile getirilmemiş, üzerini örttüğümüz onlarca acı şey asılı duruyordu ama o boğucu sessizliği mağara girişinden gelen beklenmedik bir ses anında böldü. “Komutanım,” Başımızı aynı saniyede sesin geldiği yöne çevirdik; Eren mağaranın tam girişinde durmuştu ve yüzündeki o sitemkar ifade öyle ciddi, öyle garipti ki bir an için içeriden çok kötü bir haber verecek, yeni bir tehlikeyi haber edecek sandım. Cengiz komutan merakla kaşını hafifçe kaldırdı. “Ne var, ne oldu yine oğlum?" Eren yüzünü çocukça buruşturdu, botunun içindeki ayağını hafifçe yere vurdu. “Ayaklarımın altı yürümekten çok kötü yandı komutanım, Allah rızası için yanınızda ped olan var mı?” Onur duyduklarına inanamıyormuş gibi gözlerini hızla kırpıştırdı; ben şaşkınlıkla Cengiz komutana baktım, komutan da aynı şaşkınlıkla bana baktı. Sonra Demir o sarsılmaz ciddiyetiyle yavaşça başını Eren’e doğru çevirdi; yüzü her zamanki gibi donuktu ama gözlerinde o çok iyi bildiğimiz, sinsi alaycı ifade anında belirmişti. “Hayırdır kardeşim,” dedi dümdüz, hiç istifini bozmayan bir sesle, “Yoksa regl döneminde misin, bu ne hal?” Ortama bir saniyelik mutlak bir sessizlik hakim oldu; sonra hem ben hem de Cengiz komutan bu absürt soru karşısında istemsizce, içten gelen bir refleksle güldük. Öyle dağları yıkan büyük bir kahkaha değildi bu ama saatlerdir omuzlarımızda bir balyoz gibi duran o ölümcül ağırlığı birkaç saniyeliğine bile olsa hafifleten, bize nefes aldıran gerçek bir tebessümdü. Eren’in o umut dolu yüzü anında düştü, sitemle homurdandı. “Abi rica ediyorum dalga geçmeyin ya, burada canımız çıkıyor.” Tam o sırada Onur da mağaranın içinden yanımıza doğru geldi; dudaklarında her zamanki o muzip, belli belirsiz gülümseme vardı. Eren ellerini çaresizlikle iki yana açtı, karşımızda ciddi ciddi askeri bir teknik açıklama yapmaya başladı. “Oğlum siz harbiden bu dağlarda yaşamıyor musunuz, bizim pedi operasyonlarda neden kullandığımızı gerçekten bilmiyor musunuz yoksa?” Demir inanmadığını belli ederek kaşını daha da kaldırdı. Eren ise sızlanarak postallı ayağını gösterdi. “Ayakkabının içine, tam taban kısmına yerleştiriyoruz lan; yumuşacık tabanlık gibi oluyor, teri de emiyor, böyle uzun ve amansız yürüyüşlerde insanın ayağını su toplamaktan harbi kurtarıyor.” Yüzünü acıyla buruşturdu. “Benim içerdeki artık iyice yırtıldı, parçalandı, hiç iş görmüyor.” Onur bu yaratıcı çözüm ve Eren’in çaresiz hali karşısında bir anda kendini tutamayarak yüksek sesle gülmeye başladı. “Ulan sen var ya, bu timin başına gelmiş harbi en büyük felaketsin.” Sonra hemen üzerindeki kamuflajın ceplerini tek tek yokladı. “Dur lan, benim hücum yeleğinin arkasında bir yerlerde olacaktı sanki.” Eren’in az önce sönen o gözleri bir anda umutla parladı. “Harbi mi söylüyorsun abi, var mı sende?” Onur büyük bir keyifle sırıtıp cebinden o küçük, paketi çıkardı. “Al bakalım, gör hizmeti.” Demir eldeki pakete tiksinir gibi bakıp başını sabır dilercesine iki yana salladı. “Şu koca timde, Kılıç Timi'nde bir günümüz bile normal, olaysız geçmiyor ki.” Onur’un bu hareketiyle birlikte mağaranın o dar girişinde sıcak, samimi bir gülüş yayıldı; içerideki o dertli kadın bile dışarıdaki bu tuhaf muhabbetin ne olduğunu tam olarak anlamasa da, ilk kez yüzünde hafif, küçük bir rahatlama ifadesi gösterdi. Çocuk ise büyülenmiş gibi sadece Eren’e bakıyordu; o temiz, masum merakıyla durumu çözmeye çalışıyordu. Sonra o küçücük, incecik sesiyle mağaradan dışarıya doğru sordu. “Senin ayağın gerçekten bu kadar çok mu acıyor?” Eren o askeri sertliğini tamamen unutup büyük bir ciddiyetle başını salladı. “Çok acıyor be güzel kardeşim, yürütmüyor.” Çocuk aldığı bu cevap üzerine birkaç saniye boyunca derin derin düşündü. Sonra oturduğu yerden, annesinin hemen yanından eski ama temiz küçük bir bez parçası alıp ürkek adımlarla Eren’e doğru uzattı. “İstersen bunu da koy ayakkabına, belki acısını geçirir.” Bir an için rüzgar bile sustu, herkes derin bir sessizliğe gömüldü; Eren’in yüzündeki o az önceki şakacı, sulu ifade yerini anında yoğun bir yumuşaklığa bıraktı. Yavaşça diz çöktü ve o koca cüssesiyle çocuğun göz hizasına kadar indi; bezi o nasırlı elleriyle incitmeden alırken yüzünde çok şefkatli bir ifadeyle hafifçe gülümsedi. “Eyvallah küçük adam, çok sağ ol.” O an, etrafımızı saran bütün o operasyon gerginliğine, dağın amansız soğuğuna rağmen içimde uzun zamandır hissetmediğim, buz tutmuş kalbimi eriten sıcak bir şeylerin hızla yükseldiğini hissettim. Belki de bu hayatta insanı ne pahasına olursa olsun ayakta tutan şey dağlar deviren büyük askeri zaferler değildi; bazen sadece küçücük, dünyadan bihaber bir çocuğun sana uzattığı o bez parçası kadar saf, karşılıksız bir iyilikti. Eren o tuhaf ped meselesini tamamen hallettikten sonra mağaranın içindeki o kasvetli, ağır hava biraz olsun dağılmıştı; saatler süren büyük bir gerginliğin ardından ilk kez herkesin omuzları birkaç santim aşağı inmiş, nefes almış gibiydi. Bu küçük gülüşler belki çok kısa sürmüştü ama bu dağ başında hepimizin yaralı ruhuna gerçekten çok iyi gelmişti. Cengiz komutan mağaranın dar girişine doğru kararlı adımlarla birkaç adım attı; yüzündeki o anlık yumuşak, babacan ifade yine yerini her zaman alıştığımız o çelik gibi askeri disipline bıraktı. “Tamam çocuklar, dağıtmayın kendinizi,” dedi alçak ama net, emir veren sesiyle, “Gece daha bitmedi, tehlike hâlâ dışarıda bir yerde.” Hepimiz bu uyarıyla bir anda ciddileştik, o eski tetik üstündeki halimize geri döndük. Cengiz komutan o keskin gözlerini tek tek timin üzerinde, her askerin gözünde gezdirdi. “İkişerli nöbet düzenine geçilecek, kimse yorgunluğuna ya da uykuya güvenmeyecek, gözünü kırpmayacak.” Aras her zamanki profesyonelliğiyle hemen bir adım öne çıktı. “İlk nöbeti, en dinç halimle ben alırım komutanım.” Kerem de gölgelerin içinden sessizce başını kaldırdı, o gizemli duruşunu bozmadı. “Ben de onunla beraberim." Cengiz komutan onaylarcasına başını salladı. “Aras ve Kerem ilk nöbet sizde.” Kerem her zamanki gibi tek bir kelime bile etmeden tüfeğini kavrayıp mağaranın dışına, o tekinsiz soğuğa geçti; Aras da son kez çevreyi gözleriyle kontrol edip onun hemen yanındaki yerini aldı. Komutan talimatlarına devam etti. “İkinci nöbet vardiyası Mete ve Uğur.” Mete her zamanki neşesiyle hafifçe sırıttı. “Merak etmeyin komutanım, yanımda uyuyan falan olursa acımadan dürter, anında uyandırırım.” Uğur burnundan hafifçe, sitemkar bir nefes verdi. “Sen başkasını düşüneceğine, önce nöbette kendin uyumamaya çalış da.” Eren durur mu, hemen araya girdi. “Abi Mete abi eğer orada uyursa, onun o meşhur horlamasından koca mağara üstümüze çöker yalnız, benden söylemesi.” Bu komik lafın ardından Onur kendini tutamayıp hafifçe güldü. Mete ise Eren’e ters ters, tehditkar bir bakış attı. “Bir gün karargaha döndüğümüzde seni gerçekten evire çevire döveceğim Eren, az kaldı.” Cengiz komutan onların bu tatlı atışmasına karşı istemsizce başını iki yana salladı. “Üçüncü nöbet Murat ve Eren.” Murat sakin, babacan bir şekilde başını öne eğdi. “Tamam komutanım, emir anlaşıldı.” Eren’in yüzü bu eşleşmeyle anında düştü. “Niye bu timde en kötü, sabaha karşı olan o berbat vardiyalar hep bana kalıyor ya?” Onur onun omzuna dostça vurdu. “Çünkü hâlâ timin en gencisin oğlum, eziyet çekme ve pişme sırası şimdi sende.” Bu kez Eren kendi kendine homurdana homurdana mağaranın kuytu bir köşesine doğru geçti. Cengiz komutan son olarak gözlerini bize, o çekirdek kadroya çevirdi. “Son nöbet; Akrep, Demir, Onur ve ben.” Demir hafifçe başını salladı, gözlerini kıstı. “Tamam komutanım, hazırız.” Sığınan kadınlar çoktan mağaranın en dip, korunaklı iç kısmında birbirine sıkıca sokulmuştu; o masum çocuk ise annesinin güven veren kolunun altında, sonunda o büyük yorgunluğa yenik düşüp derin bir uykuya dalmıştı. Küçük yüzündeki o az önceki korku dolu ifade gitmiş, artık çok daha sakin, huzurlu görünüyordu. Gece yarısından sonra saatler adeta kurşun gibi yavaş geçti; bir süre sonra o sessiz nöbet değişimleri çıt çıkarılmadan, profesyonelce yapıldı ve en sonunda mağaranın içinde herkes derin bir uykuya teslim olmuştu. Sadece ben ve Demir mağaranın girişine yakın, soğuk kayaların üstünde yan yana oturuyorduk; Onur ise biraz daha ileride, gözünü kırpmadan dışarısını gözlüyor, nöbet tutuyordu. Bir süre hiçbirimiz tek kelime konuşmadık; etrafta sadece uzaktan, vadilerden gelen o sert rüzgarın uğultusu ve ara sıra yamaçlardan aşağı kayan küçük taşların çıkardığı o ince sesler vardı. Demir sonunda aramızdaki o derin sessizliği bozdu. “Akrep,” dedi, sesi oldukça alçaktı. Başımı yavaşça ona doğru çevirdim; onun gözleri hâlâ dışarıdaki o belirsiz patikadaydı, doğrudan bana bakmıyordu. “Komutanın az önce dışarıda söyledikleri için diyorum, o lafları senin canını acıtmak ya da seni kırmak için söylemedi, bunu bil.” Durdu, çenesini sıkıca sıktı. "Seni önemsediği için yaptı.” Ben sadece sessiz kaldım, bir şey diyemedim. Demir derin bir nefes alıp ciğerlerini doldurdu. “Tam tersine, senin iyiliğin için konuştu.” Bu kez yüzünü tamamen bana doğru çevirdi; o buz mavi gözlerinde her zaman görmeye alıştığım o sarsılmaz sertlik yoktu artık, sadece yorgun ama son derece samimi bir dost bakışı vardı. “Çünkü söylediklerinde sonuna kadar haklıydı Akrep.” Boğazım o eski acıyla yine düğümlendi ama yine de sustum, dinlemeyi seçtim. Demir konuşmaya kararlılıkla devam etti. “Tam bir buçuk yıldır, her an seni en yakından izliyorum.” Sesi çok sakindi ama içime işliyordu. “Her operasyonda, her pusuda biraz daha kendi içine gömülüyorsun, sessizleşiyorsun.” O keskin bakışları yüzümdeki her çizgide tek tek gezindi. “Sen eskiden, o eski operasyonlarda çok daha farklı bir adamdın.” Kaşlarımı hafifçe çattım, merakla sordum. “Nasıl bir adamdım?” Demir’in o çatık dudaklarında çok silik, eski günleri hatırlatan bir tebessüm oluştu. “Daha sinirliydin, daha hırçındın.” Bu tespiti üzerine istemsizce, içimden hafifçe güldüm; Demir de benimle birlikte çok hafif gülümsedi. “En azından o zamanlar bağırıyordun, kızıyordun, etrafındaki her şeye bir tepki veriyordun.” Sonra o küçük gülümsemesi bir anda yüzünden tamamen kayboldu. “Şimdi ise sadece susuyorsun, duvar gibi oluyorsun.” Onun o delici gözlerinden kaçırdım bakışlarımı. Demir sesini daha da alçaltarak, adeta kalbime dokunarak konuştu. “İnan bana, senin bu dilsiz halin en çok beni korkutuyor Akrep.” Zorlukla yutkundum. “Benim senden, senin o deli öfkenden korktuğum eski günleri bilirsin; ama benim senden gerçekten korktuğum ilk dönem, işte bu her şeyi içine attığın şu anki dönemdir.” Başımı tekrar hızla ona doğru çevirdim; Demir’in o mavi gözleri dümdüz, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde bana kilitlenmişti. “Çünkü sen içindeki o büyük fırtınayı, her acıyı tamamen susturuyorsun Akrep.” Durdu, kelimeler boğazına dizildi. “Bir gün içindeki bu sessizliğin seni tamamen yutmasından, bir gün tamamen susmandan fena halde korkuyorum.” Bu açık cümle içime, tam kalbimin üzerine çok ağır bir kaya gibi oturdu. Dakikalarca ne o konuştu ne de ben tek bir kelime edebildim; sonra yavaşça, içimdeki o bend bend yıkılan yorgunlukla konuştum. “Bazen gerçekten çok yoruluyorum Demir, artık taşıyamıyorum.” Sesim uzun süre sonra ilk kez bu kadar çatallandı, güçsüz çıktı. “Gerçekten, ruhumun en derinlerine kadar çok yoruluyorum.” Demir bu kez benim bu zayıf anımla hiç alay etmedi, o askeri sertliğine sığınmadı; sadece omzuma o nasırlı, koca ve güçlü elini koydu, sıktı. “Çok iyi biliyorum kardeşim, her şeyin farkındayım.” Sadece tek bir kelimeydi bu aslında ama içimde yıllardır kimsenin dokunamadığı o kimsesiz, yaralı yere sıcacık dokundu. Demir gözünü tekrar o dışarıdaki, puslu patikaya çevirdi. “Eğer bir gün sen düşecek olursan, seni oradan ne pahasına olursa olsun kaldırırım, bunu unutma.” Sesi sarsılmaz bir netlikteydi. “Esen bu rüzgarda sen durursan, seni kolundan tutar yine yürütürüm.” Boğazımdaki o düğüm her saniye daha da büyüdü, gözlerim yandı. Demir son kez, adeta yemin eder gibi konuştu. “Ama ben seni bu dağlarda, bu hayatta kaybetmem Akrep, buna izin vermem.” İçimde bir yerler sessizce, derinden sarsıldı; çünkü Demir duygularını, içindeki o sevgiyi kolay kolay belli eden bir adam değildi, onun böyle bir tonda konuşması hayatta çok nadir görülen bir şeydi. Tam ona hak ettiği içten bir cevap verecektim ki biraz ileride pusuya yatmış olan Onur’un o tetikteki sesi dalga dalga geldi. “Duygusal, dertli konuşmalarınız nihayet bittiyse eğer, biriniz acilen şu gösterdiğim tarafa baksın.” Ben ve Demir aynı saniyede, o askeri refleksle hızla ona doğru döndük; Onur hiç kıpırdamadan, tüfeğinin namlusuyla uzağı, vadinin o tekinsiz yamacını işaret ediyordu. Sesi bu kez o şakacı halinden tamamen arınmış, ölümcül bir ciddiyete bürünmüştü. “Orada bir hareket var.” ~~~ Pazartesi Çarşamba ve Cuma Günleri Yeni Bölüm...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE