Bölüm 4– Uraz: Yalnızlığın Gölgesinde

1644 Kelimeler
“Güç, yalnızca kılıçta değildir. Kılıcı taşıyan elin hikâyesinde saklıdır.” – Uraz, Shaabani sarayında sabah, kuşların ötüşüyle değil, iç içe geçmiş ritüellerin yankısıyla başlardı. Haliçli duvar halıları sessizliği yutarken, sedef kakmalı kapılar ardında başka bir dünya uyanırdı: disiplinin, sadakatin ve geleceğe hazırlığın dünyası. Bu dünyanın tam ortasında on yaşında bir çocuk büyüyordu—yalnız, ama boyun eğmeyen; gözleri soru dolu, sesi ağırbaşlı: Şehzade Uraz. Uraz, Hükümdar Şah Ulubek’in tek evladıydı. Annesi, doğumdan hemen sonra hayatını kaybetmişti. Sarayın kadınları ve özellikle Saray Hanımı Sandara onun bakımını üstlenmişse de, hiçbir sıcaklık annesinin eksikliğini dolduramamıştı. Ama Uraz bu boşluğa alışmıştı. Çocuk kalbi zamanla kabuk bağlamayı öğrenmişti; yalnızlığı sessizce kabullenmiş, sorularını kendine sormaya alışmıştı. Şah Ulubek, halkı tarafından bilge ve kararlı biri olarak görülürdü. Şehzade Uraz ise halk tarafından daha az tanınırdı. Saraydan nadiren çıkartılır, eğitimine büyük önem verilirdi. Dil öğrenirdi; Farsçayı akıcı konuşur, Lumar’ın sert tonlarını çözmeye başlamış, Velmora lehçesinde şarkılar ezberlemişti. “Bir hükümdar sadece kılıçla değil, kelimeyle de savaşır,” derdi babası onu gördüğü nadir zamanlarda. Baba-oğulun ilişkisi, sessiz bir saygıya dayanıyordu. Ulubek, oğluna dokunarak sevgi göstermezdi belki, ama olabildiğince her sabah onun dersi başlarken mutlaka uğrardı. Bir bakış, bir baş okşamayla varlığını hissettirmeye çalışırdı. Bu sarayda sevgi gösterileri ciddiyetle örtülürdü. Bir sabah, saray kütüphanesinde eğitim görürken, Uraz’ın hocası dersi yarıda kesmişti. “Şahımız seni bekliyor,” demişti. O da merakla büyük salona yönelmişti. Şah Ulubek tahtın yanında ayakta duruyordu. Elinde ince bir tomar vardı. “Bu nedir, baba?” diye sormuştu Uraz. “Virelya’dan gelen bir bildiri,” diye yanıtlamıştı şah, gözlerini oğlundan ayırmadan. “Soylarına güvenip bizi hor görüyorlar. Zayıf olmadığımızı göstermek gerek. Ve sen... belki de bir gün bu mesajları kendi elinle yazacaksın.” Sonra onlara bir yanıt verecekti. Uraz, o anda ilk kez bir sorumluluğun ağırlığını hissetmişti. Bir halkın gözleri, omuzlarındaydı. Şehzade’nin eğitimi yalnızca akademik değildi. Her gün sabah namazından sonra kılıç ve yay eğitimi alıyordu. Bunu en çok Vezir Sencer destekliyordu. Uzun boylu, ketum ve dimdik duran Sencer, sarayın gölgesi gibiydi. Ne zaman tehlike söz konusu olsa önce onun gözleri parlar, sonra ordular hareket ederdi. Uraz, onu hayranlıkla izlerdi. Bir akşam yemeğinde, Şah Ulubek veziriyle baş başa konuşurken Uraz da sofradaydı. “Uraz,” dedi şah, “bugün Sencer sana bir taktik dersi verecek. Ama bil ki taktik, düşmana karşı olduğu kadar dostuna karşı da kullanılır.” Sencer başını hafifçe eğdi. “Şehzademize her şeyi öğreteceğim. Ama önce şunu bilmeli: Gölgede yürüyen biri olmak, ışığı unutmamakla mümkündür.” Bu sözler Uraz’ın zihnine kazındı. Uraz sarayda büyürken başka ülkelerle olan bağları da öğrenmek için çabalıyordu. Özellikle Babür ile olan karmaşık ilişki dikkatini çekmişti. Kütüphanedeki haritalar üzerinde saatler harcar, Lumar’ın verimli topraklarına, Seravya’nın keskin sınırlarına bakar, “Bunların hepsi bir gün benim meselem olacak,” derdi içinden. Shaabani, görünüşte barışı gözeten bir ülkeydi. Ama her barış, yüzeyin altında binlerce diken taşırdı. Vezir Sencer zaman zaman diplomatik heyetlerle Velmora’ya, hatta Virelya, Seravya gibi kapalı krallıklara elçiler gönderiyordu. Uraz bu yazışmaları dikkatle okur, babasının notlarının yanına kendi düşüncelerini eklerdi. Bir keresinde Babür gönderdiği göstermelik bir barış hediyesinin altına şunu yazmıştı: “Zekânın ardına gizlenenler, çoğu zaman kılıcın ağırlığını unuturlar.” Şah Ulubek, bu notu görünce bir süre susmuştu. Ardından “Zekayı fazla hafife alıyorlar. Bazen bir savaşı yalnızca kelimelerle kazanırsın.” Demişti oğluna. Savaşmaktan kaçmamayı ama boş yere kan dökmemeyi tembih ederdi oğluna. Yine de, Uraz’ın çocukluğu yalnız geçiyordu. Sarayda yaşıtı yok denecek kadar azdı. Onunla birlikte okuyan birkaç soylu çocuğu vardı, ama onlar Uraz’a yaklaşmaya çekinir, aradaki unvan duvarına çarparlardı. Uraz geceleri bazen annesinin portresine bakardı. Büyük salonun köşesinde, loş bir ışık altında asılıydı. Zarif, sessiz bir güzellik. Gözlerinde sanki söylenememiş bir hikâye vardı. “Beni tanımanı isterdim,” derdi sessizce tabloya. O gecelerden birinde, uykusuz kaldığında, Saray Hanımı’nın odasına gitmişti. Saray Hanımı ona bir fincan ılık süt vermiş, saçlarını taramış, yumuşak sesiyle ninniler mırıldanmıştı. “Seni annenin gözleriyle izliyorum, Uraz. O yaşasaydı, çok gurur duyardı.” O gece Uraz, hayatında ilk kez bir rüyasında annesini görmüştü. Kadın, ona bir defter uzatmış, “Burası senin hikâyen,” demişti. O günden sonra her gece yatmadan önce birkaç satır yazmaya başlamıştı. Gözlemler, düşünceler, hayaller... Küçük bir çocuk gibi değil, bir gün hükümdar olacak biri gibi. *** Güneş, saray surlarının üzerinden yavaşça yükselirken, avlunun taş döşemeleri günün ilk ışıklarını emmeye başlamıştı. Sabah ezanı yeni sona ermişti, ve Shaabani sarayında hayat sessizce devinmeye başlamıştı. Avlunun ortasında, geniş bir daire çizilmişti beyaz kireçle. Bu dairenin içinde, iki figür karşılıklı duruyordu. Biri, altın işlemeli beyaz talim kıyafetleriyle on yaşında bir çocuk; diğeri, uzun ve siyah kaftanı omzuna atılmış, başı kısmen tıraşlı, orta yaşlı ama dimdik bir adam: Vezir Sencer. Uraz, elindeki eğitim kılıcını iki eliyle kavramış, gözlerini hocasından ayırmamaya çalışıyordu. Ayakları hafifçe açık, dizleri bükülüydü. Tereddüt yoktu gözlerinde, ama içten içe saygıdan gelen bir çekinme vardı. Vezir ilk adımı attı, dairenin içine sessizce girdi. Elindeki bambu eğitim kılıcı ile birkaç dairesel hareket yaptı. “Sana bir düşmanın ilk neye baktığını söyleyeyim mi, Şehzade?” dedi. Uraz başını hafifçe salladı “Gözlerine. Çünkü göz, niyeti saklayamaz.” Sonra aniden ileri atıldı. Kılıcı yukarıdan savurdu. Uraz kalkanını kaldırdı ama adımı biraz yavaş kaldı. Sencer kılıcı yana kaydırıp çocuğun omzuna hafifçe vurdu. “Düşmanın beklemez. Nefesini say, adımını hisset.” Uraz dudaklarını sıktı, tekrar pozisyon aldı. Bu kez karşı saldırıya geçti. Küçük ama kararlı bir adımla Sencer’in göğsüne doğru kılıcını savurdu, fakat Sencer vücudunu hafifçe yana çekerek darbeden kaçındı. Ardından kolunu hafifçe dürttü. “Güç değil, denge,” dedi. Talim böylece sürdü. Uraz bazen geri çekiliyor, bazen cesaretle öne atılıyordu. Her seferinde daha hızlı düşünmeye çalışıyor, hocasının gözlerinden gelecek hareketi okumaya çalışıyordu. Vezir Sencer ise ne bir gülümseme ne de bir öfke gösterisi sergiliyordu. Yüzü hep aynı ciddiyetteydi. Sonunda Uraz, Sencer’in sol tarafında bir açık yakaladı. Kılıcını hızla o noktaya uzattı. Darbe, Sencer’in omzuna hafifçe dokundu. Vezir geri çekilip başını eğdi. “İlk seferde değil, ama onuncuda. Demek ki öğreniyorsun,” dedi. Uraz’ın göğsü hafifçe kabardı. Bu sırada sarayda bir hareketlilik vardı. Yeni köle çocukların seçimi yapılıyordu. Saray hanımı kızları seçerken oğlanları harem ağaları seçiyordu. Tam da Uraz ile çalışma gününü bulmuşlardı. Oğlanları seçmeyi Sencer istiyordu ama Sandara kızları kendisi seçebilmek için Kaptanla anlaşmış olmalıydı. Sandara ile görüşmesi gerekecekti. Zaten onu görebilmek için tüm bahaneleri kullanıyordu. Talimden sonra sarayın iç kısmına geçtiler. Tarih dersleri sarayın en sessiz bölümünde yapılırdı; yüksek tavanlı, rafları kalın el yazmalarıyla dolu, sadece gölgelerin konuştuğu bir oda. Oda kokusu eski parşömen ve balmumuyla doluydu. Sencer, kalın bir kitabı masanın üstüne koydu. Ciltlenmiş, altın harfli başlık: “Shaabani Hanedanı ve Kutsal İttifaklar Çağı.” “Bugün sana, Shaabani’nin neden sadece bir ülke değil, bir fikir olduğunu anlatacağım,” dedi vezir. Kitabın ilk sayfasını çevirdi. Bir harita: Orta yüzyıllarda Shaabani’nin yayılma alanı. “Yüzyıllar önce, Shaabani adında bir devlet yoktu. Sadece çeşitli aşiretlerin ve küçük beyliklerin hüküm sürdüğü, iç çatışmalarla parçalanmış bir yarımada vardı. Bu topraklar hem bereketliydi hem stratejik olarak kıymetliydi; üç farklı kıtanın ticaret yolları buradan geçiyordu. Ancak bu zenginlik, birliğe değil parçalanmaya neden oluyordu.” Tarihini çok iyi bilen Uraz, vezir konuşurken araya girip devam etti. “Shaabani’nin ilk hükümdarı olarak bilinen Mirhan Şah, bu kargaşa döneminde öne çıkan bir liderdi. Soyu eski bir kabile reisinden geliyordu. Ancak onu diğerlerinden ayıran şey, kanla değil kelamla da hükmetmesini bilen bir akıl adamı olmasıydı.” Sencer, Uraz’ın dersleri iyi dinlemesinden keyif almıştı. “Ama barış, uzun sürmedi. O dönem Babür, gücünün doruğundaydı ve güney sınırlarını genişletmek istiyordu. Babür Şehinşahı, Gazanfer Han, Shaabani topraklarının kontrolünü almak için sefer ilan etti. Bu savaş, Shaabani’yi doğuran kıvılcım oldu. Mirhan Şah, Babür ordusunun karşısına çıkacak güce sahip değildi, ancak zekice bir hamleyle Targun ailesinden de destek aldı. Targun krallığının da temelleri atıldı böylece.” Sencer o günleri yaşamış gibi bir heyecanla anlatıyordu. “Ayrıca, Velmora Adası bazı kaçak silahlar ve paralı askerler ile sessiz destek verdi. Açıkça taraf olmadı, ama ticari çıkarları doğrultusunda Shaabani tarafında durdu.” “Asıl tehdit Babür’dü. Bu savaşta yaktıkları köyler, alınan esirler Shaabani halkının hafızasında derin izler bıraktı. Lumar, Babür ile çıkar ilişkisi içinde olduğu için tarafsız gibi görünse de, savaşın erken dönemlerinde Babür’ün ticaretini destekleyerek dolaylı şekilde Shaabani’yi zor durumda bıraktı. Mirhan Şah, Karadüzlük adlı bir ovada Babür’ün 50.000 kişilik ordusuna karşı sadece 18.000 kişilik karma bir birlikle savaştı. Kadınlar ve yaşlılar bile destek birliği kurmuştu. Savaş sonunda Shaabani büyük kayıplar verdi ama Babür ilerleyemedi, çünkü Mirhan, düşmanın erzak yollarını kesip onu uzun süre arazide açıkta bıraktı. Bu zaferden sonra Shaabani, resmen bir devlet ilan edildi. Kurulmamızda Babür’ün katkıları büyük yani.” Diyerek alay etti Sencer. Uraz satır aralarındaki anlamları arıyordu. Tarih, sadece yaşananlar değil, yaşanmayanların da tarihiydi. Sencer, başka bir sayfayı çevirdi. “Velmora ile yapılan gizli deniz anlaşmasını hatırla. Orada hiçbir elçi görünmedi, hiçbir mühür yoktu. Ama o anlaşma sayesinde korsanlar bizi dokunulmaz ilan etti.” “Çünkü biz Velmora’ya silah değil, bilgi verdik,” dedi Uraz. Sencer ilk kez gülümsedi. “Evet. Shaabani bazen bir gölge gibi ilerler. Ama gölgeyi taşıyan bir ışık vardır, o da düşüncedir.” Dersin sonunda Uraz not defterine şu satırı yazdı: “Kılıç bir günü kurtarır. Ama kalem bir halkı yaşatır.” Vezir Sencer onu izlerken içinden geçirdi: “Bu çocuk bir gün yalnızca tahtın değil, zamanın da sahibi olabilir.” Ders bitmişti. Vezir Sencer, kalın cildi kapatıp masaya koymuştu. Mumların titrek ışığı yavaşça azalmış, odada yarı loş bir huzur kalmıştı. Uraz, defterini dikkatlice kapattı ama kalemini bırakmadı. Uç kısmını düşünerek çevirdi elinde, gözleri kitaplığın karanlık raflarında kayboldu. Sencer çok şey anlatıyor, ama daha fazlasını saklıyor... Her kelimesinde eksik kalan bir harf var gibi. Sanki geçmişin gölgesi hep arkamızda yürüyormuş da, kimse dönüp bakamıyormuş gibi. Babam beni seviyor, bunu biliyorum. Ama gözlerinin içi hâlâ annemi arıyor gibi. Bense ona gurur vermek istedikçe, bazen bir taş gibi ağırlaşıyor bakışları. Kılıç talimi sırasında aldığı küçük bir morluk vardı bileğinde. Dokundu, canı acımadı ama içindeki boşluk derinleşti. Bir gün onun gibi olacağım mı? Yoksa ondan daha mı sessiz? Gözlerini kapadı. Sencer “Shaabani bir fikirdir” dedi. Belki de ben sadece o fikrin gölgesiyim… Ama bir gün, kendi gölgemi kendim çizeceğim.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE