Bölüm 2—Destan: Aslanın Gölgesinde

1910 Kelimeler
“Beni korku doğurmadı, ama korkudan doğdum.” – Destan Babür güneşi, altın kubbeli sarayın taş zemininde parlıyor; gölgeler ise, her zamanki gibi Şehzade Destan’ın adımlarına eşlik ediyordu. Sarayın avlusu kalabalıktı. Askerler sıralanmış, kılıçlarıyla şehzadenin geçişini selamlıyordu. Ama hiçbir parıltı, Şehinşah Derbet’in gözündeki kıvılcımı yakalayamıyordu. Baba ve oğulun arasında yıllardır süren sessiz bir çekişme vardı: Beklentilerin ağır yüküyle, onaylanmayan bir yürek arasında kalmış bir çocuğun savaşı. Şehinşah Derbet oğlunun henüz sekiz yaşında bir çocuk olduğunun farkında değildi. Onun ateş saçan gözlerinde Destan tahtının tek varisiydi. Hata yapmaya hakkı yoktu. Destan, babasının huzuruna çıkmak üzereydi. Omuzlarında kendisine büyük gelen zırh değil, yüzyıllık bir hanedanın ağırlığı vardı. Kendisini kanıtlamak zorundaydı — bir savaşta, bir kararda, bir göz temasında bile. Fakat o gün avluya ilk gelen kişi Şehzade değil, Vezir Dumrul oldu. Derbet’in kardeşi... kurtarıcısı... ve Destan’ın gölgesi. Babasının yanında yalnızca bir vezir değil, aynı zamanda gizli bir yargıçtı. Her sözü altın gibi tartılır, her bakışı geleceğin kaderini çizmek için yeterliydi. Ve her daim biricik yeğeni Destan’ın destekçisiydi. Şehinşah Derbet’in gazabından onu bir tek amcası Dumrul kurtarabilirdi. Bazen o bile kurtaramazdı babasının cezalarından. Dumrul, Şehinşah’ın huzuruna ilerleyen yeğeninin yanında yürümeye başladı. “Yeğenim, yine geciktin,” dedi. “Saray saatiyle değil, savaşın kalbiyle hareket ediyor olmalısın.” Yeğenine her zaman akıl verirdi. Destan, amcasının sözlerini duyuyordu ama babasının huzuruna ilerlerken bir tepki vermiyordu kızacak diye. Ayrıca saray avlusunda yalnız da değildi. Askerlerin ve ağaların önünde konuşup babasına karşı saygısızlık yapamazdı. Derbet gülmüyordu. Gözleri sadece oğlundaydı. O bakış, Destan’a geçmişte ne kazandığını değil, daha hiçbir şey kanıtlamamış olduğunu hatırlatıyordu. İyi bir eğitim almış, kılıçta dört yaşından beri çok iyi olmasına rağmen babasına kendini kanıtlayamamıştı. Şehinşah sürekli daha fazlasını istiyordu tek varisinden. Destan eğildi, babasının altın işlemeli siyah kaftanını öpüp alnına koydu ve usulca: “Emrinizdeyim, Şehinşahım.” Uyanır uyanmaz askerler kendisine babasının avluda kendisini beklediğini ve bir görev vereceğini söylemişti. Neye uğradığını şaşırmış olsa da babasını bekletmemek için hazırlanmaya koyulmuştu. En görkemli kaftanını giymişti babasının gözüne girebilmek için. İçinde korkuyla karışık cesaret de vardı. Bugün babasının gözüne girip kendisini kanıtlarsa aralarındaki soğukluğu da giderebilirdi. Babür sarayının doğu avlusunda iki komutan ve yirmi asker dizilmişti. Kalkanlar parlıyor, sancaklar rüzgârla dalgalanıyordu. Şehinşah Derbet, tahtı andıran bir taş kürsüde dik oturuyordu. Veziri ve kardeşi Dumrul Şehinşah’ının önünde eğildikten sonra yanındaki yerini aldı. Küçük Destan, başı dik ama gözlerinde büyük bir erkeğinki kadar güçlü bir kararlılıkla bekliyordu.Kalabalığın içinden gelen sessizlik, Şehinşah’ın sesiyle yırtıldı: “Bugün burada, oğlum Destan’a ilk görevini veriyorum. Babür’ün geleceği olacak biri, cesareti dizlerinin önünde öğrenmez. Ateşe atılmadan çelik olmaz.” Dedi gür sesiyle avlu yankılanmıştı. Derbet ayağa kalktı kaftanını geriye atarak. Bir işaretle saray muhafızlarını öne çağırdı. Önlerinde diz çökmüş bir esir vardı — yıpranmış zırhı, yüzündeki yara izleriyle düşman olduğu açık bir adam. Bir süredir de Babür zindanlarında işkence gören bir adam. Lumar sınırından gelen bir casustu. “Bu adam, Babür’e ihanet edenlerin sembolüdür. Ona hak ettiği cezayı verebilirsen bu senin zaferlerinin ilki olur. Yok yapamazsan... Belki de bu taht, seni beklemiyordur.” Kendisinden sonra tahtın tek varisi Destan’dı ama onun da tahtı hak etmesini istiyordu. Henüz on yaşında olmasıyla da ilgilenmiyordu. Kalabalık fısıldaştı. On yaşındaki bir çocuğa verilen görev, büyük bir emirdi. Ama daha fazlasıydı: Bu bir sınavdı. Ve tam o anda, Dumrul yanına gelip kulağına yaklaştı Şehinşah’ın. “Şehinşahım,” dedi yumuşak bir tonda, “İhanetin bedeli ölümdür. Çocuğa kılıç tutmayı bile ben öğrettim. Henüz on yaşında...” yeğeninin kulları önünde rencide olmasını istemediğinden abisini uyardı. Ama aslında Dumrul, Destan’ın rezil olmasını istiyordu. Gerçek niyetinin belli olmaması için abisine ve yeğenine sadık rolünü oynuyordu yıllardır. Derbet, duyduklarında tepki vermedi. İçinde bir öfke kıpırdandıysa da belli etmedi. Çünkü o da biliyordu: Kardeşi Dumrul, sözlerinde haklıydı. Sözleri kalbine bir zehir gibi işleniyordu. Yine de Derbet, oğlunun yaşından daha büyük ve güçlü olduğunu halka göstermesini istiyordu. Destan, askerlerin getirdiği kılıcını aldı. Küçük elleri titriyordu ama gözlerinde ilk kez bir şey yandı — korku değil, isyan da değil... Belki gurur. Belki, ileride taşıyacağı yükün ilk kıvılcımı. Kalabalığın soluğu kesilmişti. Derbet’in gözleri, oğlunun üstündeydi. Şehinşah’ın bakışı, bir taş gibi ağırdı — kırılmaz ama ezici. Destan’ın elinde zarif işlemeli bir kılıç vardı; ama o kılıcın soğukluğu, şu an içinde hissettiği baskının yanında soluk kalıyordu. Karşısındaki adam, Lumar’dan gelen bir casustu. Dizlerinin üstünde duruyor, başını eğmiş, ama hâlâ inatla bağıra bağıra susuyordu. Sağ kolu kırık, yüzünde kurumuş kan vardı. Ama hâlâ bir savaşçıydı. Bir çocuğa yenilmek mi? Onun için bir ölümden daha ağırdı. Destan onu öldüremeyeceğini biliyordu. Henüz on yaşında bir çocuk olarak bir savaşçıyı öldüremezdi, kılıçta iyi olsa da. Gücü yetmezdi bir kere. Ama babasının emrine de karşı gelemezdi. Destan derin bir nefes aldı, sonra kılıcını indirdi. Ama kesmek için değil. Geriye çekilip ayağa dikildi. Kalabalığa döndü, sonra babasına; “Babam, Şehinşahım,” dedi sesi gür ama çatlak bir tondaydı, “Bu adam düşmanımız. Ama onun kanı Babür’ün taşlarını kirletmeye değmez. O, bize kim olduğunu söyleyerek topraklarına ihanet etti. Ve hainin cezasını, kendi halkı vermeli.” Destan, eliyle yapamayacağını aklıyla yapmaya karar verdi. Bir uğultu yayıldı askerler arasında. Derbet kaşlarını çattı. Oğlunun kılıcını savurmasını beklerken akıl vermesi hoşuna gitmemişti. Korkup kaçıyor gibi. Dumrul’un dudağında fark edilmez bir kıvrım belirdi. Yeğeninin Lumar casusunu öldüremeyeceğini iyi biliyordu. Dün gece Destan’ın baskı altında kendini ülkesine kanıtlaması gerektiğine dair kısa konuşması etkili olmuştu. Şimdi bekleyip Destan’ın babasının ve askerlerinin önünde rezil rüsva olmasını zevkle seyredecekti. “Ne öneriyorsun Destan?” dedi Derbet, sert bakışlarını oğlundan ayırmadan. Şehzade kılıcını beline taktı ve yere sağlam bastı. Babasının karşısında dik durmak güçtü ama başarmak zorundaydı. “Lumar geleneklerinde dil bağı cezası vardır. İhanet edenin dili dağlanır, böylece ne sır verebilir, ne yeniden yalan söyleyebilir. Onlara göre, hainin kanı topraklarına akarsa bereket azalır. Biz bu adamın dilini dağlayıp, onu sağ olarak geri gönderelim. Lumar hanedanlığının Targun’u (kralı) onu taş ocaklarına yollayacaktır. Ve orada bir ömür, ihaneti taşıyarak geçirecektir. Sessiz, ama her adımında hatırlayarak.” Bir sessizlik çöktü meydana. Bu bir ölüm cezası değildi ama ondan beterdi. Yavaş bir çürümeydi. Toprakta değil, taş altında. Hem Lumar’a bir mesaj olurdu — Babür, düşmanını öldürmeden de diz çöktürebilirdi. Derbet başını eğdi, dudakları titremedi ama bakışları yumuşadı. “Senin adaletin, kanla değil akılla işliyor, oğlum. Kılıcın inceyse, zekânı bileyeceksin.” Dumrul ise dışarıdan bir şey demedi ama içinde bir hayal kırıklığı, kısık bir öfke birikti. Çünkü o gün, yeğeni ilk kez halkın önünde parlamıştı. Hem de kendi planladığı bir oyunda. Derbet’in yüzü gerginleşti. Gözleri oğlununkine saplandı. Kalabalığın suskunluğu arasında sesi yankılandı: “Bu cezanın adil olduğunu düşünüyorsan, onu sen uygulayacaksın, Destan.” Dedi emir verir sesiyle. Bir anda meydanda bir ağırlık çöktü. Rüzgâr bile yönünü değiştirmiş gibiydi. Destan’ın karnına kocaman bir taş oturdu sanki. Çocuk kalbi hızla çarptı. Ya bu onun için bir sınavsa? Babasının sevgisi, halkın saygısı bu anın içinde saklıysa? Derhal bir cellât çağrıldı. Elinde kızıl kor haline getirilmiş küçük bir demir vardı — dil bağı işareti. Destan bu fikri verdiğinde dili başka birisinin dağlayacağını düşünmüştü. Babası yanında adam da öldürmüştü canice ama ilk defa kendisi birisine zarar verecekti. Esir diz çökmüş, gözlerini Destan’a dikmişti. Kollarından tutan askerlerin altında çırpınıyordu. Onu öldürmelerini istiyordu. Hem Dumrul yüzünden cezalandırılmak istemiyordu hem de kendi topraklarının cezasını düşman ülkenin küçük oğlu tarafından geliyor olmasına katlanamıyordu. Destan elleriyle demiri aldı. Ağırdı, bu yüzden diğer elinden yardım aldı. Sıcaklığın verdiği korkuyu kendisi de hissediyordu. Ama en çok taşıdığı anlam yakıyordu onu. Yaklaşırken esir başını kaldırdı. Gözlerinde tuhaf bir gölge belirdi. Titreyen dudaklarından belli belirsiz bir fısıltı döküldü: “Dumrul…” Destan durdu. Kalbi bir an için duracak gibi oldu. Esirin gözleri onun gözlerine kilitlendi. O ismi bilerek söylemişti. Şehzade bir anlığına kalabalığın uğultusunu duymadı. Sadece kendi içinden geçen şimşeği hissetti. Şüphe şimşeklerinin ilki çakmıştı içinde. Vezir Dumrul bir adım öne çıkmış, ama hemen sonra geri çekilmişti. Casusun bir şey dediğini görmüştü ama ne dediğini anlamamıştı. Casusa “Sessiz ol,” der gibi bakıyordu. Ve destan kısa süreliğine de olsa o kısa bakıştaki uyarıyı görmüştü sanki. Destan babasının sabırsız bakışlarının arasında daha fazla beklemek istemediğinden demiri esirin dışarı çıkarılan diline bastırdı. Sonra acı bir buhar yükseldi. Bir çığlık meydanı deldi. Esir, acı içindeyken bile sessiz kalmayı seçmemişti. “Vezer... sa... bene...” dedi, dili kanla dolarken. “Lumara… o...” Derbet kaşlarını çattı. Vezire döndü. “Ne diyor bu adam?” Ağzından kanlar akarken söylediklerine anlam yüklemek zordu. Dumrul hemen öne çıktı, sesi soğuk ama netti. “Majesteleri, canı için sayıklıyor olmalı hain...” Demir geri çekildiğinde, esirin dili artık sessizliğe mahkûmdu. Destan gözlerini kıstı. Elindeki kızıl demire baktı. Gerçek buydu. İlk kez siyasetin gerçek yüzünü hissettiği, kendi iç çalışmasıyla büyüdüğü andı bu. Babasının gözüne girmek için yapamayacağı şey yoktu. İlk defa birine zarar vermişti ve bu babasının hoşuna gitmişti. Onları izleyen askerler şehzade Destan’a gururla bakıyordu. “Hainin dili artık ne yalan ne de doğru bir şey söyleyemeyecek.” Derken esir acıdan askerlerin kolları arasında bayılmıştı. Kardeşinin hayatını kurtaran, ona saygı duyan yeğeninin biricik amcası Dumrul ihanet içindeydi. Bu adam Lumar’lı bir casusu kendi eliyle Babür’e getirmişti. Ona vereceği bilgilerle ne zaman Shaabani Hanedanlığına saldıracaklarından bahsedecekti ki casus askerler tarafından yakalandı. Son ana kadar da Lumar’dan gelmesi dışında bir kelime etmemişti. Destan tam zamanında dilini dağlamamış olsaydı şüpheleri üzerine çekecekti. Yakalanmadığı için sevinmesi gerekirken askerlerin Destan için haykırdığını duymak sinirlerini bozmuştu. Onu rezil etmek için kurduğu oyun Destan’a yarar sağlamıştı. Gerçek düşmanının önünde diz çöken değil, arkasında saygıyla duran amcası olduğunu bilmeden kazandığı zaferin tadını çıkarttı, buruk da olsa Destan. *** Destan’ın elleri hâlâ titriyordu. O avluda, halkın önünde yaptığı her şey aklında dönüp duruyordu. Esirin dili... kızıl demirin kokusu... sonra fısıldadığı o tek kelime: Dumrul. Ne demek istemişti? Neden amcasının ismini vermişti? Odanın yüksek tavanından sarkan yağ kandilleri titrek bir ışık yayıyordu. Destan köşedeki ibrikten su içti, ama boğazındaki yanma geçmedi. Sadece sıcaktan değil, vicdanından geliyordu ateş. Kapı gıcırdadı. Ağır ve temkinli bir adımla Şehinşah Derbet içeri girdi. Göğsüne dek uzanan kaftanının altında bir ağırlık taşıyor gibiydi. Yüzü taş gibi. Ama gözleri... başka bir şey söylüyordu. Destan hemen ayağa kalktı, başını eğdi. Odanın köşesinde kaldığı için kendini sıkışmış hissediyordu. Derbet, oğlunun karşısına yürüdü ve bir süre durdu. Sessizlik, odanın içini doldurdu. Sonra, boğuk ama net bir sesle konuştu: “Bugün, halk babasının oğlunu gördü. Bir prensi değil, bir varisi.” Destan başını kaldırmadı ama göğsü biraz kabardı. Babası ilk defa övüyordu oğlunu. Derbet bir adım daha yaklaştı. Sert yüz hatlarında gururun gölgesi vardı, ama gölgenin ardında başka bir karanlık gizliydi. “Fakat,” dedi, sesi bu kez daha düşük ama ağır, “akıl yalnız bırakırsa seni, tahtın ayakları çürür. Korkuysa kalplere zincir vurur. Sen hangisini seçeceksin, Destan?” Destan gözlerini kaldırdı, babasının gözlerinin içine baktı. “Ben… doğru olanı yapmak istedim.” Sabah avluda yaptıklarını sorgulamaya başladı kendi içinde. Derbet gözlerini kısmadan oğluna baktı. “Doğru olan, bazen ölüleri onurlandırır ama yaşayanları köleleştirir.” Odanın içine düşen sessizlik tekrar derinleşti. Derbet yürüdü, pencerenin kenarına geldi. Ay ışığı kaftanının üzerine düşerken arkasından konuştu: “Düşmanının dilini dağlamak... bu halk için cesarettir. Ama düşmanın kalbine korku salmak... bu bir hükümdarlığın ilk adımıdır. İyilikle hatırlanmak bir şairin arzusudur; lakin hükümdarlar tarih yazmaz, kazır.” Sonra arkasını döndü, gözleri oğlununkine saplandı. “Senin kanın benim kanım. Ama senin adın, bana bir gölge olmamalı. O gölgeye güneş gerek; güneş de ateşle doğar.” Destan başını eğdi. “Anlıyorum.” Adamı öldürmüş olsaydı babası daha çok sevinirdi. Derbet yaklaştı, elini oğlunun omzuna koydu. “Anlaman yeterli değil. Hissetmelisin. Ve hissettiğini bir bıçak gibi bilemelisin.” Sonra arkasını döndü, çıkarken ekledi: “Unutma, Destan: Senin düşmanların senin düşmanların değil yalnızca. Benim gölgemde büyüyorsun; ama bir gün benim gölgem de senin düşmanın olacak.” Kapı kapandığında, odada sadece kandillerin titrek sesi kaldı. Ve bir çocuğun içinden büyüyen, sessiz bir kararlılık.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE