3
BÜYÜK SALGIN:
Hastalığın Başlangıcı!
2020
2020 yılından beri, nerdeyse 20 yıldır devam eden büyük bir Korona Virüs salgını, tüm dünyayı adeta kasıp kavuruyordu. Milyarlarca insan çaresizce göz göre göre bu salgınlarda ölüyor ve tıp çok ilerlemesine rağmen, sürekli mutasyona uğrayan ve yeni yeni türleriyle ortaya çıkan virüs türleriyle baş edemez hale gelmişti insanlık. İnsanlığın doğanın dengesini iyice bozması ve bakir ormanlık alanlara daha çok hücum ederek yeni tarım alanları açması sonrasında, kıtlıkla yüzyüze gelen insanlığa daha çok gıda temini için uğruna feda edilen ormanlar ve su kaynaklarının hızla yok edilmesi sebebiyle, insanlık daha önce tarihte hiç karşılaşmamış olduğu bir ölüm-kalım mücadelesiyle ve ortaya çıkan yeni virüslerle baş etmek zorunda kalmıştı. Maskeli insanları ve sokaklarda ölüme terk edilmiş insanları her yerde görmek artık mümkündü. Virüs salgınları 2030 yılında biraz yavaşlamış olsa da, 2036 yılından sonra yeniden yayılmaya ve hız kazanmaya başlamıştı.
Tüm bunlara rağmen, tüm bu salgın hastalıkların nasıl ve nerede başladığı, sebebinin ne olduğu uzun yıllar geçmesine rağmen halen daha çözülememiş bir muammaydı, bir sırdı. Tüm bunların yanında, son zamanlarda virüsün kaynağıyla ilgili yeni bir teori ve spekülasyonlar ortaya atılmıştı. Bu teoriyi ortaya atan, 2038 yılında yazdığı bir makalede kendini tarih profesörü olarak tanıtan Alman kökenli Herbert Johnson’du. Johnson, makalesinde virüsün kaynağının yeraltında yer alan içi su dolu bir mağara olduğunu söylemişti.
Bu teoriye göre, Almanya’da bulunan ve bir tünel ağıyla yeraltı sularına bağlanan bir mağarada dalış yapan bir Çinli turist grubu, virüsü buradaki bir yarasadan kapmış ve daha sonra da kaldıkları otele döndüklerinde, oradan diğer insanlara bulaştırıp ve daha sonrasında da ülkeleri Çin’e döndüklerinde birçok kişiye bulaştırarak virüsü tüm dünyaya yaymıştı. Dahası akıllara durgunluk veren bu teoriye göre, yaşananlar sadece bununla sınırlı değildi. Alman profesör Herbert’e göre, virüsün bulaştığı bu su kaynağının bulunduğu mağarada çok sayıda yarasa vardı. Peki ama bu yarasalara virüs nasıl bulaşmıştı? İşte, virüsün çıkış noktasıyla ilgili can alıcı nokta da burada yatıyordu onun bu teorisinde. Bunun da ötesinde, bu mağaranın yeraltına doğru uzanan bir ucu vardı ve nerdeyse sonu yok gibiydi. Herbert burasını “Hades”, yani eski mitolojik çağlardaki ismiyle, “Cehennem’e Açılan Kapı” olarak tanımlıyordu ve mağara girişinden iç dünyaya doğru uzanan bu tünelin ucunda ters çevrilmiş dev bir yılan başlı “Medusa Heykeli” olduğunu iddia ediyordu.
Medusa, yılan başlı yarı tanrı-yarı insan olarak betimlenen bir eski yunan mitolojik yaratığıydı ve Herbert’e göre, dünyanın içinde bulunan Cehennem’in kapılarına uzanan bu tünel girişlerinin de koruyucusuydu. Yani, mitolojik bir masal ve efsanenin ötesinde, o gerçek bir varlıktı. Herbert’e göre, sadece bunlarla da sınırlı değil, dünyadaki birçok salgınlar, büyük afetler, kazalar ve toplu ölümler bu lanetli varlık Medusa ve onun temsilcisi olan taştan yapılmış heykelinden kaynaklanıyordu. Bu mitolojik ve gerçek yaşayan kötücül yaratık, yılan başlı saçlarından çıkan ölümcül belalarını ve zehirini her 100 yılda bir tüm dünyaya değişik bir bela ve musibet olarak gönderiyor ve insanlık her 100 yılda bir yeni bir büyük felaket ile baş etmek zorunda kalıyor ama tüm bunların ana nedenini bulmaya gelince, doğal olaylara bağlıyor ve bir türlü gerçek nedenini bulamıyordu.
Gerçekten de Prof. Herbert’in bu akıl-dışı teorisi doğru olabilir miydi? Dünyada her 100 yılda bir yaşanan büyük afetler ve salgınlar ile bela ve musibetlerin ana nedeni yeraltında yaşayan kötücül şeytani bir varlıktan kaynaklanıyor olabilir miydi? Daha da ötesi, Herbert bu çılgın fikirleri kendi mi üretmişti, yoksa başka bir yerden mi almıştı? Prof. Herbert, bu makalesini içeren görüşlerini Almanya’daki Berlin Modern Tıp Bilimleri Araştırma Enstitüsü’ne sunduğunda, hiçbir kabul görmemiş ve özellikle de bir tıpçıdan çok bir tarihçi olduğu için kendisiyle alay edilerek tüm çalışmaları reddedilmişti.
Prof. Herbert, detaylı çizimler de içeren bir dizi konferans notu da hazırlamıştı ve notlarında gerek tarih öncesinde gerekse antik dönemde, özellikle Bizans ve Roma dönemlerinde kralların neden su sarnıçları ve özellikle bazı tapınak ve önemli yapılara bu ters medusa heykellerini koyduğunu ve bunun gerçek amacının ne olduğunu, insanları neyden ve hangi kötü güçten koruma gereği hissettiklerini detaylıca anlatmıştı. Buna göre, eski dünyadaki tüm yöneticiler ve krallar bu tehlikenin farkındaydı ve tüm dünyayı yerin altındaki bu kötülükten korumak için tüm su kaynaklarını, mabetlerini ve tapınaklarını bu ters medusa heykelleriyle, işaretleriyle ve inşa ettikleri heykellerle uyardılar. Özellikle, Avrupa’nın batısı ile Anadolu toprakları ve Ortadoğu’nun kuzeyinde bu heykeller bu yüzden yaygın olarak kullanıldı ve bu büyük belayı dünyadan def etmek veya uzak tutmak için yerleştirildi. Fakat, özellikle 1500’lü yıllardan sonra Rönesans’tan günümüze kadar, bu eski koruma tılsımı zamanla unutuldu, dini inançlar azaldı ve bunun sonucunda da yeryüzü ve insanlık yeteri derecede korunmasız hale geldi ve bu kötücül şeytani güç zamanla tüm yeryüzünü ele geçirmişti.
Herbert Johnson, bir süre önce tüm bu teorilerini ve görüşlerini John Smith’in Kahire Devlet Üniversitesi Arkeoloji Bölümü profesörü olan yakın arkadaşı Prof. Gregory Kravnik ile de paylaşmıştı. Prof. Kravnik, Mısır’daki arkeoloji kazılarına ve görevine, yürüttüğü yeni yakınçağ tarih araştırmaları ve özellikle de Roma ve Bizans dönemi arkeolojisi ve tarih araştırmalarıyla devam ediyordu bir süredir. Mısır tarihi üzerine yürüttüğü çalışmalara bir süredir ara vermiş ve bu yönde bazı çalışmalar ve araştırmalar yapıyordu..