kız kulesi 2

490 Kelimeler
Mustafa anlatıma kendisini öyle kaptırmıştı ki sesini anlattığı kısımlara göre tonlayıp, vurgular yaparak bütün herkesi anlattıklarına bağlamıştı.   Kuledeki toplar da bu dönemde artık korunma için değil, merasimlerde selamlama için atılıyordu. Kanuni Sultan Süleyman’ın ölümünden sonra tahta geçmek için İstanbul’a gelen Şehzade Selim, Üsküdar’dan geçerken, Kızkulesi’nden atılan toplarla selamlanmıştır. Bundan sonra uzun süre tahta geçen her Padişah için bu selamlama yapılarak, Padişah’ın tahta geçişi top atışları ile halka duyurulmuştur. 1719 yılında fenerde yağ kandilinin rüzgâr etkisiyle etrafı tutuşturmasından dolayı çıkan yangın ile iç kısmı tamamen ahşap olan kule yanmış,1725 yılında şehrin Baş Mimarı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından kapsamlı bir onarımdan geçirilmiştir. Bu onarım sonrası kule, kurşun kubbeli ve fener bölümü de kagir ve camlı olarak restore edilmiştir. Kızkulesi, Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş devrine girmesi ile tekrar savunma kalesi olarak kullanılmaya başlar. Daha önce eğlenceler ve kutlamalar için yapılan top atışları, bu dönemde artık savunma amaçlı yapılır. Kule, 1830-1831'de ise, kolera salgınının şehre yayılmaması için karantina hastanesine dönüşür. Daha sonra 1836- 1837'de görülen ve 20-30 bin kişinin öldüğü veba salgını sırasında hastaların bir kısmı burada kurulan hastanede tecrit edilmiştir. Kızkulesi’nde tesis edilen bu hastanede uygulanan karantina ile salgının yayılması önlenmiştir. Kızkulesi’nin Osmanlı dönemindeki son büyük onarımı II. Mahmut döneminde yapılmıştır. Kule’nin bugünkü şeklini veren 1832-33 yılındaki tadilat sonrasında, ünlü hattat Rakım'ın yazısı ile Kızkulesi’nin kapısının üzerindeki mermere Sultan II. Mahmut'un tuğrasını taşıyan bir kitabe yerleştirilir.   Osmanlı dönemini de sözü kesilmeden büyük bir akıcılıkla anlatan Mustafa, anlatım tarzıyla yeniden beni mest etmişti. Şimdi mest olan sadece ben değildim. Tüm dinleyiciler çıt çıkarmadan ilgiyle anlatılanları dinlemişti. Mustafa’nın bu bilgilere nasıl sahip olduğunu ve bu akıcı anlatımını nereden kazandığını merak etmiyor değildim. Merakım, bir gece vakti bir sokak lambasının aydınlattığı bankta otururken, Mustafa’nın çıka gelmesiyle orada yaptığımız konuşmada son bulacaktı. Çanakkale’de olduğu gibi şimdi de İstanbul’da ecdadımla bir kez daha gurur duymuştum. Biz kendimizi hikâyenin anlatımına kaptırmışken, bir çok imparatorluğa şahitlik yapan Kız kulesi de gözlerden kaybolmuştu. Nihayet İstanbul yolculuğumuz noktalanmış, soluğu Ayasofya’da almıştık. Cengiz hocamız günün planını yaparken bizde güneşli ama soğuk İstanbul havasında ellerimizi ovuşturup ısınmaya çalışıyorduk ki Ensar ve yanında ki birkaç kişi ellerinde buharları tüten çay tepsisi ve simit, poğaçaların bulunduğu iki adet koca fırın tepsisiyle göründüler. Çaylar gibi poğaça ve simitlerinde buharı soğuk havaya karışıyordu. Sırtı bana dönük olup ufak ufak ısınma hareketleri yapan Mustafa’yı dürterek başımla Ensarın geldiği yönü işaret ettim. -soğuk kış günlerinde petekleri ısıtan sıcak su gibi az sonra da bizim içimizi ısıtan sıcak çaylar elimizde olacak. Gözü genlerden çok gelenlerin elinde tuttuklarındaydı. Kulağıma fısıldayarak -kardeşim benim için vallahi gezip gördüğümüz yerler bir yana şu sıcak poğaçalar, simitler bir yana. Deyip neşesini dile getirmişti. İştahla tepsiye uzanan Mustafa, kış uykusundan uyanmış bir ayının açlığını taşıyor gibiydi. Bir elinde çay diğer elinde ise ağzının açılabildiğinde ısırıklar aldığı poğaçası vardı. Herkes tepsiye uzanıp kendi nasibi olanları alırken ben anlamsızca gülerek Mustafa’nın masumane halini seyrediyordum.  Poğaçasından kalan son lokmayı da ağzında çiğnerken, susmalar ağzından bir bir fırlıyordu. Yağ çeken ses tonuyla: -Ensar’ım canım can kardeşim şunlardan iki tane fazla alabiliryim?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE