"Ya severek..."

1061 Kelimeler
Adar… Acının her durağından geçmiş, otuz iki yıllık yolculuğunun yükünü bitmek bilmeyen bir ağırlıkla omuzlarında taşıyan adam… Dile kolay değil mi? Aslında, bu toprakların en büyük aşiretlerinden birine, en büyük erkek evlat olarak doğmuştu. Kaderi ona insan eliyle şekillenen bir hayat olarak sunulmuştu. Onu daha bebekken bu aileye layık görmemişlerdi ve gideceği yer, ucu bucağı olmayan derin, karanlık bir çukur olmuştu. Kokusunu bile anımsayamadığı annesinin koynundan koparılarak yetimhane köşelerine terk edilmiş, annesinin de uçurum kenarından atılıp sonsuzluğa mahkûm edildiğini yıllar sonra öğrenmişti. Çok sormuştu kendisine “Normal bir hayatım olsa nasıl olurdu?” diye. Her şeyden önce, annesinin sıcak kollarında uykuya dalabilir, onun masallarını dinleyerek hayal dünyasında kaybolabilir, her çocuk gibi anne terliği yemenin tatlı korkusunu yaşayabilirdi. Ya da her çocuk gibi çantasını sırtına takıp neşeyle okula koşar, arkadaşlarıyla sokaklarda oyunlar oynarken gülüşmelerle dolu bir dünyada büyüyebilirdi. Belki lise de ilk aşkını yaşayabilir, kalbinin heyecanla çarpmasıyla birlikte gençlik hayallerinin peşinden koşarken kendini bulabilirdi. Üniversite sınavına girecek olmanın telaşını yaşarken, umut dolu yarınları düşleyebilirdi. Gelenekleriyle, görenekleriyle bu kocaman ailenin içinde yetişebilir, düğünleri, bayramları, akrabalık ilişkilerini, abi, kuzen, torun… Olabilmeyi öğrenebilirdi. Sevmeyi, sevilmeyi, kardeşliği, birlikte gülmeyi, ağlayabilmeyi deneyimleyebilir, hepsinden öte kendisinin de bir kalbi olduğunu fark edebilirdi. Ancak, hiçbir şey bu şekilde olmamıştı işte… Acı, gözyaşı ve yaşayacağı geleceğin karanlık gölgeleri… Zümre’nin annesine, Zerda’nın, kendisine biçtiği kaderde payına bunlar düşmüştü. Yetimhanenin soğuk duvarlarının ona ilk öğrettiği gerçek merhametsizlik olsa da bugünkü yol arkadaşlarını kazanmasına olanak sağladığını da biliyordu. Onlar da kendisiyle beraber aynı yollardan geçmiş, kimisi tacize, kimisi tecavüze, kimisi işkenceye maruz kalmıştı. Herkes bencildi mesela, tek başına hayatta kalmayı başarabilenin nefes alabildiği acımasız bir ortamda hepsi hayatta kalmayı, birilerini yok ederek göğe yükselmeyi başarmıştı... Yalnızlığın, çocukluğundan itibaren yaşadığı acıların, hayal kırıklıklarının ve reddedilmişliğin şekillendirdiği bu yolda artık keşke demeden yaşamayı, Adar’da öğrenmişti. Yetimhaneden kaçtığı o ilk yıllarda sokakların daha güvenli olacağını sanmıştı; ancak işkencenin bin bir çeşidiyle, kirli parayla ve canavardan daha kötü insanlarla tanışmasına rağmen, hepsine direnmiş, gücünü ve servetini katlamıştı. O çocuk, artık büyümüş, sertleşmiş, duygularını bastırmış ve güçlü mü güçlü bir genç adama dönüşmüştü. Bununla birlikte bundan sonra hayata dair tek motivasyonu, kaybedecek hiçbir şeyi olmadan içindeki intikam duygusunu beslemek olmuştu. Onu küçümseyen, yok sayan ve terk eden herkesten hesap sormayı, bir yemin gibi kafasına koymuştu. Özellikle Zümre ve Zerda’ya karşı duyduğu nefret ve intikam duygusu öylesine büyüktü ki ölüm bile onlar için en iyi kurtuluş olurdu. İntikam için çıktığı yolda ilk hedefi, kız kardeşi Güldeste olmuştu. Tek istediği aslında onun aşk acısı çekmesiydi fakat evdeki hesap, araya başka insanlar girdiği takdirde hiçbir vakit çarşıya uymuyordu. Fırat ve annesiyle yaptıkları anlaşmanın ilk aşaması ailesi hakkında düzenli bilgi getirmeleriyken son aşamada Fırat’tan, Gül'ü terk etmesini istemişti. Fırat piçi ise kendisinin de arkasından iş çevirmiş, kişisel hırsları yüzünden kardeşinin namusunu kirletmişti. İşler o kadar kontrolden çıkmıştı ki Gül, düşman aileye gelin gitmiş, ölümün kıyısından son dakikada dönebilmişti. Fırat, ellerinde can vermemişti belki ama şerefsizliğinin bedelini ödeyerek cehennem biletini ilk alan kişi olma şerefine ermişti. İkinci hedefi ise Zümre’nin Poyraz’ıydı, yani onun gözbebeğiydi. Poyraz’a ait olan ağalık, şirket, konak her ne varsa aslında kendisine de ait olması gerekenlerdi. Kardeşinin elinden onları alarak, amacı sadece onu yerle bir etmek değil; mecbur edildiği geçmişin ve yaşatılan tüm acıların rövanşını almak, ödetmekti. Adar’ın, bu intikam planının ikinci aşamasındaki en önemli piyonu, Poyraz’ın eski sevgilisi Ahuse olmuştu. Ahuse, zayıf bir kadındı; para ve güç için her şeyi yapacak kadar hırsına yenik düşmüş, Poyraz'ın evliliğini yıkmak için kurguladıkları sahte hamilelik yalanını eline yüzüne bulaştırmıştı. Oysa Adar, Poyraz, babaannesinin elinden aldıklarına sıkı sıkıya sahip çıkar, Şifa’ya sırt döner sanmıştı. Ancak Adar’ın bu planı da başarısız olmuş; kardeşinin evliliği yıkılmak yerine yeniden güçlenerek, ortaya bir de bebek furyası çıkmıştı. O, henüz bu yenilgiyi hazmedememişken bir de Ahuse sürtüğü, Poyraz’a her şeyi söylemekle kendisini tehdit etmiş, Adar’da onu affetmemiş ve ihanetin bedelini ona canıyla ödetmekten kaçınmamıştı. Zümre’yle annesinin öldüğü uçurum kenarında yüzleşmişse de o, evlatlarının dağılan hayatlarına çok da fazla tanık olamadan o gece trafik kazası geçirmiş ve uzun bir süre yoğun bakımda kaldıktan sonra hayatını kaybetmişti. Adar’ın, belki de bugüne kadarki en büyük pişmanlığı, annesini acımasızca öldüren Zümre’yi o gece, o uçurumdan atmamış olmasıydı. Her gün, acı çeke çeke kavrulup, tükenmesini istediği o kadın, hesap bile veremeden geberip gitmişti! Evdeki hiçbir hesabı çarşıya uymadığı için artık ortaya çıkma cesaretini gösterebilir, otuz iki yıl sonra babaannesinin karşısına dikilip hakkını isteyebilir, ailesine kendisinin kim olduğunu tanıtabilirdi. Ailesi, kendisini gördüğünde elbette boynuna sarılmasını beklememişti ama gerçekleri itiraf ederken biri de sırtını sıvazlamamış, üzülmüş gibi bile görünmemişlerdi. Babaannesi kendisini şaşırtmamış, gerçekleri inkâr etmemiş; yalnızca kuru bir özürle “Affet beni” demişti. Daha sonra birkaç kez daha konağa gelip ondan payına düşeni istemişti; ancak babaannesi ona, soyadından başka hiçbir şeyi vermeyeceğinin altını kesin bir dille çizmişti. Özrü kabahatinden büyüktü; hani derler ya “Bir insan yedisinde neyse yetmişinde de aynıdır” diye, işte Zerda da öyle bir kadındı. Belki de yüzleştikleri gün konakta kimse olmasaydı, tıpkı Zümre'nin, Selvi'yi öldürdüğü gibi, Zerda da kimsenin ruhu bile duymadan Adar'ı acımadan öldürmeye kalkardı. Poyraz’ın, kendisiyle ilgili gerçekleri öğrendikten sonra babaannesine “Yalan de… Lütfen!” diye isyan etmesi, istemese de yüreğinde bir yerleri titretmişti. İlk kez bir aile üyesi, üstelik bu kişi kardeşi, babaannesine kendisi için karşı mı gelmişti? Kafası ne kadar karışmış olsa da, içinden bir ses Poyraz’ın, artık her şeyi öğrenmesi gerektiğini fısıldamıştı. Biliyordu ki, Poyraz, her şeyi öğrenip onu kabullenirse, diğer aile üyeleri de zamanla varlığına alışacaktı. Kendi evinde Poyraz’ı ağırladığı gün, anlatmam dediği ne varsa dile getirmiş ve kardeşinin gözlerinde bir nebze olsun anlayış aramıştı. Ama Poyraz; “Her şey bir yana ama Gül'e yaptıklarının affı yok,” diyerek bir daha geri dönüşü olmayan laflarını sıralayıp kendisine sırt çevirmekten kaçınmamıştı. Ne kolaydı değil mi bir günah keçisi bulabilmek? Fırat ve Ahuse’nin karakter yoksunu olduğunu görmezden gelip “Her şeyi sen yaptırdın!” demişlerdi. Eğer Fırat, siki kırık intikamının ateşine düşmeseydi ve Gül'e gerçekten aşık olsaydı, önüne dünyaları da serseler, kafasına sıkardı ama yine de sevdiği kadına, o şerefsizliği reva görmezdi. Ya da Ahuse eğer gerçekten sevseydi Poyraz’ı, Adar’ın, onun abisi olduğunu bile bile onunla yatmaz, kendi kişisel hırsları uğruna böyle bir alçaklığı kendine yediremezdi. Belki kardeşleri şu an görmüyordu ama hepsi bir şekilde Adar’a teşekkür borçluydu değil mi? Onun sayesinde sevgililerinin, annelerinin, babaannelerinin gerçek yüzünü görmüş; dünya ahret eşlerini bulabilmişlerdi… Öyle ya; “Asla, asla dememek gerek” diye boşuna dememişlerdi; önce Poyraz, sonra da tüm aşiret; ya seve seve ya da sike sike onun varlığını ve Kıraç soyadını taşıdığını kabul edecekti...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE