“MEYDAN OKUMA”

1401 Kelimeler
“Almıla Karahan” Aslında her şey bir sabah içtimasında oldu. Gökyüzü gri, beton kuru, sıralar gergindi. Dizilmiş duruyorduk, ama Batu Oğuz yanımda değil çaprazımdaydı. Tam o anda komutan eğitime dair bir şey söyledi, “bugün dikkat çalışması yapılacak”. Batu yüzünü bana çevirdi. Ciddi görünüyordu ama o bildik kıvrım dudağının kenarındaydı. Gözünü gözümde sabitledi. Sonra… konuştu. Sadece bir cümle: “Karahan, senin dikkat çizginin kaç metrede bozulduğunu görmek isterim.” O an herkesin adımı sabitti ama içimdeki bir şey... yerinden oynadı. Bu bir laf sokma değildi. Bu... düello çağrısı gibiydi. Gözümü ona diktim, cevap vermedim. Çünkü bazı yanıtlar kelime değil, sabır ister. Ama o günkü eğitim boyunca Batu ne zaman sıraya geçse benimle aynı hatta geçmeyi seçti. Atışta, koşuda, harita takibinde… hep bana yakın, hep yan bakışla. Komuta değil, yarışa odaklıydı. Her cümlesinde o alay vardı. Ama her adımında bir meydan da. Ben o ilk cümleyi unutmadım. “Senin dikkat çizginin kaç metrede bozulduğunu görmek isterim.” O gün içimde yanıt veren bir yer vardı. Ve o yer, bugünkü çekişmenin tam başlangıç noktası oldu. Ben onun sesine değil, o sesin nedenine karşı tavır aldım. Çünkü Batu’nun tonu emir değil ama hedef belirleyen cinstendi. Ve ben... hedef gösterildiğimde susmam. … Eğitmen adımı okuduğunda, içimdeki sessizlik sertleşti. “Karahan ve Oğuz. Ringde yakın temas.” Ayağa kalktım. Eldiveni takarken dış sesleri değil, kendi nabzımı duymaya çalışıyordum. Batu Oğuz karşı köşede ayakta, sırtı rahat ama gözleri tetikteydi. Yüzünde o bildik yarım gülümseme vardı. Ne alay gibi, ne dostane… tam ortası. Benim için en gergin ton. Yanıma geldiğinde fısıltısı duyulacak kadar yakındı: “Bugün konuşmayalım. Vuruşla anlat kim olduğunu.” Ben cevap vermedim. Sessizlik, kelimeden daha sertti bende. Ringin zeminine bastığımda, herkes dışarıda sustu. Selcen ve İlay bakışlarını kilitlemişti. Nazlı uzakta ama Batu’nun olduğu yere sabitlenmişti. O anda ring geniş görünüyordu ama bana göre sadece bir çizgi vardı: Ben ve Batu. İlk hamleyi o yaptı. Sol çaprazdan geldi, teması hafif ama niyeti okunan cinstendi. Gardımı yüksek tuttum. Ne geri çekildim ne öne atıldım. O, adımlarımı test ediyordu. Ben onun sınırını izliyordum. Her tur daha yakın, daha keskin oldu. Birbirimize vurmaktan çok, birbirimizi çiziyorduk. O sorduğu sorunun cevabını benden almaya çalışıyordu: “Dikkat çizgin kaç metrede bozulur Karahan?” Dördüncü turda omzuyla hafifçe itti. Gardımda çatlama yoktu ama içimde ses yükseldi. Nefesim hızlandı. Zemin bana dar geldi. Ve bir noktada... Bir anlık boşlukta, Batu yaklaşırken fısıldadı: “Daha ne kadar sağlam duracaksın?” Ben durmadım. Sustum, ama içimdeki çizgi artık kendini savunmuyordu. Saldırıyordu. “Yeter!” diye bağırdım. Atıldım. Planlamadan, düşünmeden... Sadece dürtüyle. Vücudum onun üstüne yöneldi, Batu refleksle karşılık verdi. Bir sağa, bir sola… Ringin zemininde birlikte yuvarlandık. Eldivenler birbirine değdi, nefesler birbirine karıştı. O anda galip yoktu, sadece yakınlık vardı. Ve ben… çizgimi aştığımın farkındaydım. Tam o anda ringin dışında bir ses yankılandı: “Kalkın!” Uzman asker adımını attı. Sesinde emir değil; uyarı vardı. Zemin artık müsabaka değil, disiplin alanıydı. Batu kalkmadan önce bir an yüzüme baktı. Gözleri hâlâ eğlenceli, ama içinde sinirle karışık bir şeyler vardı. Sonra o kıvrık gülümsemeyi yaptı. Her zamanki gibi, ama bu defa biraz daha yakından. “Senin çizginin içine düşmek... tahmin ettiğim kadar sertmiş.” Ben cevap vermedim. Sadece eldivenimi çıkarttım. Ve içimden: “O buraya yarışmak için geldi. Ben... sınırımı korumak için. Ama ringin ortasında öğrendik ki bazı çizgiler, aynı anda savunma da olabilir... savurma da.” … Gün geçtikçe kızlarla daha samimi olmuştuk. Zamanla birlikte yürümek, aynı eğitime girmek, aynı dertle ağrımak… bir şeyleri dönüştürdü. İlay artık bir sırdaş gibiydi. Selcen sessiz ama ne zaman yanımda olsa omzum dikleşirdi. Bazı geceler gülüp saçmalamış, bazı sabahlar göz göze gelip “bugün sağlam duracağız” demiştik. Artık biz, sadece aynı koğuşta uyuyanlar değil… aynı çatlaktan sızmayanlardık. Ve bugün… Bir ayın sonunda, Harp Okulu’nun tören alanındaydık. Üniformalar üzerimizdeydi. Kol çizgisi ütülü, yakalar sabit. Ayakkabılar parlıyordu ama içimdeki kalp bugün daha sade çarpıyordu. Gurur mu? Evet. Ama daha çok... duruş. Tören alanı kalabalıktı. Aileler dizilmiş, tribün sessiz bir heyecanla dolmuştu. Anneler, babalar, kardeşler… İlay’ın annesi mendilini tutuyordu. Selcen’in babası gururla dik duruyordu. Benim gözüm... alışkanlıkla Batu’yu aradı. O da oradaydı. Duruşu her zamanki gibi gevşek ama dikkatli. Eğilmemişti, ama başı hafif öne düşmüş gibiydi. Gözleri tören alanını tarıyordu ama içinden ne geçtiği anlaşılmıyordu. İçimde bir ses yükseldi: “Sahi... onun ailesi nerede?” Tribünlere baktım. İsmini taşıyan kimse yoktu. O kıvrık gülümsemeyi ona kim öğrettiyse… burada mıydı? Bu şımarık, imalı, alaylı ama bir yandan zeki çocuğu kim yetiştirdiyse… Görmek isterdim. Belki göz göze gelmek. Belki bir “anladım” demek. Tören komutanı seslendi. Yemin metni açıldı. Hepimiz dikildik. Sözleri okumak kolaydı ama taşımak… başka bir şeydi. Ben yemin ederken sesim çıkmadı ama içimdeki duruş titreşiyordu. “Vatanıma, milletime, bayrağıma... sadakatle bağlı kalacağıma...” Bu kelimeler benim için sadece metin değildi. Beni bu günlere taşıyan her şeyin hesabıydı. Tören bitince kucaklaşmalar başladı. Anneler ağladı, babalar omuzlara dokundu. Ben... ayakta kaldım. Kimseye koşmadım. Sadece uzaktan Batu’ya baktım. O yine yalnızdı. Ama bu defa gülümsemiyordu. Göz göze geldik. Bir şey söyledi mi hatırlamıyorum. Ama içimde bir şey netleşti: “Beni tanımak isterse, ilk önce kendi çizgisine bakmalı. Ben yemin ettim. O sadece... gözlerimle savaşmaya devam ediyor.” … Yemin töreni bittiğinde, üniformam hâlâ üzerimdeydi ama içimdeki duygu… sanki başka bir kumaştan dokunmuştu. O metni okurken, omuzlarımda sırf disiplin değil, bir yolun adı vardı artık: Söz verdim. Vatan için, millet için, gözümü kırpmadan karar vereceğime. Ama o an fark ettim karar vermek sadece emir almak değildi. Bazen... yön çizmeyi gerektiriyordu. Serbest yürüyüşe çıktık. Herkes içtima alanına doğru, yavaşça dağılmış hâlde ilerliyordu. Yanımda Selcen ve İlay vardı. İlay hâlâ törendeki sahneleri konuşuyordu: “Annem beni görünce ağladı. Sanki artık başka biri olmuşum.” Selcen sessizdi ama yüzünde belli bir gurur vardı. Ben onları dinlerken gözüm... Batu’yu aradı. Ve buldum. Yavaşça yürüyordu ama dikkat çekmeye çalışmıyordu. Sanki onun yanında da kimse yoktu. Tribünlerde ailesini görmemiştim. O hâlâ o bildik yürüyüşüyle, omuzları gevşek ama başı düşünceliydi. Tam içtima alanına vardığımızda, komutan yüksek sesle herkese seslendi. Herkes hizaya geçti. Ben de Selcen ve İlay’la birlikte sıraya girdim, gözüm yine Batu’da takılıydı. Komutan sıranın önüne geçip net konuştu: “Bugün artık farklı bir düzleme geçiyoruz. Tören bitti. Söz verildi. Şimdi gerçek görev başlıyor.” Herkes sustu. “Karahan. Oğuz. Siz ikiniz, bu topluluğun lider potansiyelini taşıyorsunuz. Bugün itibariyle kendi timlerinizi kuruyorsunuz. İki ayrı hat. Timler serbestçe size bağlanacak. İki farklı karakter. İki farklı yürüyüş. Ben... bu iki lider ruhun ayrı ayrı neler yapabileceğini görmek istiyorum.” Söz ağzından dökülürken, gözleri bendeydi. Ama Batu’ya da döndüğünde, onun yüzünde belli belirsiz bir hareket oldu. Sanki bu meydan, onun beklediği sahneydi. İçimde kıpırdayan cümle: “Yarış değilse bile yön artık benimle belirleniyor.” Komutan sustu. Grupta bir dalgalanma oldu. İlk olarak İlay yanımdan bir adım öne geçti. Selcen ona eşlik etti. “Ben Karahan’ı takip ediyorum,” dedi Selcen. Ardından Ali ve Kaan bir adım bana döndü. Furkan ise sessizce yerinde durdu ama omzunu benim çizgime çevirdi. Benim tim artık belliydi: Almıla Karahan’ın Timi * İlay Kurt * Selcen Yalın * Kaan Demirer * Ali Kunt * Furkan Tayhan Batu sessizce bekledi. Ama onu tanıyanlar... o sessizliğin sıradan olmadığını biliyordu. Gözlerinde bir şey vardı; sanki bu rol, tam da onun için biçilmişti. Liderlik ona sürpriz değildi, sadece zamanlaması bilinmeyen bir çağrıydı. Gözleri alanı taradı, ama kimseyi çağırmadı. Onun etrafında belirenler zaten kendiliğinden hizaya girmişti. Önce Nazlı Hançer adımını attı. O Batu’ya koşmazdı, ama ona giden yolu hep ezberlerdi. Ardından Sıla... son haftalarda Nazlı'yla hep aynı çemberde dönerdi. Yiğit, Batu’nun devre arkadaşı; sessiz ama sadık. Barış adımını tereddütsüz attı. Ve Ezgi… ince ama soğukkanlı; Batu’nun kararlarını sorgulamayan türden. Batu Oğuz’un Timi * Nazlı Hançer * Sıla Eryaman * Yiğit Subaşı * Barış Tunalı * Ezgi Saraç Timleşme tamamlandığında, alanın ritmi değişti. Artık iki farklı yön vardı. İki ayrı hava. Ama en belirgin çizgi… bakışlarımızın ucunda duruyordu. Komutan son bir kez seslendi: “Bugünden itibaren timleriniz, sizin karakterinizle yürüyecek. Karar alma, görev dağıtma, yön belirleme… hepsi sizde. Bu yalnızca liderlik değil ,gölge yönetimi değil, sahici sorumluluktur.” O an, solumda Selcen’in nefesi derinleşti. İlay göz ucuyla bana baktı: “Liderim, bu kamp artık seninle yön değiştiriyor.” Kaan ve Ali susuyordu ama yerleşik bir güvenle yanımdaydılar. Furkan... sanki sessizliğin içinde bana “gözlemim devam ediyor” diyordu. Ben ise içimden netleştirdim: “Artık sadece yürümek değil… kararlar, sorumluluk, yön. Ve karşı timde Batu varsa... bu yol sessizce düello olur.” Aramızda net bir hat çizilmişti. Yarış değil ama meydan. Aynı yeminle, farklı yürüyüşle başlıyorduk. Ve ben… artık çizgiyi değil, yönü taşıyordum…
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE