Anladım benim değilsin...

1970 Kelimeler
Hayat çok garip... Tam kendini rüzgârın akışına doğru fütursuzca bırakmaya meylediyorsun. O sırada birden rüzgâr kesiliveriyor. Sanki su dolu bir havuza atlarken birden susuz bir havuzun dibindeki kuru karolara kafamı çarpmışım gibi hissediyorum kendimi. Serin ve yumuşak bir su birikintisine dalma hayallerim varken birden sert ve soğuk taşlara vurmuştum başımı. En başından beri kendimi sakındım. Hep uzak durdum. Töreden ettiğim nefreti Yağız'dan çıkarmaya çalıştım. Sonra tam da bu düşüncelerimin ne kadar yanlış olduğu konusunda kendimi ikna etmeye çalışırken şimdi önünde durduğum kapı yüzüme kapanmıştı sanki. Öylece kalakalmıştım. Şaşkındım. Şaşırmak eylemi hissettiğim duyguyu ifade edecek kadar güçlü değildi belki. Afallamıştım. Şok olmuştum. İçimde bir yerlerde, adını yerini bilmediğim bir parçam un ufak olmuştu. Canım yanıyordu. Hayatımda ilk defa kalbim acıyordu. Kalbim neden acıyordu? Bunu anlamlandırmaya çalıştıkça daha da artıyordu sızım. Çünkü ben değişmiştim. Duygularım değişmişti. Düşüncelerim değişmişti. Tanıdığım bildiğim Yağız başkası çıkmıştı mesela. Evet yine aynı uzak, yabani, aynı yabancıydı benim için. Ama farklıydı. Yumuşaktı mesela. İncitmiyordu. Babamdan ve abilerimden gördüğüm muameleden sonra beni kendine alıştıran pamuksu, kadifemsi bir hali vardı. Gizemliydi biraz da. Uzaktan görüp merak ettiğim şehirler gibiydi. Bedenlerimiz yakındı belki ama ruhlarımız, kalplerimiz birbirine asla değmeyecek iki şehir gibiydi. Yine de onun kıyılarına değme ümidim vardı. Hevesti belki. Boş bir hevesti bu istek. Bir ukde olup boğazımda kalacak bir hevesti. Çok geç kalmıştım ona doğru bir adım atmak için. Ama o da bana gelmek istememişti belli ki. Tam da gururumdan ödün vermek üzereyken çenemle ördüğüm köprülerden geçip Yağız'ın duvarına çarpmıştım tüm gücümle. Aslında sevinmeliydim şimdi. Mutlu olmalıydım. Özgür olacaktım, bana karışan kimse olmayacaktı. Ayağımdaki prangalardan kurtulacaktım. Ama özgürlük neydi peki? Yani ruhun özgür olmadıktan sonra, sırtında koca bir kamburla gezdikten sonra, hatta şairin dediği gibi yanında kendini de götürdükten sonra, kaçmak neye yarardı ki? O sarı çiyanın bana bu kalp ağrısını vermeden önce açması gerekmez miydi kafesimin kapağını? Kanatlarımı kırdıktan sonra uçmamı bekliyordu benden? Artık gökyüzü benim için eziyetti bu saatten sonra. Yine de geri adım atacak değildim. Eğer beni bu kadar kolay bırakabiliyorsa ben de kendi başımın çaresine bakacaktım. Bunda kararlıydım. Ardıma bakmaya niyetim yoktu. Geride bıraktıklarımı da düşünmeyecektim. Son birkaç gündür kendimce kararlar almıştım. Yüzüme kapanan kapıların önünde oyalanmaktansa yeni açılacak kapılara doğru yönelmek gerektiğinin farkına varmıştım. Bundan sonra yeni umutlar ve yeni bir hayat mücadelesi vardı önümde. Annem yoktu babam yoktu abilerim ablalarım belki Yağız bile yoktu. Ki bana gitmekte özgürsün derken bile peşimi bırakmayacakmış gibi konuşmuşsa da... En çok içimi acıtan bu gerçek, en çok alıştığım onun varlığıydı maalesef... Cansu gitmişti. Yağız'la konuştuğumuz o gecenin sabahında Salih abi alıp İstanbul'a götürmüştü genç kızı. Giderken öyle hüzünlü ve korku doluydu ki bakışları. Onu anlayabiliyordum aslında. Kaygılarını, burukluklarını ve canının acısını hissedebiliyordum. Ona teselli vermek istedim ama dilimin ucundan dökülmedi o üç kelimelik cümle; her şey güzel olacak. Buna inancım yoktu çünkü. Ne olursa olsun her şey güzel olmuyor daha beter oluyordu. Ama Allah vardı; O varsa gam yoktu, tasa yoktu. Başın ne zaman sıkışırsa Allah'a güven dedim Cansu'ya, O'na sığın. Her zaman dualarımda olacaksın. Kendime de aynı şeyleri söylediğim doğrudur. Yine de kalbim buruk. Bir şey eksik... Adını koyamadığım o şey, canımı yakıyor, her nefes alışımda kaburgalarıma batıyor sanki. Böyle devam etmesine izin vermeyeceğim tabi ki. Madem benim gitmemi bu kadar istiyor, giderim. Ardıma bakmadan giderim hem de. O ilkimiz olsun dediğimiz anı da sonumuz olur. Son anımız, son bakışlarımıza mahkûm kalır bir ömür boyu. Ama ben giderim. Gitmek benim için tercih bile değil artık. Yağız Cansu gittiğinden beri eve daha erken geliyordu. Ama benimle hiç konuşmadan, hatta yüzüme bile bakmadan odasına geçiyordu. Sabah erkenden çıkıyordu. Evde yemek yemiyor kahvaltı yapmadan çıkıyordu. Yüzüne gözümün iliştiği nadir anlarda ne kadar yorgun ve bitkin olduğunu görebiliyordum. Bana mı kızgındı? Hayır bu mümkün değildi elbette. Bana bir kapı açmıştı. Bu kapıyı açan Yağız'dı. Hatta beni hayatından kovmuştu bir bakıma. Bana kızacak yüzü olmamalıydı. Belki kırgındı. Ama neden? Buna da hakkı yoktu. Bizim birbirimizin üzerinde hiçbir hakkımız yoktu! Bunu benim kadar o da çok iyi biliyordu elbette. Peki bu soğuk haller niyeydi? Benim kadar yorgun, benim kadar çaresiz ve yalnız hissedemezdi kendini. O güçlü, ailesinin biriciği, istekleri emir telakki edilen paşa çocuğuydu ne de olsa. Çeşmeden akan suyun elime değip lavaboya süzülmesi ile dudaklarımı kıvırdım. Çok değil belki on gün kadar önce ayaklarıma değen yumuşak suyun serinliği yayıldı yüreğime. İlkimiz olsun demişti Yağız ama son anımız, belki de tek güzel zamanımız olacağını bilememiştik. O manzara ve o an, damağımda tadı kalan lezzetli bir yemek gibi yapışıp kalacaktı dimağıma. Bir daha o lezzeti bulamayacağımı biliyordum. Çalan kapının sesi ile bulaşık yıkamayı bırakıp ellerimi kuruladım. Ben bulaşık yıkarken filozof oluyorum böyle. Düşünceler âlemine dalıyorum. Boşa koyuyorum sığdıramıyorum doluya koyuyorum aldıramıyorum. Tüm düşüncelerim kurdeşen gibi beynimi kemiriyor. Tüm hırsımı tabaktan çanaktan çıkarıyorum. Ve birileri de hırsla kapıdan zilden çıkarıyordu sanırım sinirini. Israrla çalıyordu kapı. Yağız odasında olduğuna ve muhtemel misafirlerim gelmeden en az yarım saat önce haber vermeden evden çıkmadığına göre kapıdaki arkadaşın kim olduğunu tahmin etmem kolay değildi. Büyük ihtimalle benim için gelmemişlerdi. Kapının sesinden rahatsız olan Pamuk bile uykusundan uyanmış ve benden önce koridora çıkıp huzursuzca kapıya bakmaya başlamıştı. " Tamam be patlama, geldik işte!" diye söylendim kısık sesle. İnşallah kaynanam ve görümcelerim gelmemiştir böyle çat kapı. Gerçi onlar evden çıkarken haber verse eve gelmeleri en az bir saat sürüyor. Aramadan gelmezlerdi de belki Yağız'a haber vermişlerdi. O mendebur bana söylemediği için böyle şap gibi ortada kalmış olabilirdim. Yüzüme yalancı ve kaypak bir tebessüm yapıştırıp kapıyı açmıştım ki hayal kırıklığı ve rahatlamayı aynı anda yaşadım. Kapıda izbandut gibi bir adam vardı. Elindeki silahı gelişigüzel bir şekilde üzerime doğru sallıyordu. Arkadaki birkaç adamsa tetikte beliyor gibiydi, etrafı kolaçan ediyordu. Kapıdakinden farklı değildi hiçbiri. Kaba saba, öfkeli ve düşüncesiz insanların halleri vardı üzerlerinde. " Buyurun" dedim çekinik bir sesle. Şaşkınlığım beni ele veriyordu. Gözüm adamın elindeki silaha takılmıştı. Adam bundan pek rahatsız olmuş gibi görünmüyordu. Hatta inadına, daha da gözüme soktu silahı. " Ömer Yağız'ı arıyorum. O nerede?" dedi gözleri ile koridoru yoklarken. Sustum. İçimden bir ses evde yok de diye fısıldıyordu kulağıma. Odasında desem ne yapacaklardı kestiremiyordum. " Sana soruyorum kadın!" Adam tükürükler saçıyordu konuşurken, giderek artan bir öfkeye sahipti. Yanaklarında düzensiz bir şekilde çıkan kısa sakalları bakımsız, dağınık ve ürkütücü görünüyordu. Koridorun arkasından gelen sesle irkildim. " Buradayım. Onu rahat bırak." Yağız oldukça yorgun görünüyordu. Bu kadar bitkin olduğunu fark etmemiştim. Yani suratsızlığından sanıyordum yüzünün kireç gibi olmasını. Ama şimdi sesinden bile hissedebiliyordum ne kadar dirençsiz ve cansız olduğunu. Yine de heybetliydi. Korkusuz görünüyordu. Adamın tipi bile tekin olmadığını haykırırken Yağız kayıtsızca adama bakıyordu. Duruşu o kadar sağlamdı ki kalbime nedensiz bir güven yayılıyordu ona her baktığımda. " Yağız efendi, demek buradasın! Cansu nerede? Çıkar onu! Senin sakladığını biliyoruz." Demek Cansu'nun çok korktuğu abisi buydu. Kız haksız sayılmazdı. Yani benim abilerimde anlayışlı tipler değildir ama bu adamın tipi bile tekinsiz. Her an tetiği çekecek gibi duruyordu silah elinde. Sanki şeytan doldurur deyimindeki şeytan tipi vardı adamda. Allah affetsin. Yağız kaşlarını kaldırdı. " Burada gibi mi görünüyor? Kardeşinden haberin yoksa bilemem. Sana yanlış haber vermişler." Adam silahı omuzumdan yukarı doğru kaydırıp tam arkamda duran Yağız'ın kafasına gelecek şekilde doğrulttu. Gözlerini kısıp " O kızı buraya getireceksin!" diye emir kipinde bağırmaya başladı. Yağız soğukkanlı ve kaygısız görünüyordu. Bir ara göz ucu ile bana baktı. Benimse alnımda terler birikmeye başlamıştı korkudan. Gözümün önünde vurulmasını istemiyordum. Bu adamlara hiç güvenmiyordum. Ona bir şey olmasını istemiyordum! " Beni karımın yanında mı vuracaksın?" Yağız dudaklarını birbirine bastırdı. " Beni vurduğunda eline hiçbir şey geçmeyecek. Çünkü seni yaşatmayacaklarını benden iyi biliyorsun. Eğer kardeşini arıyorsan git nerede ararsan ara. Bende bulamayacaksın. Şimdi ya adam olup buradan sessizce gidersin ya da beni vurup yeni bir kan davasını başlatır ve tüm sülaleni tehlikeye atarsın. Seçim senin." Adam elindeki silahı sağa sola salladı önce. Gözünü kısıp Yağız'a doğrulttu sonra. Durdu, ne düşündü bilmiyorum. Derin bir nefes aldı ve " bu iş burada bitmedi elbette. Peşindeyim Yağız efendi." Dedi bezgince. Omuzları düşmüştü. Kapıyı ilk açtığımda karşılaştığım o aslan parçası uysal bir kedi gibi kıvranıyordu şimdi karşımda. Yağız omuzlarını silkti. Bakışlarına ürkütücü ve tehditkâr bir perde inmişti sanki. Tüm kararlılığı ve asilliği ile adama bakıyordu şimdi. " Senden korkan senin gibi olsun, o zaman. Ama hesabını doğru yap çünkü ben zıvanadan çıkarsam kimse tutamaz sonra." Ben bile üzerime alınmıştım Yağız'ın sözlerini. Öyle bir korku ve tedirginlik hali çökmüştü üzerime. O kadar kararlı ve ciddi görünüyordu ki sanki arkasında koca bir ordu olan komutanın güvencesini taşıyordu omuzlarında. Adam da çok uzatmadı. Silahını sallayarak uzaklaştı. Giderken söylenmeye devam ediyordu. Adamların arkasından baktım bir süre. Yağız'ın " Kapıyı kapat artık." Diyen buyurgan sesi ile kendime geldim fakat dizlerimin dermanı çözülmüştü ve ayakta durmakta zorlanıyordum sanki. Bir de aldığım nefes göğsüme inmiyor gibiydi. Sırtımı duvara yasladım ve derin bir nefes almaya çalıştım. Yağız yanıma gelip endişe ile yüzüme baktı. " Sen, iyi misin?" diye sordu şaşkınca. " Çok korktum." Diyebildim ancak. Kesik kesik nefes alıyordum ve her an bedenim yere yığılacakmış gibi hissediyordum. " Merak etme, o adamlar sana bir şey yapmazdı." " Kendim için korkmadım zaten..." diye mırıldandım. Sözlerimi anlamamış gibi yüzüme bakınca söylediğimden utandım biran. Bakışlarımı kaçırdım bana dikkatle bakan puslu mavi o gözlerden. " Yürüyebilecek misin?" diye sordu. Başımı iki yana salladım. Dizlerimde can yokmuş gibi hissediyordum. Sanki belden aşağım felç olmuştu. Beni kucağına alıp salondaki deri kanepeye taşıdı. Televizyon ünitesinin çekmecesinden bir battaniye çıkartıp üzerime örttü. Sonra odadan çıktı ve birkaç dakika içinde elinde bir bardak su ile geri döndü. Kanepede doğrulmama yardım ederken " Su iç, iyi gelir." Diye mırıldanıyordu. Sesi derin bir kuyudan gelen puslu ve uzak bir tınıdan ibaretti. Konuşacak mecalim de yoktu. Neden bu kadar yorgun hissettiğimi anlamıyordum. Sudan birkaç yudum içtikten sonra daha fazla içemeyeceğimi belirtmek için kafamı salladım. Bardaktaki suyu bitirmem için zorlamadı. Başımı yavaşça yastığa koydu. Gözlerim nemlenmişti. İçimde nedensizce ağlama isteği vardı. Yağız'ın ayağa kalkmaya çalıştığını anladığımda hiç hesap etmediğim bir şekilde elini sıkıca kavrayıp " gitme" dedim yalvaran bir sesle. Yalnız kalmak istemiyordum ve Yağız'ın gözümün önünden ayrılmasını da istemiyordum. Çünkü o; güven veren bir dağ, huzur veren bir çınar ağacı, ruhumu dinlendiren coşkulu bir ırmak gibiydi. O gece ben uyuyana kadar elimi bırakmadığını ve yanımda beklediğini hatırlıyorum. Ama sabah kendi yatağımda uyanmıştım ve Yağız çoktan gitmişti. Belki de garip bir rüya görmüştüm o gece. Kapıya gelen adamlar da Yağız bana bakarken yüreğime yayılan o sıcak duygu da hep benim hayal gücümün ürünüydü. Kim bilir... O gün aylak aylak gezindim evin içinde. Canım hiçbir şey yapmak istemiyordu. Tıpkı Pamuk gibi miskin bir şekilde kanepe yayılmak ve uyuklamak istiyordum. Üzerimde boğucu bir ağırlıkla geziniyordum sanki. Yatsam uyusam geçer miydi ki bu hal? Akşamüzeri kapının çalması ile iyice gömüldüğüm kanepeden kalktım isteksizce. Bir gün önce kapıya dayanan adamlar gelmişti aklıma. Ya yine onlar geldiyse? Yağız da yoktu evde. Yok canım, her gün kapıya dayanacak değillerdi herhalde. Keyifsizce kapıyı açtığımda karşımda Salih abiyi ve ondan destek alarak ayakta duran Yağız'ı görünce olduğum yerde kalakaldım. Yağız yarı baygın görünüyordu Salih abi ise endişeli ve tedirgindi. Hızla evin içine girerken bana bir şeyler söylüyordu. " Yağız'ı yatağına götürelim, yardım et. Ben doktur getireceğim. Sen onunla ilgilen acil bir durum olursa haber verirsin." Konuşmasını yarım yamalak anlamıştım. Gözüm Yağız'a takılmıştı. " Ona ne oldu?" diye sordum ağlamaklı bir halle. Bir yandan da dikkatle kıyafetlerini tarıyor herhangi bir yerinde kan lekesi var mı diye bakıyordum. " Bilmiyorum. Doktora haber verdim, yola çıktı. O gelince öğreneceğiz." " Neden hastaneye götürmedin ki?" Sanki komaya girmiş gibiydi. Alnında terler birikiyordu. Gözlerini açamayacak kadar halsizdi. Nefes aldığını şişip inen göğsünden anlamasam yaşadığından bile şüphe ederdim. Salih abi gözlerini devirdi. " Tabi" dedi Yağızı yatağına bıraktıktan sonra. " Memleketteki tek akıllı sensin zaten!" kısa bir süre burnundan soluduktan sonra " Bir bildiğimiz vardır bizim de herhalde." Diye ekledi dişlerini sıkarak. *** tamam, tamam. küfür edebilirsiniz. biliyorum hak ettim :)  gerçekten heyecanlı bir yerde bitti, farkındayım ama diğer bölüm aklımda tam oturmadı ayrıca detaylı teferruatlı bir bölüm yazmayı planlıyorum önümüzdeki bölüm nasipse. biraz sırları deşebiliriz belki. bakalım ;) bu sebeple biraz zamana ihtiyacım var. içinize sinecek güzel bir bölümle geri dönmek üzere; selam ve dua ile kalın..
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE