İki gün geçmişti.
Evde her şey, sanki hiç yaşanmamış gibi ilerliyordu.
Ben susuyordum.
Yine susuyordum.
Ömer’in gözlerinin içine bakmamaya çalışıyor, onun attığı lafları duymuyormuş gibi yapıyor, sofraya çorba koyarken bile elim titremesin diye içimden dualar okuyordum. Her sabah onun gömleğini ütülüyor, oğlumun saçlarını tarıyor, kahvaltı masasını hazırlıyordum. Herkes her şeyi unutmuş gibi yaparken ben içimde bir mezar kazıyordum.
Ama ne onlar biliyordu o mezarın ne kadar derin olduğunu…
Ne de ben bir daha onun üstünü örtecek kadar güçlü kalabileceğimi…
Ve bu gece…
İçimde aylarca biriken cesaret nihayet kabına sığmaz hale geldi.
Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Ev sessizdi. Duvardaki antika saatin tik tak sesleri dışında hiçbir şey duyulmuyordu. Perdelerin arkasından bahçe lambasının sızan ışığı, koridorun duvarına titrek bir gölge düşürüyordu. Ömer yoktu bu sabah şehir dışına çıkmıştı. İş için dese de kesin metresle gezmelere gitmişti.Umurumda değildi. Kaç gündür dikkat çekmemek için sanki kaderime razı gelmiş gibi davrandım. Ne isteseler yaptım. Bugün benim kurtuluşum olacaktı.
Odamdan usulca çıktım. Ayaklarım yumuşak adımlarla, gıcırtı çıkarmadan misafir odasına yöneldi. Burası uzun zamandır kullanılmıyordu, toz kokusu havaya sinmişti. Kapıyı hafifçe araladım, içerideki karanlık beni içine çekerken derin bir nefes aldım.
Odanın köşesinde duran bazanın yanına çömeldim. Parmaklarım sessice bazayı kaldırdı.Tahta zemine sürtünen kumaş sesiyle siyah spor çantayı dışarı çektim. Onu ilk sakladığımda ellerim titriyordu, şimdi ise kararlıydım. Bu çantanın içindekiler, benim kaçış anahtarımdı. Şimal’in odasından çaldığım birkaç mücevher…Bu sabah o evde yokken almıştım. Elimde olan tek şeydi. Çünkü Ömer bana bir lira bile vermiyordu. Çünkü Ömer, beni her şeyden mahrum bırakmak için her şeyi planlamıştı.
Ama bu defa, ben de hazırdım.
Çantayı omzuma astım, yeniden sessizce koridora çıktım. Evdeki her kapı kapalıydı. Herkes uykudaydı. Damarlarımda nabzım gürül gürül atıyordu ama adımlarım sabitti. Aslan’ın odasına geldim. Kapıyı yavaşça araladım. Odamı aydınlatan küçük gece lambası, oğlumun yüzüne huzurlu bir ışık düşürüyordu.
Minik kollarını yastığın altına sokmuş, derin uykuda yüzü hafifçe gülüyordu. Yanına eğildim. Onun sıcak nefesi yüzüme değdiğinde içimdeki tüm korkular bir anlığına sustu. Parmak uçlarımla yanağını okşadım.
"Aslan..." diye fısıldadım. "Balığım... Uyan biraz, sana bir sürprizim var."
Gözlerini kırpıştırarak açtı. Uykulu bakışları bana odaklandı.
"Nee oldu anne?"
"Babana sürpriz yapacağız. Hani yazlıktaki evi hatırlıyor musun? Onu süslemeye gideceğiz. Sabah uyanınca babanda yanımıza gelecek çok sevinsin istiyorum."
Aslan’ın küçük yüzü bir anda neşeyle aydınlandı.
"Gerçekten mi? Renkli balonlar da olacak mı?"
"Tabii ki olacak," dedim. Gülümsemeye çalıştım. Gözyaşımı fark etmesin diye yüzümü hafifçe çevirdim.
Çabuk hareket etmeliydim.
Oğlumu usulca giydirdim. Küçük ceketini omzuna geçirdim, ayakkabılarını bağladım. Onu kucağıma aldım, çantamı sırtladım ve kapıdan çıktım. Koridordan geçerken evin duvarları üzerime yıkılacakmış gibi hissettirdi. Her adımda içim daralıyor, ama bir yandan özgürlük kokusunu ilk kez bu kadar yakından alıyordum.
Bahçe kapısından çıktım. Hava serindi, gökyüzü yıldızlarla doluydu.
Siteden gizlice çıktım. Issız sokakta bir süre yürüdükten sonra uzaktan bir taksi gördüm. El kaldırdım. Taksi yavaşlayarak yanıma geldi. Camı açıldı.
"Siz aramıştınız değil mi?"
"Evet şehir dışına çıkacağız," dedim. "Hızlı olalım lütfen."
Aslan’la birlikte arka koltuğa geçtim. Kapıyı çektim. Taksi harekete geçti.
İçimde karışık bir duygu… Hem titriyordum hem de yıllar sonra ilk kez özgürce nefes alıyordum. Aslan’ın başını omzuma yasladım. Gözlerini tekrar kapamıştı.
Yalnızca birkaç dakika…
Yalnızca birkaç dakika sonra bu evden, bu cehennemden uzaklaşacaktım.
Ama...
Sokağın köşesini döndüğümüzde bir fren sesiyle taksi aniden durdu. İçim bir anda buz gibi kesildi.
Önümüzde biri duruyordu.
Eller cebindeydi. Üstünde takım elbise vardı. Yüzünü taksinin farları aydınlatınca…
Boğazım düğümlendi.
Ömer.
Bir heykel gibi, kıpırdamadan, dimdik dikilmişti yolun ortasında.
Sadece bize bakıyordu.
"Hayır..." dedim, fısıltıyla.
"Hayır... Hayır, nasıl olur..."
Taksici dikiz aynasından bana baktı, endişeyle sordu:
"Bir sorun mu var, yenge hanım?"
Konuşamadım. Dudaklarım titredi ama sesim çıkmadı. Ağzım kurumuştu, içimde çığlık atmak istiyordum ama sesim sadece gözlerimden aktı.
Ömer yavaş adımlarla arabanın şoför kapısına yaklaştı. Camı tıklattı.
Taksici tereddütle camı indirdi.
Ömer cebinden bir çek çıkardı.
"Al bunu. Şimdi bu evin adresini unut."
Taksici, çekin üzerindeki rakama baktığında gözleri parladı. Ne sordu, ne şüphelendi. Sadece başını salladı. Direksiyona döndü ve gözlerini yola sabitledi.
Arka kapı açıldı. Ömer, oğlumun üstüne uzandı.
"Aslan, gel bakayım buraya."
Aslan uykulu gözlerle bana baktı.
"Baba? Sürpriz yapacaktık sana ama nasıl analdın?!"
"Anlarım oğlum ben. Annenin bakışından kafasında dönen şeyleri anlarım."dediğinde bana ima ile baktı. Yutkundum.
Kucağımdan çekip aldı onu. Korumasına işaret etti,
"Arabaya götür."
"Hayır Ömer...Lütfen bak.-"
Kollarımdan tuttu, beni arabadan çıkardı. Çantam kaldırımda devrildi. Mücevherler yere saçıldı. Ama gözümde hiçbir şey yoktu artık.
"Ne olur..." diye fısıldadım.Ne olur gidelim. Bırak gidelim…"
Ama Ömer'in gözlerinde zerre yumuşama yoktu.
Sertçe beni kendi arabasına doğru sürükledi. Kapıyı açtı, itekledi.
"Gir şuraya!"
Direksiyon başına geçti. Araba hareket etti.
Sokak lambaları birer birer ardımızda kaldı. Şehrin ışıkları uzaklaştı.
Sessizlik içimizi yuttu.
Yalnızca motorun uğultusu vardı, bir de içimde büyüyen korkunun sesi…
Nereye gittiğimizi bilmiyordum.
-----
Ormanın içlerine doğru kıvrılan o dar patikaya arabayla girdiklerinde, hava artık neredeyse tamamen kararmıştı. Ay ışığı, çıplak ağaçların arasından zor bela sızıyor, yer yer parlayan toprağın üzerini gümüş gibi parlatıyordu. Araç, çamurlu bir alanda durdu. Taçmin, hâlâ ne olduğunu anlamaya çalışırken, içini kemiren korkunun artık ete kemiğe büründüğünü hissediyordu.
Kapı sertçe açıldı. Ömer hiçbir şey söylemeden kolundan tuttuğu gibi onu dışarı çıkardı. Arkalarından, sessizce yürüyen iri yapılı adam—Ömer’in sadık koruması—ağaçların gölgeleri arasında hayalet gibi belirdi.
Taçmin'in ayakları toprağa değdiği anda titremeye başladı. Soğuk hava, gecenin yalnızlığı ve içindeki uğultu, hepsi birleşmişti. Sanki bu ormanda yalnızca kuşlar değil, kader de susuyordu.
"Yürü," dedi Ömer, sesi tehditkârdı. "Daha işimiz bitmedi."
Taçmin itiraz edemedi. Sadece yürüdü. Sürükleniyordu adeta. Ömer onun kolunu öyle sıkıyordu ki kemiği çatlayacak gibiydi. Ağaçların arasından geçtiler, dallar yüzünü çizdi, toprağa bastıkça ayakkabıları su çekti, ama o sadece adım atmaya devam etti. Nihayet durdular.
Boş bir açıklıktaydılar. Ağaçlardan uzak, sanki özel olarak seçilmiş bir yerdi.
Sessizdi. Korkutucu derecede sessizdi.
“Diz çök,” dedi Ömer.
Taçmin bir an duraksadı. Gözleri doldu. “Ne yapacaksın?” diye sordu, sesi bir fısıltı kadar güçsüzdü.
Ömer, arkasındaki korumaya eliyle bir işaret yaptı. Adam ceketinin içinden bir dosya çıkardı, bir kalemle birlikte Ömer’e uzattı. Ömer dosyayı Taçmin’in önüne attı. Kağıtlar yere saçıldı.
“İmzala.”
Taçmin elleriyle titreyerek kağıtları topladı. Gözleri hızla satırlarda gezindi. Her kelime, içinden bir şey koparıyordu.
“Taraflar karşılıklı anlaşarak boşanmayı kabul eder…”
“Çocuğun velayeti babaya aittir.”
“Anne çocuğu bir daha görmeyeceğini kabul eder.”
“Hiçbir maddi ya da manevi talepte bulunulmayacaktır.”
“Tüm ziyaret ve görüş haklarından feragat edilmiştir.”
Kalemi eline almak istemedi.
Avuçlarını sıktı.
Gözlerinden yaşlar süzülürken başını kaldırdı. “Hayır…” dedi. “Bu bir anlaşma değil, bu bir infaz… Ben çocuğumdan vazgeçmem!”
Ömer'in çehresi karanlıklaştı. Yavaşça eğildi.
“Onu kaçmadan önce düşünecektin. Seni ilk kaçışında uyardım bir dahaki sefere affetmem diye. Eğer siktir olup gitmezsen hayatımdan, oğlumdan seni mahvederim. Neler yapacağımı iyi biliyorsun Taçmin. Şimdi o kalemi alıp imzala. Yoksa...” dedi ve sustu. Geri kalanını gözleri söyledi.
Taçmin geri çekildi, kalemi yere attı. “İmzalamam,” dedi kararlı bir şekilde, ama sesi çatladı.
O an Ömer gözünü kırpmadan bir adım daha yaklaştı. Söz söylemedi. Ama yaptıkları sözden daha acıydı. Şiddetin ağırlığı yalnızca bedenine değil, ruhuna da çarpıyordu.
Her direnç parça parça kırıldı. Her “hayır” biraz daha sustu. Ömer elini her kaldırdıp indirdiğinde ormanın sessizliğini kadının etlerinden gelen ses bozuyordu.
Ve sonunda…
Titreyen ellerle, gözyaşlarıyla, toprağa karışan bir çaresizlikle... eline tutuşturulan kalemi tuttu. Zorla.
Sadece bir imza… ama aslında bir hayatın altına çekilmiş koca bir çizgiydi.
Ömer dosyayı aldı, doğruldu.
Yüzünde zaferle karışık bir küçümseme vardı.
“Bir daha evin önüne gelirsen… oğlumu görmeye kalkarsan… seni öyle bir yok ederim ki… ne bir iz kalır, ne bir ses. Anladın mı?”
Taçmin cevap vermedi.
Gözleri, yerdeki taşlara takılmıştı.
Artık ağlayacak suyu bile yoktu içinde.
Ömer, korumaya döndü. “Gidelim.”
Arabaya bindiler. Motor sesiyle birlikte orman bir kez daha sessizliğe gömüldü. Adam kuş uçmaz yerde çocuğunun annesini tek başına bırakmıştı.
Taçmin, hâlâ dizleri yerde, gökyüzüne bakıyordu.
Gözlerinde, içinde büyüttüğü her şeye bir mezar kazılmıştı.
Ama hâlâ yaşıyordu.
Nefes alıyordu.
Ve nefes alan her kadın, yeniden başlayabilirdi. Ama nasıl?
Kalktı. Titreyen dizleriyle toprağa saplanan ayaklarını zorlayarak doğruldu. Elbisesi çamurla kirlenmiş, saçları rüzgârla darmadağın olmuştu. Ama yürüdü. Nereye gittiğini bilmeden, sadece bir yönü takip etti—karanlığa doğru.
Ormanın sessizliği, içindeki çığlıklarla yarışıyordu. Yolun nerede olduğunu bilmiyordu. Belki de artık öyle bir yol yoktu. Geçen her dakika, gece daha da koyulaşıyor, her gölge büyüyüp üstüne çöküyordu. Otların arasından kaçan küçük hayvanların çıkardığı sesler, ara sıra duyulan uğursuz kurt ulumaları, kalbini pençeliyor, soluğunu kesiyordu.
Dudaklarından dökülen sözler, sanki kendi kendine mırıldanır gibiydi. Boğuk bir fısıltıydı artık sesi.
“Gözlerimden her şeyi bilirmiş ha…” dedi, acı bir gülümsemeyle. “Karanlıktan ne kadar korktuğumu hiç bilmedin… Hiç merak etmedin…”
Gözyaşları birer birer süzülüyordu yüzünden. Soğuk yanaklarında donmuş gibiydiler.
“Nasıl diri diri öldüğümü… sevgi dilendiğimi… seni sevdiğimi hiç görmedin…” dedi. Her kelime, içinden bir parça koparır gibiydi.
Issız ormanın ortasında, beyaz elbisesiyle yürüyordu. Ay ışığında silik bir hayal gibi görünüyordu—sanki bu dünyaya ait değildi artık. Üzerindeki elbise… kefeni miydi? Burada, karanlığın içinde, kurda kuşa yem mi olacaktı? Gözlerinde artık ne isyan kalmıştı ne umut. Sadece yorgunluk… tarifsiz bir tükenmişlik.
"Oğlumu kurtarmalıyım oradan. O bensiz yaşayamaz bende onsuz. Onu oradan almam lazım..."
Her adımda geçmişe doğru yürüdü aslında. Hafızasının karanlık odaları bir bir açıldı. İlk zamanlar geldi gözünün önüne. Ömer’in onu sevdiği zamanlar… İşyerine çiçeklerle geldiği, küçük notlarla gülümsediği, onu hediyelerle şımarttığı günler… Sözlerinin büyüsüne kapıldığı anlar… Masal gibi başlayan hikâyeleri...
Sonra perde arkasındaki gerçek yüz… Acının ilk tohumları… Mutluluğunu örten çatlaklar, ışığını söndüren gölgeler. Yavaş yavaş kırılıp dökülen hayalleri. Her “senin için yapıyorum” diyen sözün altında ezilen benliği. Her susuşuyla biraz daha kaybettiği kendiliği…
Yürüdü. Çünkü durmak ölmekti. Çünkü ne olursa olsun, gitmek zorundaydı.
Bu karanlık onun sonu olmayacaktı.
Belki gün doğmazdı hemen, belki bir yol çıkmazdı karşısına...
Ama attığı her adımda bir pranga daha kırılıyordu bileğinden.
Adımları yavaştı, yersizdi, yönsüzdü. Bir hayalet gibi süzülüyordu ağaçların arasında. Bedenindeki her hareket, zihnindeki tükenişin yankısıydı. Ruhsuz, yorgun, paramparçaydı. Ne geceydi ne gündüz… Zaman bu ormanda çoktan durmuştu. Yalnızca yaprakların arasından sızan gri bir loşluk, o anı diri tutuyordu.
Birden gözleri doldu. Gözkapaklarının ardında birikenler, artık taşmaya hazırdı. Dizlerinin üstüne çöktü.
“AAHHHH!”
Ormanın içini delen bir çığlık savruldu gökyüzüne.
Ciğerinin en derininden, yüreğinin tam ortasından gelen bir feryat.
“Yeter…” dedi hıçkırıklarla.
“Yeter… Dayanamıyorum artık...”
Gözyaşları sicim sicim süzüldü yanaklarına. Toprakla birleşen damlalar, yağmurla kardeşti şimdi. Gökyüzüne kaldırdı başını. Çam dallarının örttüğü karanlık kubbede bir halka boşluk vardı – tam ortasında, keskin ve sessiz bir dolunay parlıyordu.
O ışık, sanki sadece onu izliyordu. O çığlığı, o haykırışı yalnızca o duyuyordu.
“Sen Allah değil misin?!” diye haykırdı ilk. Sözleri, boğazını yırtarcasına döküldü.
“Ben senin kulun değil miyim?!”
Hıçkırıkları yükseldi, kelimeleri parçaladı.
“Kulunsam... neden bu haldeyim? Sen neredesin?!”
Kalbinde bir sancı, dilinde şirke yaklaşan cümleler vardı ama artık düşünemeyecek kadar aklını yitirmişti. Yorgundu. Bitmişti.
Sesi inceldi, titredi, yalvarırcasına:
“Hâlâ sana inanıyorum... Hâlâ bekliyorum mucizeni.”
Öksürdü. Ses telleri yanıyor, her kelime canını acıtıyordu.
“Tercih benimdi, evet... ama bu kadarını hiç istemezdim. Sevdim. Sevildiğimi sandım. Yanıldım! İnsanım işte... Yanıldım, dövüldüm, eziyet gördüm, aldatıldım...”
Nefesi yetmeyince duraksadı. Gözleri boşluğa daldı, sonra yeniden yükseldi sesi:
“Sınavdır, dedim. Senin bildiğin vardır, dedim Allah’ım... Sana sığındım her gece! Şuan olduğu gibi...Ama artık dayanamıyorum.”
Her haykırış, ormanın derinliklerine işliyor, kuşlar ürküyordu. Hayvanlar yuvalarına sinmiş, bir kadının feryadına sessizce tanıklık ediyorlardı.
“Hani sen... hani sen kuluna dayanamayacağı yükü vermezdin?
Ben dayanamıyorum!”
Gözyaşları toprağa karışırken bir kez daha kaldırdı başını göğe:
“Gör şu kulunu! Gör... Dayanamadığını gör!”
Sesi artık bir dua değil, bir cankurtaran çağrısıydı.
“Yalvarırım Allah’ım... Beni her şeyle sınadın ama çocuğumla sınama! Bunu kaldıramam!
Kurtar beni... Çocuğumu kurtar...
Bir şey olsun artık!
Ne olur... ne olur, bu çaresizlikten kurtar!”
Orman susmuştu.
Kadının çığlıklarından sonra gelen sessizlik, ölüm gibi çökmüştü ağaçların arasına. Rüzgâr bile esmekten vazgeçmişti sanki.
Ve o anda…
Karşısında bir siluet belirdi.
Kız, hıçkırıkları arasında başını kaldırdı. Nefesi düzensiz, gözleri kan çanağı gibiydi. Gözkapaklarının arasından gördüğü şekil önce bir gölgeydi, sonra ay ışığı yavaşça üzerine dökülmeye başladı.
Adam yaklaştıkça detaylar belirginleşti. İki metreye yakın boyu, geniş omuzlarıyla devasa bir karartı gibi ilerliyordu. Üzerinde simsiyah deri bir ceket, altına uyumlu koyu pantolon… Ellerini cebine sokmuş, adımları sessiz ama kararlıydı.
Ay ışığı, yüzünü tam ortaya vurduğunda, sol kaşının üstünden yanağına doğru inen derin bir yara izi parladı. İfadesizdi. Ne merhamet vardı gözlerinde, ne öfke…
Sadece karanlık.
Gözleri dipsizdi, içini çekip alacak kadar koyu. Boynunun sol tarafında, tenine kazınmış eski bir dövme vardı. Belirsizdi şekli ama bir yemin gibi duruyordu yerinde.
Kızın çenesi titredi. Gözyaşları hâlâ akıyordu ama sesi çıkmıyordu artık. Korku muydu bu, umut mu, yoksa sadece tükenmişliğin sessizliği mi… kendisi bile ayırt edemiyordu.
Adam önünde durdu. Hiçbir şey söylemeden, sadece gözlerinin içine baktı. Sanki kalbinin en gizli yerine bakıyordu.
Kız, boğuk bir sesle sordu:
“Sen… kimsin?”
Adam başını hafifçe yana eğdi.
Sesinde hiçbir duygunun izi yoktu. Ne sıcaklık, ne yabancılık…
Sadece hakikat gibi duran bir kelime döküldü dudaklarından:
“Karun.”
Kızın kaşları çatıldı.
Ne demekti bu?
Karun... Efsanelerden mi gelmişti bu ses? Bir azap mı, bir umut mu?
Adam, bir adım daha yaklaştı.
Aynı soğukkanlılıkla, biraz daha derin, biraz daha anlaşılır bir tonda yineledi:
“Karun KURTULUŞ.”
Kadın gözlerini açtı, kaşlarını çattı. Kurtuluş... Bu soyadı midesine kramp gibi oturdu. Nefesi daraldı.Artık zihnine bir sis bulutu indi. Gözleri karardı.
"Bir bitmediniz..." dediği an gözleri kapandı ve diz çöktüğü yerde sola doğru yıkılacakken, Karun çevik bir hareketle elini kızın yere değmek üzere olan yanağına koydu.
Tek dizini yere dayamıştı. Ay ışığında, solgun tenli kadının yüzüne baktı. Dudakları hafifçe yukarı kıvrıldı.
Yanağındaki tokatın verdiği hasar renk almıştı. Sarı saçları yere değiyordu kadının. Karun, bir süre daha izledi...bakışlarında ise bu sefer karanlık vardı.
"Seninle bitirelim..." dedi ve başını sağa eğdi.
Sol kaşından inip göz kapağını es geçerek yanağına uzanan iz ay ışığında belirginleşiyordu.