-Tokat-

1375 Kelimeler
“Karım olarak.” “Ne?!” “Duydun işte. Evlen benimle. O ailenin inine birlikte inelim.” Sinirden çenem titredi. Elim kendiliğinden hareket etti ve Karun’un yanağına sert bir tokat indi. “Ovv!” İlk tepki Duru’dan geldi. Gözlerimi Karun’dan ayıramıyordum. Başını yana çevirmişti. Sağ elim yanarken, sol yumruğum sıkılıydı. Kimin daha çok hasar aldığı belli değildi ama yanağındaki kızarıklık, canının yandığını açıkça gösteriyordu. Karun yavaşça başını kaldırdı. Önce bana, sonra soluna dönüp arkadaşlarına baktı. “Dedim değil mi lan size, tokadı basar diye,” diye dişlerinin arasından konuştu. “Oğlum, bu kadar ani söyle demedik ki sana?!” diye atıldı Noyan, kendini savunur gibi. “Daha nasıl söyleyecektim?!” dedi Karun, sinirli ama sesini bastırmaya çalışarak. “Direkt ‘karım ol’ demeseydin mesela,” diye ekledi Duru, yüzünü ekşiterek. "Fazla kıroca.."diye homurdandı Noyan. "Kız tokat atmasa 'ya benimsin ya kara toprağın' demeni bekleyecektim."diye alayla konuştu Ozan. Hepsinin bakışları Karun'u yadırgar gibiydi. Karun’un bana değil, arkadaşlarına kızması şaşırtmıştı. Haklıydım tokat atmakta. Bu düşünce vicdanımı biraz rahatlattı. “Siz kafayı mı yediniz?!” Karun dik durdu, gözlerini kapatıp başını hafifçe yukarı kaldırdı. Sonra bana dönerek: “Bak... saçma biliyorum. Ama sandığın gibi bir evlilik değil. Kağıt üstünde mi derler...” “Formalite,” diye araya girdi Ozan. “Anlaşmalı,” dedi Duru, başını hafifçe yana eğerek. “Bu... bu nasıl bir teklif? Ne kadar iğrenç! Benim çocuğum var! Üstelik hâlâ evliyim.” “Değilsin. Dün mahkemede boşandın. Unuttun mu? Kağıdı imzalamıştın.” Karun bunu o kadar basit bir şeymiş gibi söyledi ki, gözlerim doldu. “Üstelik çocuğun olmasını da sorun etmem.” “Yok artık! Ben nereye düştüm böyle?! Gidiyorum ben. Hemen şimdi!” Bu kez diğer kapıya yöneldim. Kulpu indirdim, ama açılmadı. “Açın şunu!” Karun ağır adımlarla yaklaştı, anahtarı çıkarıp kapıyı açtı. Gün ışığı içeri dolduğunda gözlerim kamaştı. Karşımda toprak bir yol, iki son model araba ve çevresi ağaçlarla dolu bir alan vardı. Soluma baktım—bir uçurum ve altında akan bir akarsu... Dağ başında, ıssız bir yerdeydik. “Anahtarı ver,” dedim, elimi uzatarak. “Arabamı sürmeyi mi kastediyorsun?” “Evet!” Sesim iyice yükselmişti. Karun alaycı bir ifadeyle baktı. “Bebeğimi bu sinirli kadının ellerine teslim edemem. Üstelik yollar çok bozuk. En ufak dikkatsizlikte uçup gidersin, arabam da mahvolur.” Ağzım açık, sinirden yüzüne bakakaldım. “O zaman nasıl getirdiysen öyle götür.” “Nereye?” dedi, hafif gülümseyerek. “Evime!” “Senin... evin yok ki.” Sözleri kaya gibi ağır geldi. Göğsüme oturdu. “Oğluma gideceğim! Onu alacağım! Gerekirse polisle giderim ama—” “Gerçekten... sence bu o kadar kolay olacak mı?” diye sordu Karun. “Kurtuluşların kim olduğunu en az benim kadar iyi biliyorsun. Hukuken oğlun babasında kalır. Polisle hiçbir şey yapamazsın.” “Zorla imzalattı derim! Bir yolunu bulurum! Karışma bana!” Karun sessizleşti. Gözlerimin içine uzun uzun baktı. O an fark ettim—güneş ışığında gözlerinden biri koyu kahverengi, diğeri ise neredeyse bal rengi kadar açıktı. Bu bakış... içimi ürpertti. “Gözlemlediğimde daha zeki biri olduğunu düşünmüştüm,” dedi ve kolumdan tutarak beni içeri soktu. Kapıyı kapatıp kilitledi, anahtarı da cebine attı. “Ver şu anahtarı! Beni burada zorla tutamazsın!” “Zorla değil... Sadece düşünmen için bir fırsat veriyorum. Hem çok da uzak olduğun bir şey değil bu. O evde yıllardır zorla kalmadın mı?” “Oğlum vardı!” dedim, sesim titredi. Gözlerimden bir damla yaş süzüldü. “Eğer akıllıca davranır ve ‘tamam’ dersen... oğlunu her gün göreceksin. Kapılarda ağlamayacaksın. İstediğin zaman yanında olacaksın. Hatta her sabah, yine bisiklet sürmesine yardım edeceksin.” “Ne zamandan beri takip ediyorsun beni?” “O eve ilk girdiğin günden beri... ama asıl dikkatimi çeken an, evden ilk kaçmaya çalıştığın zamandı.” “Sen de o an ‘Bu kız kaçmaya niyetli, gelsin benimle evlensin’ mi dedin?!” “Hayır. Sadece o gün planıma bir ekleme yaptım.” “Neden?!” “Çünkü... zorla boşanmaya sürüklenmiş bir kadının mutlu bir evlilikle Ömer’in karşısına çıkması, onu delirtecek. Evet, seni özellikle Gökhan şerefsizinin oğullarını kudurtmak için bir silah gibi kullanacağım. Ama sen de beni oğluna kavuşmak için kullanacaksın. İki taraftan da kâr payımız yüksek, Taçmin.” Gözlerim onun gözlerinde. Bir tarafı cehennem gibi karanlık kahverengi, diğeri ise içine ışık düşmüş bal rengi… Tuhaf, ürkütücü ama bir o kadar da dikkat dağıtıcı. İçim titredi. Kafamdan bir an Ömer’in öfkesini, çocuğumun boşluğunu ve Karun’un şimdi bana teklif ettiği şeyi geçirdim. Bir anlaşma. Kağıt üstü bir evlilik. Oğluma kavuşma vaadi. Ve tüm bu kâbusun... intikama dönüşmesi. Ama bu neydi? Gerçekten çözüm müydü? Yoksa sadece başka bir kafes mi? Kolumu çekmeye çalıştım ama gevşekçe tuttu, bırakmadı. Bakışları ciddiydi artık. “Taçmin,” dedi yumuşak ama kararlı bir sesle. “Savaş silahla yapılmaz. Zekayla yapılır. Onlar yıllardır seni susturdu, seni sindirdi, hatta oğlunu senden aldı. Ama ben sana onların kalesine girip içten yıkma şansı veriyorum. Hem de oğlunun elini tutarak…” Yutkundum. Ağzımda metalik bir tat vardı. Korku, öfke ve çaresizlik birbirine karışmıştı. Bir an için gözümde oğlumun yüzü belirdi. Kahkahası. Bisikletin pedallarına tutunmuş küçük elleri. “Ben bu kadar kötü biri değilim,” dedim fısıltıyla. “İntikam almaya değecek kadar nefret dolu değilim.” “Hayır,” dedi Karun. “Sen sadece artık kimsesiz bir annesin. Ve anneler, dünyadaki her savaşı kazanır... yeter ki ne uğruna savaştıklarını unutmasınlar.” Bir adım geriledim. Duvardan destek aldım. Ellerim titriyordu. Duru, Noyan ve Ozan diğer odadan sessizce bakıyorlardı. Bir şeyler fısıldaşıyorlardı ama duymuyordum. Kulaklarım uğulduyordu. Karun cebinden bir mendil çıkardı. Elimi tuttu, avucuma bıraktı. “Bunu düşünmen için sana bir gün veriyorum. Yarın sabah tekrar konuşuruz. Ama unutma, oğlun seni beklemiyor. O şu anda seni unutmaya zorlanıyor.” Karun yanımdan uzaklaşırken gözyaşlarım usul usul yanaklarıma indi. Boğazım düğümlenmişti, nefes alamıyordum. Hıçkırarak ağlamak istiyordum ama... tanımadığım insanların önünde ağlamak bana göre değildi. Yine de titreyen bedenimi zor toparlayarak ayakta durmaya çalıştım. Karun, koltuğa oturmuş, sırtı bana dönüktü. “B-benim... yalnız kalabileceğim bir yer yok mu?” diye kısık bir sesle sordum. Sızlanarak, neredeyse yalvarırcasına. Tek istediğim biraz mahremiyetti. “Şey...” dedi Ozan, başını çevirip bir yere eliyle işaret ederek, “İlerde banyo var.” Dudaklarım titredi, gözlerim daha da doldu. “Tuvalette mi düşüneceğim yani?!” dedim sitemle. Ne lanet bir yerdi burası? Kafamı kaldırdığımda yukarı çıkan demir merdivenleri gördüm. Açıkta duran birkaç yatak seçilebiliyordu ama hepsi birbirine karışıktı; düzensiz, sığıntı gibi. “Biz girelim banyoya, sen burada düşün,” dedi Noyan aniden. Söylediği şeyin ağırlığını fark etmeyen bir ifadeyle gülümseyerek bakıyordu. Karun ve Ozan ise ona kaşlarını çatmıştı. “Sen onun kusuruna bakma, bazen saçmalar,” dedi Ozan, kardeşinin omzuna dokunarak. Karun yerinden kalktı, elini sehpanın üstündeki telefonuna uzattı. “Duru, biz çıkıyoruz. Kulaklığını al, yukarı yatağa geç. Akşama döneriz.” İki kardeşi yanına alıp sessizce yanımdan geçip gittiler. Duru ile göz göze geldik. Ne söyleyeceğini bilmez bir halde, dudaklarını büzdü. “Aslında bakarsan... psikoloji okuyordum,” dedi, sesi biraz utanarak. “Bir terapi belki iyi gelebilirdi ama son sınıfta bıraktım. Yine de... bir şeyler bilirim.” Elini rastgele salladı, dudaklarını ısırdı. Ardından başını eğerek fısıldadı: “Ne yazıkki şimdiye kadar... bir anneye hiç moral vermedim.” “Sadece yalnız kalmak istiyorum,” dedim sessizce. “Tamam,” dedi hemen, başını sallayarak. “Yukarıdayım. Sen burada istediğin kadar düşün, ağla, haykır. Merak etme, asla duymam. Kulaklığımın ses performansı mükemmeldir.” Bir şey demedim. Ama en azından yalnız kalacaktım, bu bile yeterliydi. Duru sessizce demir merdivenleri çıktı. Yatağına uzandı, kulaklığını taktı ve gözlerini kapadı. Ben de sabah başımı koyduğum yatağa yürüdüm. Yavaşça uzandım. Üstüme örtüyü çektim, başımı battaniyenin içine gömdüm. Ve... ağlamaya başladım. “Bunu düşünmen için sana bir gün veriyorum. Yarın sabah tekrar konuşuruz. Ama unutma, oğlun seni beklemiyor. O şu anda seni unutmaya zorlanıyor.” Karun’un bu sözleri kulağımda dönüp duruyordu. Düşünmek bile istemediğim bir şeyi fark ettirmişti. Gerçekten... unutur muydu oğlum beni? “Hayır...” dedim içimden, ağlayarak. “Hayır, buna izin veremem.” Bıraktı derlerdi. “Annesi onu bırakıp gitti” derlerdi. Eminim buna inandırırlardı. Oğlum büyür, bana nefretle bakardı. Tüm sevgisini gömerken bana yabancı olurdu. Bu fikrin ağırlığıyla boğazım düğümlendi. Gözlerimi kapadım, ağlamam daha da şiddetlendi. Burnum tıkandığında, derin bir nefes aldım. Burnuma tanıdık bir koku doldu. Çamaşır deterjanı ve... Karun’un kokusu. Sert ama tanıdık. Güvende hissettiren bir yanı vardı, ne yazık ki. Demek bu onun yatağıydı. Ama artık umurumda değildi. Düşünmek istemiyordum. Tek düşündüğüm, oğluma kavuşmaktı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE