-TANITIM-

630 Kelimeler
Orman... Sessizliğin bile tedirgin olduğu o derin, ıssız gölgelerle örülü yer. Kadın, beyaz elbisesiyle dizlerinin altındaydı. Kumaş çamura bulanmış, dizlerinden akan kanla koyulaşmıştı. Ayak bileklerine kadar sürünen etekler yırtılmış, dikenlerin arasında parçalanmıştı. Uzun, sarı saçları düğüm düğüm olmuş, ıslak toprağa yapışıyordu. Saçlarının arasına kuru yapraklar ve çamur karışmıştı; güzelliğinin bir zamanlar parlayan izleri, şimdi bir enkazın içinden haykırıyordu. Adımları yavaştı, yersizdi, yönsüzdü. Bir hayalet gibi süzülüyordu ağaçların arasında. Bedenindeki her hareket, zihnindeki tükenişin yankısıydı. Ruhsuz, yorgun, paramparçaydı. Ne geceydi ne gündüz… Zaman bu ormanda çoktan durmuştu. Yalnızca yaprakların arasından sızan gri bir loşluk, o anı diri tutuyordu. Birden gözleri doldu. Gözkapaklarının ardında birikenler, artık taşmaya hazırdı. Dizlerinin üstüne çöktü. “AAHHHH!” Ormanın içini delen bir çığlık savruldu gökyüzüne. Ciğerinin en derininden, yüreğinin tam ortasından gelen bir feryat. “Yeter…” dedi hıçkırıklarla. “Yeter… Dayanamıyorum artık...” Gözyaşları sicim sicim süzüldü yanaklarına. Toprakla birleşen damlalar, yağmurla kardeşti şimdi. Gökyüzüne kaldırdı başını. Çam dallarının örttüğü karanlık kubbede bir halka boşluk vardı – tam ortasında, keskin ve sessiz bir dolunay parlıyordu. O ışık, sanki sadece onu izliyordu. O çığlığı, o haykırışı yalnızca o duyuyordu. “Sen Allah değil misin?!” diye haykırdı ilk. Sözleri, boğazını yırtarcasına döküldü. “Ben senin kulun değil miyim?!” Hıçkırıkları yükseldi, kelimeleri parçaladı. “Kulunsam... neden bu haldeyim? Sen neredesin?!” Kalbinde bir sancı, dilinde şirke yaklaşan cümleler vardı ama artık düşünemeyecek kadar aklını yitirmişti. Yorgundu. Bitmişti. Sesi inceldi, titredi, yalvarırcasına: “Hâlâ sana inanıyorum... Hâlâ bekliyorum mucizeni.” Öksürdü. Ses telleri yanıyor, her kelime canını acıtıyordu. “Tercih benimdi, evet... ama bu kadarını hiç istemezdim. Sevdim. Sevildiğimi sandım. Yanıldım! İnsanım işte... Yanıldım, dövüldüm, eziyet gördüm, aldatıldım...” Nefesi yetmeyince duraksadı. Gözleri boşluğa daldı, sonra yeniden yükseldi sesi: “Sınavdır, dedim. Senin bildiğin vardır, dedim Allah’ım... Sana sığındım her gece! Şuan olduğu gibi...Ama artık dayanamıyorum.” Her haykırış, ormanın derinliklerine işliyor, kuşlar ürküyordu. Hayvanlar yuvalarına sinmiş, bir kadının feryadına sessizce tanıklık ediyorlardı. “Hani sen... hani sen kuluna dayanamayacağı yükü vermezdin? Ben dayanamıyorum!” Gözyaşları toprağa karışırken bir kez daha kaldırdı başını göğe: “Gör şu kulunu! Gör... Dayanamadığını gör!” Sesi artık bir dua değil, bir cankurtaran çağrısıydı. “Yalvarırım Allah’ım... Beni her şeyle sınadın ama çocuğumla sınama! Bunu kaldıramam! Kurtar beni... Çocuğumu kurtar... Bir şey olsun artık! Ne olur... ne olur, bu çaresizlikten kurtar!” Orman susmuştu. Kadının çığlıklarından sonra gelen sessizlik, ölüm gibi çökmüştü ağaçların arasına. Rüzgâr bile esmekten vazgeçmişti sanki. Ve o anda… Karşısında bir siluet belirdi. Kız, hıçkırıkları arasında başını kaldırdı. Nefesi düzensiz, gözleri kan çanağı gibiydi. Gözkapaklarının arasından gördüğü şekil önce bir gölgeydi, sonra ay ışığı yavaşça üzerine dökülmeye başladı. Adam yaklaştıkça detaylar belirginleşti. İki metreye yakın boyu, geniş omuzlarıyla devasa bir karartı gibi ilerliyordu. Üzerinde simsiyah deri bir ceket, altına uyumlu koyu pantolon… Ellerini cebine sokmuş, adımları sessiz ama kararlıydı. Ay ışığı, yüzünü tam ortaya vurduğunda, sol kaşının üstünden yanağına doğru inen derin bir yara izi parladı. İfadesizdi. Ne merhamet vardı gözlerinde, ne öfke… Sadece karanlık. Gözleri dipsizdi, içini çekip alacak kadar koyu. Boynunun sol tarafında, tenine kazınmış eski bir dövme vardı. Belirsizdi şekli ama bir yemin gibi duruyordu yerinde. Kızın çenesi titredi. Gözyaşları hâlâ akıyordu ama sesi çıkmıyordu artık. Korku muydu bu, umut mu, yoksa sadece tükenmişliğin sessizliği mi… kendisi bile ayırt edemiyordu. Adam önünde durdu. Hiçbir şey söylemeden, sadece gözlerinin içine baktı. Sanki kalbinin en gizli yerine bakıyordu. Kız, boğuk bir sesle sordu: “Sen… kimsin?” Adam başını hafifçe yana eğdi. Sesinde hiçbir duygunun izi yoktu. Ne sıcaklık, ne yabancılık… Sadece hakikat gibi duran bir kelime döküldü dudaklarından: “Karun.” Kızın kaşları çatıldı. Ne demekti bu? Karun... Efsanelerden mi gelmişti bu ses? Bir azap mı, bir umut mu? Adam, bir adım daha yaklaştı. Aynı soğukkanlılıkla, biraz daha derin, biraz daha anlaşılır bir tonda yineledi: “Karun KURTULUŞ.” Ve orman, bir kez daha nefesini tuttu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE