Prolog
Zihin katmanında, yüksek bilinçlerin o bildik, bitmek bilmeyen toplantılarından biri daha başlıyordu. Üzerlerindeki o ağır bıkkınlığı bir yük gibi sürükleyerek katmana birer birer giriş yaptılar. Toplantı saati yaklaştıkça kalabalık arttı; zihinlerin yarattığı o yoğun frekansla beraber ortam, gitgide daha kararsız ve tekinsiz bir alana dönüştü.
Bu katmanın yüzyıllar önce kimliksiz, karanlık ve mutlak bir boşluk olmasına karar verilmişti. O zamanki yüksek bilinçler, birbirlerinin estetik algılarını asla kabullenememiş, kendi formlarını dayatmak için öyle büyük kavgalar etmişlerdi ki; bu sürtünmeler toplantıları işlevsiz hale getirmişti. Onlar içeride kendi önceliklerini yarıştırırken aşağıda, dünyada önü alınamaz büyük fiziksel dengesizlikler kopmuştu. Kitlesel yıkımlar ve coğrafi sarsıntılar… Hiçbiri birer "plan" ya da "ceza" değildi; dünya, sadece bu katmandakilerin uzlaşamayan iradelerinin bedelini ödeyen devasa bir enkaz yığınıydı. Bugünkü bilinçler, sırf o eski istikrarsızlıklar tekerrür etmesin diye; her türlü formdan, ışıktan, hatta bir karakter kırıntısından bile yoksun bu kasvetli hiçliği mecburi bir protokol olarak kabullenmişlerdi.
Eskiden alt katmana müdahale etmek oldukça kolaydı; uzun karar alma aşamalarına gerek yoktu. Bir bölgenin sistemle uyumunun tamamen bozulduğuna mı inandılar? Kısa bir görüşme, anlık bir karar ve koca bir yerleşim birimi, yapısal bir müdahaleyle saniyeler içinde silinirdi. Şimdilerde ise dünyanın o karmaşık yapısı bu doğrudan hamleleri reddediyordu. İnsanlar artık bu dış etkileri fark etmiyor, her sapmayı kendi rasyonel verileriyle açıklayıp geçiyor; bu katmanda dönen oyunlara kulak asmıyorlardı. Gerçi kurallar yine işliyordu ama o olaylar zincirini tetikleyen asıl irade, çoktan göz ardı edilmeye başlanmıştı.
Ancak insanların bu umursamazlığı yetmiyormuş gibi, bir de bu zihin katmanına sızmaya başlamışlardı. Birkaç yabancı zihin, sınırları zorluyor, bu boşluğun steril dokusuna sürtünerek buradaki sessizliği bozuyordu. Durdurmaya çalışmışlardı ama nafile...
Katmanın yine titreyip bir insan zihninin varlığını haber verdiği o buğulu anda, yüksek bilinçlerden biri içeriye heybetli bir giriş yaptı. O da diğerleri gibi devasa bir egoya sahipti; haliyle bu kişiliksiz kasvetten herkesten çok rahatsızdı. Girer girmez zihnine bir görüntü düştü: Uzaklarda yükselen yamaçlar, derin vadiler ve o vadinin kalbinden akan masmavi bir nehir...
Bir anlık odak sapmasıyla bu görüntüyü zihninden dışarı sızdırdı ve işte oradaydı! Boşluğun ortasında devasa tepeler yükseldi. Bu, burada yapılabilecek en büyük hataydı; zira zihin katmanında ne düşündüğünüze dikkat etmek zorundaydınız. Anında bir başka bilincin öfkeli sesi zihninde yankılandı:
— "Ahmak! Yine nereden çıktı bu formlar!"
Oysa o görüntüyü bizzat odaklamıştı:
— "İki tepenin kime ne zararı var? Bırakın da kafa dinleyeyim! Bıktım usandım sizin bu zevksizliğinizden!"
Düşünce selinin içindeki gürültü bir anda patlak verdi. Zihin katmanı, egoların çarpışmasıyla ısınmaya başladı:
— "Geri zekâlı! Sanki biz bilmiyoruz zihnimizde dünya kurmayı!"
— "Senin tepelerin varsa benim de sanat eserlerim var!"
— "Boş işlerle uğraşmayın! Bir şey yapılacaksa iki sandalye atın; şu alttakilerin oturma sevdasını hep merak etmişimdir!"
— "Ben alt kattakilerin kitaplarını isterim, canımız sıkılıyor akşama kadar!"
Bir anda ortam; kemik sandalyeler, binlerce kitap kırıntısı, çarpık tablolar ve hatta bir yerlerde zıplayan gözleri oyulmuş bir palyaçoyla dolup taştı. Dengenin kendisi artık aşağıdan değil, bizzat bu üst bilinçlerin arasındaki sürtünmeden dolayı tehlikeye girmişti. Tam o sırada, az önce ortaya çıkan formların arkasından zayıf bir titreşim hissedildi. Bir insan zihni içeriye sızmaya çalışıyordu.
— "Al işte, beğendin mi yaptığını?" diye gürledi diğerleri. "Şu böcekleri dışarıda tutmak için akşama kadar uğraşıyoruz, sen yine birini içeri soktun!"
Görüntüyü başlatan bilinç, zihnini o yabancı titreşime kilitledi. Bu zavallıların burayı anlaması zaten mümkün değildi; idraklerinin yetmediği bu boyuta düşmek onlar için hep yıkıcı olurdu. İş başa düşmüştü. Eğer o ilgilenmezse, bu yabancı ruh kaosta boğulacak ve benliğini yitirecekti.
O bunları düşünürken, yoldaşları çoktan birbirlerinin gırtlağına sarılmıştı. Tam o anda, tartışmanın zirvesinde, bütün zihin selini bastıran buyurgan bir ses bir tokat gibi yankılandı:
“Dünyayı yeni bir kaosun eşiğine mi sürükleyelim, bunu mu istiyorsunuz?”
Bu bir uyarı değil, bir susturma hamlesiydi. "Eğer şu an bir denge kurmazsanız, yine o devasa enkazı toplamak zorunda kalacağız," demenin en kestirme yoluydu. Bu soru; ne merhamet ne de korku taşıyordu. Sadece, bir yıkımın ardından gelecek olan o yüzyıllar sürecek yorucu "yeniden dengeleme" mesaisine duyulan bıkkınlığın sesiydi. Kimsenin o uzun süren onarım işlerine ayıracak sabrı kalmamıştı.
Sessizlik, mecburiyetten de olsa geri döndü. Ortamdan yavaş yavaş silinen nesneleri izlerken, yamaçları hayal eden bilinç odağını içeri sızan o yabancı zihne hapsetti ve şefkatle fısıldadı:
"Burada güvendesin... Benimle kal."