Bölüm 2

881 Kelimeler
Gün ışığının bizden esirgendiği, karanlık ve kasvetli bir sabaha daha uyanıyorum. Horozların bile sustuğu, insanın biyolojik saatine küfreden bu saatte kalkmanın tek bir sebebi var: Bir oda dolusu bürokratın, saatleri ileri alarak elektrik tasarrufu yapacağımıza karar vermiş olması. Yatağımın içinde dönerken karamsarlığımın beni birkaç dakika derin düşüncelere sürüklemesine izin veriyorum, sonra yataklarının sıcaklığından henüz ayrılmamış çocuklarımın geleceği için bu düşünceleri zihnimin en karanlık köşelerine kilitliyorum. Onlara bir kahvaltı bile hazırlayamadan evden çıkmak zorundayım. Çünkü patronumuz Sedat Bey, tam 7.30’da o mağazanın kapısında hazır olmamı bekliyor. Maaşımın yattığı, asgari ücretli bir işim olduğu için "şükran" dolu olmalıyım. Sedat Bey'e göre o bir patron değil, bir hayırsever. Bize servis sağlaması, öğle yemeği vermesi hep onun "yüce gönüllülüğünden". Oysa mağaza şehrin o kadar dışında ki, servis olmasa kimse oraya gidemez. Ama o, altı ay boyunca ayak diredikten sonra mecburiyetten tuttuğu servisi bize bir "lütuf" gibi anlatmayı çok iyi bilir. Evden çıkmadan önce zihnimdeki beş maddelik listeyi kontrol ediyorum: Anahtar, kimlik, yaka kartı, telefon ve... beşinciyi hatırlayamıyorum. Servisin gelmesine dakikalar kala montumu giyerken çantamdan yere düşen cüzdanımı görüyorum. Beşinci eşya. İçinde beş kuruş olmayan o boş aksesuarla bakışıyoruz. Yine de bir alışkanlık, kapıp cebime atıyorum. Servise yetişmek için koşarken ciğerlerim yanıyor. Günlük yevmiyemin yarısını taksiye vermek istemiyorum. Servis kapıları açıldığında hafif bir baş dönmesiyle sendeliyorum. Yerime oturup annemi arıyorum. Gelmiş, çocukların kahvaltısını hazırlamaya başlamış bile. Yolculuk yaklaşık kırk beş dakika sürüyor. Bu kırk beş dakika benim; hayattan, yüklerden ve gürültüden kaçabildiğim tek sığınak. Kulaklığımı takıyorum. Sabahın o hırpalayıcı koşuşturması yerini cızırtılı, huzurlu bir uykuya bırakıyor. Ama bu sefer farklı bir şeyler oluyor. Derin bir rüyadayım ama bilincim buz gibi açık. Uykuya dalarken duyduğum o cızırtı, yaşam gücümün tam zıttı bir frekansa dönüşüyor. Yasak bir bölgeye girer gibiyim. Mecazi dağları aşıyorum, sonu yok, faydası yok... Frekans beni içeri almayı reddediyor ama ben o titreşime çekiliyorum. Derken, bu dünyaya ait olmayan şiddetli bir sarsıntı başlıyor. Bir ışığa çekilen kelebek gibi, o yasak frekanstan zorla koparılıyorum. Gözlerimi açtığımda yüzüm ıslak, ter içindeyim. Mesai arkadaşlarımın dehşet içindeki yüzlerini görüyorum. Garip bir hayal kırıklığı var içimde; o frekansın kaynağını gerçekten öğrenmek istemiştim. "Özür dilerim," diye fısıldıyorum, "Uykusuz bir geceydi..." "Kız bu ne hal? Nermin, yüzün gözün gitmiş!" diye bağırıyor Ayşe abla. Doğrulmaya çalışıyorum ama Ferhat abi beni omuzlarımdan bastırıyor. "Dur, kalkma. Ambulans çağıralım." Ne olduğunu anlayamıyorum. "İyiyim ben," diyerek çantama uzanıyorum. İşte o an, montumdan aşağı süzülen koyu kırmızılığı fark ediyorum. Ter sandığım şey kan... Uykumda burnum değil, sanki ruhum kanamış. Servisin önünde bir gürültü kopuyor. Sedat Bey'in sesi duyuluyor: "Bugün temizlikle kim ilgilenecek şimdi?" İçeri giriyor, beni süzüyor. Ferhat abi, "Hastaneye gitmesi gerek," dese de Sedat Bey'in umurunda değil. "Olur öyle, havalar soğuk, kuruluk yapar," diyor buz gibi bir sesle. "Meral bugün satışta, temizlikte kimse yok. Hastaneye gidersen yevmiyeni keserim, gelmedi derim. Hadi Nermin, iyisin değil mi?" Bir günlük yevmiyenin hesabını yaparken, başımın dönmesine rağmen koltuktan kalkmaya çalışıyorum. Ama ayağa kalktığım an, altımdaki koltuğun ve yerin koyu bir kırmızılıkla boyandığını görüyorum. Dehşete düşüyorum. "Abi kusura bakmayın, her yeri batırmışım," diyorum çaresizce. Peçeteyle silmeye çalışıyorum ama imkansız. Ferhat abi elimi tutuyor, "Bırak biz hallederiz, sen git dinlen," diyerek koluma giriyor. Mağazanın yemekhanesine kadar taşıyor beni. Oradaki sert sandalyelerden birine bırakıyor. "Kendine gelene kadar kalkma." Birkaç dakika sonra Sedat Bey tepemde bitiyor. Sağlığımdan çok, yerdeki kan izleri için endişeli. "Meral!" diye sesleniyor satış temsilcisine. "Buna içeriden bir şeyler getir, müşterinin karşısına böyle çıkmasın. Kasiyerlere söyle bedelini hesaplasınlar, maaşından keseriz." Başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor. Oradaki tek bir kazağın bile benim kaç günlük emeğim olduğunu biliyor. Meral, halime acıyan bir bakışla, "Biz bir şeyler ayarlarız Sedat Bey, yedek kıyafetimiz vardır," diyerek durumu kurtarmaya çalışıyor. Sedat Bey iğrenerek bana bakıyor. "İyi. Çıkar şunları bir an önce, işinin başına geç. Yerde tek bir kırmızı leke görmek istemiyorum." Meral arkasından fırlıyor. Kısa bir süre sonra kucağında bir yığın kıyafetle geri geliyor. "Gel haydi, kabinlere gidelim." Meral iyi kızdır. Sedat Bey’in o zehirli sözlerini bize hep yumuşatarak taşır. Birlikte deneme kabinine giriyoruz. Üstümdekileri çıkarırken dehşeti asıl o zaman yaşıyorum. Montum, kazağım... Her yerim kan içinde kalmış. Servisteyken beni neden o kadar zor uyandırdıklarını şimdi anlıyorum. O frekansı takip etmek için uyanmamaya ne kadar direnmiştim? Meral dışarıdan sesleniyor: "Nermin, yardıma ihtiyacın var mı? Cevap versene kızım!" "Yok, iyiyim!" diyorum, sesim titreyerek. Kabin kapısının üzerinden bana siyah, sade bir kazak ve pantolon uzatıyor. "Meral, bunları bir an önce giyip çıkmam lazım. Müşteriler gelmeden Reyon-3’te olmalıyım, Sedat Bey beni orada bekliyordur," diyorum. Meral, "Tamam canım, ben Reyon-2'ye, açılış hazırlığına geçiyorum. Sen giyinince gel," diyerek uzaklaşıyor. Yalnız kalıyorum. Aynadaki aksime bakıyorum; saçlarımın uçları bile kurumuş kanla sertleşmiş. Tırnaklarımla saçımı kazımaya çalışırken aynada bir şey fark ediyorum. Ellerim... Ellerim neden tekrar ıslanıyor? Yüzüme bakıyorum. Burun kanamam durmamış, sadece bir anlık yavaşlamış ve şimdi her zamankinden daha şiddetli bir şekilde patlak veriyor. Kendimi kabinden dışarı atıyorum. Etrafımdaki askılar, kıyafetler, elit müşteriler için hazırlanmış o ışıl ışıl mağaza... Hepsi dönmeye başlıyor. "Meral!" diye seslenmek istiyorum ama sesim çıkmıyor. Meral çoktan kendi reyonuna, mağazanın diğer ucuna gitmiş olmalı. Yemekhaneye doğru yalpalayarak ilerliyorum. Kimse yok. Mağaza personeli açılış için reyonlara dağılmış durumda. Boş yemekhanedeki o sert sandalyeye kendimi bırakıyorum. Başımı arkaya yaslayıp durdurmaya çalışıyorum ama kan, boğazıma doğru süzülüyor. Bilincim bir mum alevi gibi titriyor. Görüntüler siliniyor, sesler uzaklaşıyor. Son hatırladığım şey; dengesini kaybeden bedenimin o buz gibi beton zemine ağır bir gürültüyle yığılması oluyor. Sessizlik başlıyor. Artık sadece ben ve o yasak frekans varız.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE