Bölüm 4

2432 Kelimeler
Bir ses... Hayır, sesten daha fazlası. Buranın o sessiz akışına, o uçucu boşluğuna hiç uymayan, yabancı bir ritim var burada. Havanın o ağır, kesik kesik çekilişi... Her solukta sanki bu puslu dünya biraz daha sarsılıyor. Bu ritim, içimdeki o pamuk ipliğine bağlı dengeyi altüst etmeye yetiyor. Neden bu sarsıntı beni bu kadar huzursuz ediyor, bilmiyorum. Sadece orada olmaması gerektiğini, bu sessizliğin içinde bu sesin yankılanmaması gerektiğini iliklerime kadar hissediyorum. Çaresizliğim giderek artıyor. Karşımda yatan bu adamın yardıma ihtiyacı var. Ne yapacağımı, nasıl müdahale edeceğimi düşünmeden, sadece o anki refleksimle eğiliyorum. Sanki ateşi çıkan bir çocuğun alnına dokunur gibi, elimi usulca alnına koyuyorum. Dokunduğum an, her şey birbirine karışıyor. Ondan yayılan o yoğun dalga bütün benliğimi sarsıyor. Ne olduğunu, nasıl olduğunu anlamadan kendimi bir duygu selinin ortasında buluyorum. Kesif bir korku, bitmek bilmeyen bir yorgunluk ve en çok da o... buraya yine düşmüş olmanın getirdiği o ağır çaresizlik. Sanki bir bataklığa defalarca saplanmış da artık çırpınmayı bırakmış gibi bir his bu. Öylece kalıyorum. Elimi çekemiyorum. Neye sebep olduğumu, neyi tetiklediğimi bilmeden sadece o anın ağırlığına tutunuyorum. Zihnimde cılız bir umut yanıyor: Bu adam bir şekilde burada var olmayı sürdürüyorsa, bir çıkış yolu da biliyor olmalı. Elimi alnından çekmiyorum. Bilinci o kadar dağınık ki, parçaları birbirine tutunamıyor gibi hissediyorum. Ağaçların arasındaki o enerji akışını, birbirlerine verdikleri o garip selamı hatırlıyorum. Evet, diyorum içimden, yolu bu olmalı. Kelimelere gerek yok; sadece hisler. Bir şekilde bu akışı taklit edip, dağılmak üzere olan bu adamla temas kurmalıyım. Ona yalnız olmadığını, bir sebepten dolayı savaşması gerektiğini fısıldamalıyım. Var gücümle odaklanıyorum. Tüm enerjimi tek bir niyetle ona akıtıyorum: "Yalnız değilsin!" Geride kalanlarımı düşünüyorum. Metin, Zeynep... Annem... Haberleri var mı? Ne kadar korkmuşlardır... Onların yüzünü, sesini, kokusunu o niyetin arkasına saklayıp adama itiyorum. Bir kıpırtı... Ufak bir homurdanma. Az önceki o yorgun nefes alışları değişiyor, daha derin bir soluk alıyor. Dağınık olan o hisler toparlanıyor, bir merkezde birleşiyor. Sanırım gerçekten başardı. Yorgunlukla yanına çöküyorum. Başımı ellerimin arasına alıp bekliyorum. Burası gerçekten çok tuhaf. Kendi kafamın içinde olmadığım kesinleşiyor; çünkü kendi zihnimde hiç görmediğim bir adamın ne işi olabilir? Ben de çok yorgunum. Gözlerimi kapatsam... O uyanmadan biraz dinlensem... Gözlerimi açtığımda, dehşet dolu iki gözle burun buruna geliyorum. Karşımdaki adamın bakışlarındaki o korku hala taptaze. "Bunu yapmamalıydın." Sesinde minnetin gölgesi bile yok. Sadece yorgun bir öfke. "Neyi?" diye soruyorum şaşkınlıkla. "Beni geri getirmemeliydin. Benim zamanım dolmuştu... Bana ne kadar enerji aktardığının farkında mısın?" İçimdeki o "birini kurtarmış olma" sevinci bir anda sönüyor. Teşekkür beklerken hesap soruluyor bana. "Hayatta olmanın nesi kötü?" diyorum, hayal kırıklığımı gizlemeden. "İsmin Nermin mi?" Soru beni felç ediyor. Adımı nereden biliyor? Bu tanımadığım adamın ağzından ismimin çıkması düpedüz ürkünç. "İki çocuğun var," diye devam ediyor, gözlerini benden kaçırarak. "Metin ve Zeynep. Biri on iki, diğeri sekiz yaşında." Öfke şakaklarımda zonklamaya başlıyor. Bu artık tekinsizlik değil, mahremiyetime saldırı. "Sen... Sen bunları nereden biliyorsun? Seninle bunları paylaştığımı hatırlamıyorum!" "Beni geri getirmek için bilincini benimle paylaştın Nermin. Ne yaptığının farkında mısın?" "Sadece yardım etmeye çalıştım!" diye bağırıyorum. Ne yaptığımın, neyi paylaştığımın farkında bile değilim. "Sana hayatımın anahtarını verdim demedim!" "Normalde bu kadar hızlı öfkelenen biri misin?" diye soruyor. Sesi sakinden ziyade, sanki bir şeyi içinde patlamasın diye zorla bastırıyor gibi; gergin bir ip gibi titriyor. "Normalde kimse benim hayatımla ilgili, daha önce paylaşmadığım detaylara bu kadar hakim olmaz!" diye itiraz ediyorum. Derin bir nefes alıyor, omuzlarının sarsıldığını görebiliyorum. Sanki beni o an oracıkta terslemek istiyor ama bir şey onu durduruyor. "Beni geri getirmek için bilincini benimle paylaştın," diyor, kelimeleri dişlerinin arasından çıkararak. "Seninle iletişim kurmaya çalıştım," diyorum sesimi yükselterek. Savunmaya geçmek, o anki suçluluk hissimi bastırmanın tek yolu. "Yalnız olmadığını göstermek istedim!" "Görünüşe göre bunu kontrollü bir şekilde yapamıyoruz!" Sesindeki o baskılanmış öfke anlık bir parlamayla dışarı sızıyor, sonra tekrar yorgun bir tona bürünüyor. "Benim bunlar üzerinde bir kontrolüm yok... Bana öfkelenebilirsin ama sorunun kaynağı ben değilim." Hala aldığı nefesi bile bana borçluyken karşımda ders verir gibi, o zoraki tahammülüyle konuşması sinirlerimi bozuyor. "Ukalalık etmeyi bırakıp teşekkür etmeye ne dersin?" Gözlerini yumuyor, yumruklarını sıkıyor. Bir süre susup, sanki içindeki o bağırma isteğini yutuyor. "Özür dilerim, niyetim kesinlikle bu değildi," diyor, sesi çatallanarak. "Ve evet, teşekkür ederim ama... bana iyilik yapmadın." "Hayattasın!" "Hayır!" diye gürlüyor bu sefer, frenleri boşalmış bir şekilde. "Altı aydır kaçamadığım bir hapishanenin tekrar içindeyim!" O an susuyorum. Sesindeki o çaresiz, yırtıcı öfke o kadar tanıdık ki... Bir an için aynaya bakıyormuş gibi hissediyorum. Kendi çıkmazımın yankısını duyuyorum onda. O sadece yorgun değil; o, bitmiş. "Bu şey… karşılıklı mı oluyor?" diye fısıldıyorum. Sesimdeki titremeyi engelleyemeden. "İşte şimdi anlamaya başladın," diye karşılık veriyor. Dişlerini öyle sıkıyor ki çene kemikleri dışarı fırlayacak. “Adım Özer.” diyerek kendini tanıtıyor, nedense bu bilgiye şaşırmıyorum. Onun benim adımı öğrenmiş olması gibi sanki bende içgüdüsel olarak ondan bir şeyler almışım. Özür dileme sırası artık bana geçiyor. Ona ilk dokunduğumda üzerime yıkılan o kaybolmuşluk hissini hatırlıyorum. Ne yaptığımın farkında olmasam da, onun zihnine girmeyi ben seçmiştim. O ise buna sadece maruz kalmıştı. Mahremiyeti ihlal edilen, aslında oydu. "Özür dilerim," diyorum sesimi alçaltarak. "Dokunduğumda bu kadar çok şey öğreneceğimi düşünmemiştim." Özer bakışlarını üzerime dikiyor. "Ne hissettin?" "Korku... Hapsolmuşluk... Buraya tekrar düşmüş olmanın çaresizliği." Susuyoruz. Boşluğun içinde birbirimize bakıyoruz. "Neler oluyor?" diyorum sonunda. "Neredeyiz biz?" "Bilmiyorum. Altı ay önce, annemin cenazesinden sonra buraya düşmeye başladım." "Kaç defa oldu bu?” "On üç," diyor, sesi bir itiraf gibi dökülüyor dudaklarından. "Vücudumun bir kez daha kaldıracağını sanmıyorum. Doktorlar kalbimin çok yorulduğunu söylüyor. Burası beni tüketiyor Nermin." "Benim de burnum kanıyor," diyorum, korkumu artık gizleyemiyorum. Özer'in sesi kısılıyor, bakışları uzaklara dalıyor: "Daha önce burada başkalarını gördüm. Biri yerde yatıyordu, diğeri başında bekliyordu. Ayakta olan beni görünce suçladı. Sonra arkadaşına enerji vermeye çalıştı ama başaramadı. İkisi de gözlerimin önünde yok olup gitti... Sen... sen bunu nasıl başardın?" "Bilmiyorum," dedim dürüstçe. "Ağaçların birbirleriyle nasıl iletişim kurduğunu hissettim. Sadece alnına dokundum ve onları taklit etmeye çalıştım." "Ağaç mı?"diyerek karşılık veriyor Özer, kaşlarını çatarak. "Ağaçlar işte. Her yerdeler. Onları görmüyor musun?" Özer duruyor. Sesindeki o sarsılmaz eminlik içimi titretiyor: "Nermin, ben buraya on üç kez geldim. Tek gördüğüm, içi boş raflarla dolu ölü bir kütüphane. Hiç ağaç görmedim." Panik, bir zehir gibi mideme yayılıyor. Özer denkleme girdiğinden beri o ağaçların nasıl çarpıklaştığını hissediyorum zaten. Ama hiç olmamaları? Bu imkansız. Kendi aklıma bile güvenememe ihtimali, buradaki her türlü karanlıktan daha korkunç. "Gel," diyorum onu kolundan tutup sürükleyerek. "Ağaçlar bu tarafta. Eminim. Görmek zorundayız.” Ne kadar süredir ilerliyoruz bilmiyorum. Özer'i bulmaya çalışırken ağaçlardan ne kadar uzaklaşmıştım, ondan da emin değilim. Ama uzun bir süre olmalı; yanı başımdaki Özer'in artık epey gerilimle dolduğunu ve kontrolünü zor tuttuğunu hissedebiliyorum. Sonunda duruyor. "Tamam, yeter artık. Ben devam etmek istemiyorum." "Hayır, eminim," diyorum kararlılıkla. "Seni bulmak için bu kadar uzaklaşmadım ben." "Kendin dedin işte, uzaklaşmadın." "Bu sadece yakın olduğumuzu gösterir." "Hayır Nermin, bu orayı çoktan geçtiğimizi ve o ağaçların aslında hiç var olmadığını gösterir..." Sözünü kesiyorum. Bu ihtimali kabullenmeye hazır değilim. Eğer ağaçlar yoksa, benim tüm gerçekliğim koca bir yanılsama. "Hayır, birinin beni buraya getirdiğini biliyorum." "Seni getirdiğini mi?" diye soruyor, şüpheyle. Buna verecek bir cevabım yok. Bundan bahsetmemidim. O elma ağacından gelen baskın dayatma hissini ve kontrol talebini çok net hatırlıyorum. Beni gerçekten tedirgin etmişti ve bunu kimseye anlatmak istememiştim. İrademi koşulsuz şartsız bu kadar çarpık bir varlığa teslim etmiş olmak, akıl sağlığıma olan güvenimi sorgulatıyordu. Şimdi ağaçların varlığını kanıtlamaya çalışırken, bu "teslimiyetten" bahsetmek pek akıllıca görünmüyordu. "Ben ilk geldiğimde hafızamı kaybetmiştim," diyerek konuya giriyorum. Ama nasıl devam etmem gerektiğini bilmiyorum. Özer sabırsızca üsteliyor: "Ee?" "Kendimi güvende hissetmek istedim. Bir orman hayal ettim. Bir kulübe buldum, fotoğraf albümü buldum... Kendi kendine yerine geldi işte." Özer kaşlarını çatıyor. Yüzünden, anlattıklarımın onun yaşadıklarıyla zerre örtüşmediği okunuyor. "Ben hafızamı kaybetmedim," diyor buz gibi bir sesle. İşte bu da benim hikayemle örtüşmeyen bir gerçeklik. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Bazı deneyimlerimiz ortak olsa da, kritik noktalarda yollarımız tamamen ayrılıyor. Özer'in tepkisizliğime olan tahammülü bitmek üzere. "Sonra ne oldu?" diye soruyor, sazı tekrar eline alarak. "Ağaçlardan birini gördüm. Elma ağacıydı. Ona yaklaşmak istedim. İçgüdüseldi, niye yaptım bilmiyorum." "Sonra?" Artık sabrı taşmak üzere. Hikayenin tamamını anlatmaktaki isteksizliğim ve lafın ağzımdan kerpetenle çıkması Özer'in limitlerini zorluyor. "Benden uzaklaştı, yanına yaklaşamadım. Sonra bir bisiklet buldum ve daha hızlı yaklaştım. Ağaca yetiştiğimde gövdesine sarıldım, öylece bekledim. Sonra beni sarıp buraya getirdiğini hissettim. Huzurlu hissettirdi... bilmiyorum. Sonra buranın artık ilk geldiğimdeki kadar kasvetli olmadığını düşündüm. Kalabilirmişim gibi, çıkmak istesem izin vereceklermiş gibi hissettim. Bir sürü ağaç vardı işte. Ama benim ağacım farklıydı." Özer’in pimi işte o an çekiliyor. Gözlerinin seyirdiğini, yumruklarının beyazlaşana kadar sıkıldığını görebiliyorum. "Kızım sen salak mısın?" diyerek gürlüyor. "Seni burada istemeyen bir varlığa zorla gidip kendini buraya mı getirttin? Senin özel hayata saygı anlayışın yok mu?" Yüzüme bakarken sesi titriyor. "Ağacın teki seni istemiyor, sen zorla gidip kendini buraya getirtiyorsun. Ben istemediğim halde zorla bilincini paylaşıp beni kurtarmak için bütün mahremiyetimi ayaklar altına alıyorsun!" "Ben ne yaptığımın farkında değildim!" diye savunuyorum kendimi. "Hiç değilsin zaten, değil mi?" diyor alaycı bir tavırla beni taklit ederek. "'İçgüdüsel yaklaştım, niye yanına gitmek istedim bilmiyorum.' 'Seni kurtarmak istedim, niyetim o değildi...'" Bu alaycı taklit sinirlerimi gerçekten bozuyor, içimde Özer'i tokatlama isteği uyandırıyor. Haklı olduğunu bilsem de sinirlerimin bozulmasına engel olamıyorum. Söylediklerimin hiçbiri yalan ya da bahane değil. Bunlar gerçekten kontrolün bende olmadığını hissettiğim, içgüdüsel reflekslerle hareket ettiğim anlar. Söyleyecek hiçbir şeyim yok. Haklı. O ağaçların değişmeye başladığı, dallarının birer parmak gibi üzerime kapandığı o anı, içimdeki o sinsi güvensizlik hissini çok iyi hatırlıyorum. Ama bunu ona itiraf etmek, kendi salaklığımın altını kalın bir çizgiyle çizmekten başka bir işe yaramayacak. Sessiz kalmayı tercih ediyorum. "Buraya ilk geldiğimde içi boş kitaplarla dolu bir kütüphaneye düştüğümü sana söylemiştim," diyor Özer, sesi titreyerek. "Evet, hatırlıyorum." "O kitapların içi boş değildi Nermin. Her biri hayatımın en kötü anılarıyla, çarpık gerçeklikleriyle, kaybetmekten korktuğum insanların vahşi ölümleriyle doluydu. Dokunduğum her sayfa bana başka bir kâbus gösterdi. Ve sen burada huzurla bir ağaca sarılmış uyurken, ben zihinsel işkencelere maruz kalıyordum." Bakışlarımı kaçırıyorum. Özer’in "kitapları" benim "ağaçlarımdı". O, sayfaları çevirdikçe parçalanırken; ben, dalların arasında uyutulmuştum. Sistem ona kırbaçla, bana ise ninnilerle saldırmıştı. "Özer, sence buradan gerçekten çıkabilecek miyiz?" diye soruyorum, sesimdeki titremeyi gizleyemeyerek. "Ben çıksam bile," diyor, sesi bir itiraf gibi dökülürken dudaklarından, "On dördüncü bir giriş çıkışı vücudumun kaldırabileceğinden emin değilim." "Buradan tamamen kurtulmanın bir yolunu bulmamız lazım," diyorum kararlılıkla. "Ben başaramadım," diyor Özer, omuzları çökmüş bir halde. "Cevapların o kitapların birinde olma ihtimaline tutunup her seferinde başka bir kitap açtım. Ama her sayfa beni başka bir işkenceye, başka bir tükenmişliğe sürükledi. Sonunda sadece tükendim.” Aynı şeyi düşünmüş olmam beni bir an dehşete düşürüyor. O ağaçlarla iletişime geçmeye çalışmak, cevapları orada aramak... Sonucu bu mu? Daha çok tükenmek mi? Daha fazla işkence mi? "Belki ben ağaçlarla denersem?" diye üsteliyorum, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak. "Belki ağaçlar farklı cevaplar verir. Bana, sana saldırdıkları gibi saldırmadılar. Farklıydı." Özer yorgun görünüyor, sanki her kelimesi ruhundan bir parça koparıp götürüyor. "Farklı bir yöntemle seni de tüketecek bir yol buldular sadece. Asla cevap vermeyecekler Nermin. Bunu yapmana izin vermeyeceğim." "Ama..." Sözümü kesiyor. "Hayır, olmaz dedim. Başka bir yol bulacağız." Üstelemenin bir anlamı yok. Kabul etmeyecek. Konuyu değiştiriyorum: "Sence o ağaçlar ve kitaplar neydi? Niye ikimize de farklı göründüler?" "Ağaçları ve ormanı kendini güvende hissetmek için hayal ettiğini söylemiştin, değil mi?" "Evet." "Buraya düşmeden önce kitaplar da benim için öyleydi," dedi Özer, gözlerinde karanlık bir kuyu açılırken. "Şimdi ise, dış dünyada sıradan bir kitabın görüntüsü bile beni ürkütür hale geldi." "Yani güvende hissettiğimiz bir şekle bürünüp bizi bir tuzağa mı çekiyorlar?" "Kendin söyledin," diyor Özer, gözlerimin tam içine bakarak. "Ağaca gittin çünkü orada güvende hissettin." "Ama senin çığlığını duyduğumda ağaçlarda bir şeyler değişti." Kaşları çatılıyor. Bundan bilerek bahsetmemiştim, itiraf etmekten çekinmiştim. Bakışları, sormasına gerek kalmadan "Anlat," diyor. Sabırsız. Belki de burada geçirdiği onca zaman tahammülünü tüketmiş; onu suçlayamam. Burası insanın tüm enerjisini sömürüyor. "Ağaçlar tekinsizleşti, güvende hissettirmemeye başladı. Çarpıklaştılar... Neler olduğunu anlayamadım." Sağ gözünün sinirden seyirdiğini görebiliyorum. "Hayır, yardıma ihtiyacın olduğunu düşündüm ve sana doğru geldim. Ama..." "Ama ne?" Sesi gergin ve keskin. "Davetkar bir tarafları vardı. Çığlık sesi çok ürperticiydi... Bir an için o ağaca sığınıp ortamdaki huzursuzluktan tekrar kaçıp kaçamayacağımı düşündüm." Beni yargıladığını sözlerle belli etmesine gerek yok. Sağ eliyle saçlarını tutup arkaya doğru sert bir hamle yapıyor. Bir iki adım geriliyor. "Bak, o ağaçlar beni, kitapların seni etkilediği şekilde etkilemedi!" diyerek kendimi savunmaya çalışıyorum. Bana attığı bakışlarda bir an için nefret ve tiksinti gördüğüme eminim. Şimdi ise "Sana inanamıyorum," dercesine bakıyor. "Ben şu an o ağaçları savunmuyorum!" diyorum sesimi yükselterek. "Yaşadığım şeyin iyi olduğunu da söylemiyorum, beni yanlış anlıyorsun!" "Yanlış falan anlamıyorum! Sana kaçmak, gerçeklerle yüzleşmekten daha kolay geliyor!" Yüzündeki o iğrenme ifadesi geri dönüyor. "Hayır, sadece o an hissettiğim huzurdu. Kaçış değil!" Sessizlik... Aramızdaki hava o kadar ağırlaştı ki nefes almak bile güç. "Bak," diyorum son bir çabayla, "Anlık refleksim ne olursa olsun, o ağacın kollarında kalmadım. Kalkıp sana yardıma geldim." "Keşke gelmeseydin." İşte bu beni yıkıyor. Bir an yok olmak, yerin dibine girmek istiyorum. Bütün savaşma, buradan kurtulma azmim bir anda sönüp gidiyor. Özer bu vuruşun çok sert olduğunu anlamış olacak ki, "Kendinden ne feda ettiğini bilmiyoruz, ben zaten sona geldim... Bunu kastettim," diyerek geri adım atıyor. Gözyaşlarımı tutamayacak bir noktaya geliyorum. Özer’in beni teselli edecek herhangi bir sözü yok. Kendimi yere bırakıyorum. Özer yanıma oturuyor ve birden konuşmaya başlıyor: "Bak, ben yolun sonunda olduğumu biliyorum. Buraya son girişimden önce karımla son kez vedalaştım bile. Ama sen... Sen hâlâ bir çıkış yolu bulabilirsin." "Ya ben de kendimi tüketirsem? Ya buradan bir çıkış yoksa?" diyerek bütün karamsarlığımı tek bir cümlede kusuyorum. "Olmalı, yoksa burası çok daha kalabalık olurdu, değil mi?" Beni umutlandırmaya ve dikkatimi dağıtmaya çalıştığını biliyorum. Tam olarak işe yaradığı söylenemez ama haklılık payı var; biz tek olamayız. Belki birileri bu acımasız döngüden çıkmanın bir yolunu bulmuştur ya da biz kendimizi kandırıyoruz. O anda uzaklardan bir yankı gibi gelen farklı bir çığlık duyuyorum, telaşla Özer’e bakıyorum. Sesin kaynağı farklı; uğultulu, derinden gelen bir ses. "Kim çığlık atıyor?" diyerek büyük bir korkuyla ayaklanıyorum. Özer’in gözleri büyüyor ve yüzüne bir farkındalık yerleşiyor. Gözlerinde kederle karışık bir sevinç ifadesi var. "Hiç kimse, sakin ol. Çıkmak üzeresin." "Ne? Hayır!" Ne demek istediğini anlıyorum. Birileri beni buldu ve beni sarsıp uyandırmalarına ramak kaldı. "Şu an gidemem! Sen... Burada teksin! Hayır, olmaz!" "Senin elinde değil, gitmek zorundasın." "Senin de çıkman lazım! Ben... Ben seni uyanınca geri getirebilirim!" "Hayır, sakın!" diye bağırıyor Özer. "Ne?!" "Bak, ben çıkarsam geri dönüşüm yok; çıkmasam bile geri dönüşüm yok! Çıkarsam sana geri geldiğinde yardım edemem!" "Seni burada tek bırakamam!" "Seçeneğin yok, şimdi beni iyi dinle! Tam ismim Özer Çelik. İstanbul’da 'Çelik Gıda' isminde bir marketim var. O marketi bul. Eşime ulaş, olan biteni anlat. Beni uyandırmayacağına söz verdi ama eminim deniyordur. Beni kesinlikle uyandırmasın! Eğer uyanırsam buradan sağ çıkamam, duydun mu beni?" Artık birilerinin beni sarsmaya başladığını hissediyor, geri çekilmek üzere olduğumu anlıyorum. Anladığımı göstermek için başımı sallıyorum. Özer’in görüntüsü yavaşça silinmeye ve yerini yemekhanedeki soğuk duvarların gerçekliğine bırakmaya başlıyor.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE