uyku

2297 Kelimeler
uykumdan bu şekilde uyandım. bu uyanış beni derin bir hüzün denizine atmıştı. birden aklıma evimde bulduğum o mektup gelmişti. hadi o mektubu hep birlikte yeniden anımsayalım. Ellerini avuçladı öptü kokladı bir daha öptü. Eli saçlarına gidecekmiş gibi oldu ama  Bir vakit rüzgar dalgalandırdığı zaman seyrine doyamadığı öpüp kokladığı saçlarının hepsi gördüğü kemoterapiden dolayı dökülmüştü. Saçsız başından öperken yanaklarından süzülen yaşlar sevdiğinin başına damlamıştı. Kız başını kaldırarak sevdiği adamın yüzüne baktı. Onunda kirpiksiz gözlerinden yaşlar akıyordu. Yutkundu "beni hala seviyor musun ?" Delikanlı: fazladan bir gün yaşaman için ömrümden bir yıl verecek kadar" deyip sarıldı. Kim bilir belki bu son sarılışları olacaktı. "Galata" dedi kız "galata aşıkların buluştuğu yerdir. Hiç gitmedim ama Hep hayal ederdim bir gün bir adamı çok seversem oraya onunla gide" birden nefesi kesildi ve elleri sevdiği adamın ellerinden kaydı.  Genç adamın yardım bağırışları üzerine gelen doktor ve hemşireler  adamı çıkartarak kıza müdahaleye koyuldular. Dışarı alınan genç adam çaresizce koridorlarda  volta atıyor   doktordan olumlu bir haber gelmesi için dua ediyordu. 20 dakika kadar sonra doktorun odadan çıktığını görünce koşar adımlarla yanına vardı. "Baygınlığı atlattı ama artık hiçbir tedavi onun için çare olmayacaktır. Kendinizi her şeye hazırlamalısınız" diyen doktor adeta gencin ömründen ömür almıştı. Odaya girdi yeniden kendisine bakan kadınına hasretle sarıldı öptü öptü öptü. "Kadınım güzel kadınım" cümleleri zar zor ağzından çıkıyordu. Günler geçtikçe umutta tükeniyordu. Genç adam Tedaviler tesir etmediği için Doktordan  birkaç saatliğine hastaneden çıkmaları için izin almıştı. Kız ,Her şeyden habersiz "nereye gidiyoruz doktor nasıl izin verdi, ali neler oluyor"  gibi peş peşe sorular soruyordu. Genç adam "sabret hayatım göreceksin" diyerek geçiştirmeye çalıştı. Nihayet hastaneden çıkmış istanbulun dar sokaklarına dalmışlardı. Aylar sonra dışarı çıkan kadın "meraklı gözlerle dışarıyı seyrediyordu" taaa ki son köşeyi dönene kadar. Birden ufak bir şaşkınlık çığlığı koyuverdi. Burası, burası Ali sana inanamıyorum burası sevdiğim adamla gitmeyi hayal ettiğim galata kulesi. Bir süre arabadan kuleyi seyretti. Adamın yardımı ile arabadan indi henüz sayılı adımlar atmıştı ki hastalığı onu ayakta durmaya zorlamaya başlamıştı bile. Birden etraflarını bir kalabalık sardı kadın şaşkın şaşkın olan biteni anlayamadan bir gurup ellerinde büyük yazılarla "BENİMLE EVLENİRMİSİN  KADINIM" yazılı pankart açtı. O kadar şaşırmıştı ki önünde diz çöküp yüzük kutusu açık bekleyen adamı fark etmemişti bile. Kirpiksiz gözlerinden yeniden yaşlar akıyordu. Ufak bir "evet" cevabını verince kalabalıktan alkış tufanı koptu. Konfetiler patlatılıp, kalp şeklinde ki kırmız balonlar gökyüzüne bırakıldı. Genç adam kanser olan sevdiği kadınının hayalini gerçekleştirmeninde ötesine gitmiş ona ömrünün son günlerinde evlenme teklifi etmişti. Herkes sevinçle bu anı kutlarken  kadın, henüz evlilik yüzüğü parmağına takamadan  yere yığıldı. Mutluluğun yerini yardım çığlıkları ağlamalar alırken adam kadını kollarına almış avazı çıktığı kadar bağıra bağıra ağlıyordu. Birden kendisini hastane koridorunda beklerken buldu Kulaklarında bir ses yankılandı "nabız yok." Elektroşok veriyoruz  3-2-1 . Nabız yok arttırın 3-2-1.  elinde evlilik yüzüğü ile dizlerinin üzerine yığıldı hala ağlıyordu. "Arttırın  3-2-1. Nabız yok." 3-2-1" ölüm saati 11 : 23 . Odadan çıkan doktor adamı o halde görünce omuzlarını sıkıp "Başın sağ olsun" diyerek yanından ayrıldı. Adam için dünya durdu ,hayat durdu. Sarılıp öptüğü, nefes aldığı,   aşık olduğu kadını artık yoktu... geçmişe dair birbiri ardına hatırıma düşen bu olaylar beni daha fazla hüzünlendiriyordu. birden ne olduğunu anlayamadan tüm neşem ve sevinçlerim yerini kedere ve hüzne bırakmıştı. aklıma doğan hocam, ensar ve Mustafa geldi. hani bir akşam çay sohbetinde Mustafa'nın baba demesiyle içime düşen bir yangın beni yakıp yıkmıştı. '' İmamın ‘’babam’’ demesi bende kısa süreli deprem etkisi oluşturdu. Bir ısırık aldığım bisküviyi çiğneyemeden yuttum. Baba kelimesi bana ne kadar uzaktı... Çocukluğumda hayal meyal hatırlamaktan başka ‘’baba’’ kelimesi ağzımdan çıkmamıştı. İmam sözlerine devam ettikçe ben dalıp dalıp gidiyordum.   ‘’Ben Ankara’ya babamla geldim. Kayıt işlerimi beraber halledip bu evi de beraber tuttuk. Ben okuyamadım bari evladım okusun derdi. Bu yüzden canım babam hep arkamda oldu.’’ Telefonunu alıp babasıyla çektirdikleri fotoğrafı açarak öptü. Benim babasız olduğumdan haberleri yoktu. Bir birimize ailelerimizi hiç anlatmamıştık. Keyifle başlayan muhabbetimiz benim için acı bir hal almaya başlamıştı. Olurda Mustafa’nın da böyle şeyler söyleyebileceğine ihtimal vererek hemen müsaade istedim yoksa ya yanlarında çocuklar gibi ağlayacaktım ya da asık suratla durup keyiflerini kaçıracaktım. Ani kalkışım onları biraz şaşırtmıştı, soru sormalara fırsat vermeden kendimi hızlıca odama attım. Kapıya yaslanıp yere yığıldım. Sahi ‘’Baba’’ ne demekti ? ‘’ canım babam’’ demek, diyebilmek nasıl bir duyguydu. ? Ben dokuz yıldır bunlardan ırak yaşamıştım. Şimdi düşüncelerim yavaş yavaş beynimi kemirmeye başlıyor, Babama olan özlemim, gözlerimden yaş olup yanaklarıma akarken oradan kuru çatlak dudaklarıma düşüyordu. Bu babamın öldüğü geceden sonra onun için akıttığım ilk tuzlu gözyaşlarımdı.  Kapının ardında önce bir hışırtı duydum sonra ‘’Kardeşim iyi misin ?’’sorusu iletildi bana. Mustafa ağlama sesimi duyup merak etmişti. Kolumun yeniyle gözlerimi kurulayıp ‘’evet, evet iyiyim’’ kardeşim deyip gönderdim. Yalnız kalmak ağlamak istemiştim. Mustafa’nın bu cevabıma pek tatmin olmamıştı -eminmisin ? -evet kardeşim Karanlık odada sessizce, bir başıma ağlamak istiyordum. Mustafa gitmişti, gözlerimi odanın karanlığına diktim. Babamla olan anılarımızdan hayal meyal hatırladıklarımızı düşündüm. Anılarımız bitti yeniden başa dönüp düşündüm. Kendimi dokuz yıl öncesine götürdüm, sessizce ağlıyordum. Ensar’ın bir ‘’baba’’ demesi yüreğimi yangın yerine çevirmişti. Elimi yüreğimin üzerine koyarak ovuşturmaya başladım, yüreğim daralıyordu, hissediyordum en derininde bir yerde tarifsiz bir acı vardı. Elimi ta o derinliklere daldırıp söküp atmak istiyordum ama ne mümkün… Artık dayanamayıp bağıra bağıra ağladım, karanlık odada bir yetim… Farkında olmadan dokuz yıl geçirdiğim babasızlığın içimde biriktirdikleri el kadar yüreğime ağır geliyordu. ‘’Baba’’ ne sıcak bir kelimeydi. Birine ‘’babacım’’ deyip sarılmak benden ne kadarda uzaktı. Birden annem aklıma geldi. Kurban olduğum şuan beni bu halde görseydi hali nice olurdu. Ben onun babasız büyüttüğü yetimiydim, güçlü olmam lazımdı. Yığıldığım yerden kalkıp yatağıma geçtim. Göğsümde bir ıslaklık hissettim, elimle yoklayıp kontrol ettiğimde gözyaşlarımın kıyafetimin göğüs kısmını ıslatmış olduğunu fark ettim. Yutkundum, ‘’Yiğit’’ dedim. Yetimsin… ilk defa acımıştım kendime. Bir insan kendisine acır mıydı ? sahi şimdi ülkemden uzak bir yerdeyim anılarımın olmadığı mekanlardayım ama kafamın içerisindekilerden kurtulamıyorum. yıllar geçti ama hala onlar bilinçaltımda yaşıyorlar. bir gece vardı hüzünlü gece. Karanlık gecelerde bir başıma çok ağladım, sadece iki defa ağladığımı hissettim. 'Yarı uyanık yarı uykulu haldeyken  Saatlerce bir sağa bir sola dönüp durdum. zaten dün Gece rahat uyuyamadım. Neydi beni uyutmayan o şey bir bulsam ? Ah bir bulabilsem. Yastığım diken gibi batıyordu. Doğrulup yatağıma oturdum. Başımı ellerimin arasına aldım. Düşün düşün düşün haydi bulacaksın, seni uyutmayan o şeyi bulacaksın. Off bulamıyorum Allah’ım delireceğim. az kaldı delirmek üzereyim Yatağımdan kalktım,  karanlık odamın perdelerini çektim. Zifiri karanlık olan odam, şimdi bahçede ki aydınlatma lambalarından yansıyan ışınlarla loş bir havaya büründü. Bahçede ki ağaçları seyrediyorum. Dallar, hafifçe esen rüzgarın partnerliğiyle usulca dans ediyor, bir aşağı bir yukarı sallanıyor.  Dans eden dala bir baykuş kondu. Dal, baykuşun ağırlığıyla  dansına son verdi.  Şimdi sadece yaprakları dans ediyor. Şiddetlenen rüzgârın sesi pencere boşluklarından içeri giriyordu. Dansına son vermiş olan dal, sanki diğer dallara eşlik edebilmek için baykuşa rağmen yeniden sallanmaya başladı. Usulca, bir aşağı... bir yukarı...  Yaprak dalının tersine, delice dans figürleri sergiliyordu. Sanki dalından kopacakmışçasına... Oysa bir hakikat vardı. Yaprak delice dansını sergileyeceği dalından bir gün kopacaktı, İstese de... istemese de... Saçlarımı geriye doğru verip, ellerimi ensemde birleştirdim. Derin bir soluk çektim. Evet, yaprak bana farkında olmadan bir ders vermişti. Her şey bir gün ayrılmaya mahkûmdu. Gözüm hala rüzgâr eşliğinde dans eden yaprakta ve dalgalanan baykuş tüylerindeydi. "Ah babam" diye bir inilti belir dudaklarımın arasında. İşte şimdi anlamıştım beni uyutmayan şeyin ne olduğunu...  Evet, her şey bir gün ayrılmaya mahkûmdu, ya ayrılıkla ya da ölümle... annem ve babamda ölümle beni terk etmişti. onları şu yaşıma rağmen çok özlüyordum. dokuz yıldır tek başıma olmamın verdiği zorluklarla beraber güçlenmiş yıkılmaz bir kale gibi olmuştum. en azından dışarıdan öyle görünüyordu. son aylarda ne kadar toparlamış olsam da gerçek buydu. paramparçaydım. yorgundum. yeniden bunun farkına varıyordum. bütün mümkünlerin kıyısında hissediyordum kendimi. bir adım atabilsem sanki her şey yoluna girecek ve geçmişimden kurtulacaktım ama bir türlü o bir adımı atamıyordum. bir gün er şeyin güzel olacağına inancımın tam olması için çabalıyordum. ne olur bir gün uyandığımda her şey yoluna girmiş olsun. bir adam vardı şöyle diyordu ''Anda olmanın mucizesi: Geçmiş geride, gelecek ötede, her şey şimdide  diyordu. Geçmiş zamanda yaşamaya başlarız. O sözü bana nasıl söyleyebildi? O kapıyı nasıl çarpıp çıkabildi? O beni nasıl bırakabildi? Bu pozisyona beni nasıl seçmezler? Bu sınavdan nasıl oldu da çok düşük bir not alabildim? İşte bu örnek soruların ardı arkası kesilmez… Beynimizin içinde o geçmiş zaman, yani artık değiştiremeyeceğimiz, müdahale edemeyeceğimiz, farklılaştıramayacağımız o geçmiş zamanda yaşamaktayızdır. Hem de bir an bile “Ben ne yapıyorum?” diye garipsemeden. Huzursuz oluruz, incinmiş hissederiz, terk edilmişizdir, kurban edilmişizdir, haksızlığa uğramışızdır. Hep dili geçmiş zaman ile ifade ettiğimiz bu kavramlar ne yazık ki bugünümüzü yönetir. Hep incindiğimiz için yine incineceğimize inanır ve bir şekilde gerçekten de incinme tecrübesini kendimize çekeriz! Hep haksızlığa uğradığımız için şansımız bizi desteklemeyecektir ve hep şanssızlık nedense bizleri bulmaktadır ve işte tam da bu inançlarımızla şanssızlıkları kendimize çekeriz! Zaten kapılar bize kapanmıştır, hep kapanmıştır, geçmişte de hep böyle olmuştur, bugün de farklı bir şey olması beklenebilir mi? Soruyu buradan sorduğumuzda zaten anda olana, şimdi olana, belki açılacak kapılara bile yer bırakmayız. Neden? Çünkü geçmişin dili geçmiş zamanları, olmayanlar, kaybedilenler, kapanan kapılar ve ne yazık ki kaçırılan trenler olarak bugün bizimledir. Ve bu an ne yazık ki o geçmişten getirdiğimiz kocaman yüklerle doludur. '' diyordu. evet geçmişten kurtulup anda yaşamalıydım. tüm geçmişim bir bir canlanırken hafızamda beni üzüntü deryasına çekmiş. işte bende anda yaşayarak tüm bunlardan kurtulmalıydım. hemen telefona sarılıp Sinan'ı aradım. Görüşmeyeli ne çok zaman oldu? Bu zamanda neler biriktirdim içimde, neleri törpüledim? Hangi yeni alışkanlıklar katıldı hayatıma, hangileri ile de artık vedalaşmam gerekti? Yazacak, anlatacak epeyce konularım birikmişken neden küstüm kalemime? Oysaki daha önceleri başıma ne gelirse gelsin içimden taşanları, en yakın dostuma anlatır gibi bulduğum ilk kağıda kaleme döken ben, neden şimdi yaşadığım her şeyi kutulara saklayıp sandıklara gömüyorum? Düşündüm, ben böyle sandıklara gömersem nasıl olur da edindiğim deneyimleri aktarabilirim? Dahası bunları anlatmazsam ileride giderek derinlere gömülecek canım anılarımı saklı kaldıkları tozlu dolaplardan bir başkasının bulup çıkarma şansı da yok. O halde durup, derin bir nefes alıp, yavaşlayan yazma kaslarımı bir bir harekete geçirip ısınma zamanı. Sevgili okurum öncelikle elinde tutmuş olduğun bu kitaba Bir edebi eser olarak değil kısmen yaşanılmış ve kısmen de bu yaşantı ile alakalı kurgulanmış olayların harmanlanarak kaleme alındığı bir hayat hikayesi olarak bakmanı istiyorum. İçeriğinde 10 yaşında bir çocuğun babasının vefat gecesi, gezilip görülen yerler mimar Sinan'ın Mihrimah sultana olan aşkı ve yine mimar Sinan’ın eserleri olan Üsküdar ve Edirne kapı külliyeleri, tarih, 18 Mart Çanakkale şehitliği ve Ayasofya gibi değerlerin yer aldığı ve dost Meclisi’nden tatlı atışmalar ve nihayetinde de o çocuğun 16 yıl sonra annesinin vefatıyla babasını kaybettiği eve dönerken yaşadıklarının anlatıldığı olaylara şahitlik edeceksiniz. Karasal iklimin hüküm sürdüğü doğunun Bitlis ilinin Van Gölü’ne kıyısı olan Tatvan ilçesinde ekinlerin hasat mevsimi olan 6 Ekim 1993 yılında 10 kişilik bir ailenin en küçük Ferdi olarak dünyaya geldim. Henüz ilkokuldayken 10 yaşında hayatın en acı tecrübelerinden biri olan babasızlıkla tanıştım işte bu kitabı yazmamı hayatta olmamasına rağmen bana güç vererek vesile olan babama borçluyum. Kitap okuma alışkanlığından çok uzak olduğum için boş vakitlerde Hep Kendimi çağımızın vebası olan telefonlarda saçma sapan şeylerle uğraşarak vakit geçirenlerden biriydim. Her şey kendisine refakatçi olduğum annemin bir diyaliz seansı sırasında nette dolaşırken, bana vermiş olduğu harçlıklarla bir kitap sipariş edip 4-5 ay kadar aktif bir okumanın neticesinde babasızlığın hayatımda ve ele avuca sığacak kadar küçük olan yüreğimde açtığı derin yaraları kâğıda dökmek istemem ile başladı.  Babamın yokluğunu ve diğer olayları hikayelendirip yazarken hayat bana 25. Yaşımda unutamayacağım acı bir tecrübe daha yaşattı. Evet, annemi aldı benden. Hem uçurumun kenarında tutunduğum dalım olan Babam ve bastığım yer yüzüm olan annem artık yoktu. Babamın yokluğunu hikayelendirip yazarken artık annemin yokluğunu da hikayelendirip ekleyecektim ve unutmayın ölüm ansızın sevdiklerinizi alacaktır ve özlemek ölümden sonra en ağır şeydir sevdiklerinize hep sarılın. Bu kitabımı rahmetli annem Firyaz'a ve rahmetli babam Yunus’a hediye ediyorum onlara dua ve Fatiha okumanızı rica eder anne ve babalarınızın ellerinden öperim. Bu süreçte her zaman yanımda olup benden desteğini eksik etmeyen aile fertlerim kıymetli dostlarım Müslüm, Ümit, Şahin, Mehmet ve Yusuf’a aynı zamanda mesleği gereği bana fikir verip kurgu olaylarımı zenginleştiren Seren’e Çok teşekkür ediyorum. İyi ki varsınız.   KISSADAN HİSSELER   Söz Dinleyen Kazanır Bir kâfilede bulunan insanlar, Ebü’l-Hasan Harkânî hazretlerinin huzûruna gelip; - Yollar korkuludur. Bize bir duâ öğretiniz.” diye istirhâm edince; - O zaman, Ebü’l-Hasan’ı hatırınıza getiriniz, buyurdu., Bu söz, gelenlerin hoşlarına gitmedi. Yolda eşkıyâ, önlerine çıktı. Hepsinin mal ve metâlarını aldı. Yalnız, Ebü’l-Hasan-ı Harkânî hazretlerini hatırlayan bir kimsenin malına zarar gelmedi. Bu hâle arkadaşları şaşıp, sebebini sorduklarında; - Ebü’l-Hasan-ı Harkânî’yi hatırladım ve kurtuldum, cevâbını verdi. Gelip durumu Ebü’l-Hasan hazretlerine anlattılar. Ve; - Biz Allah’tan yardım istedik, eşkıyâlar bizi soydu. Fakat seni hatırlayıp, senden yardım isteyen şu arkadaş kurtuldu. Bunun hikmeti nedir?” diye sordular. - O arkadaşınızı kurtaran, Allahü teâlâdır. Günahkâr ağızdan çıkan duâyı cenâb-ı Hak kabûl etmez. Bunun için siz Allah’a yalvardığınız zaman duânız kabûl olmadı. Bu arkadaşınız beni hatırlayıp imdât isteyince, ben de Rabbime duâ ettim; “Yâ Rabbî! Şu kulunu içinde bulunduğu belâdan kurtar.” dedim. Rabbim benim duâmı kabûl ettiği için, o arkadaşınız kurtuldu. Mesele bundan ibârettir.” buyurdu. Azrail Araya Girdi Azrail canını almaya geldiğinde Hz.İbrahim, canını kolay teslim etmez. Azrail’e: - Yürü git, Sultana arzet, halilinden can istemesin artık, der. Yüce Allah buyurur ki: “Eğer Halil’imsen haliline canını feda et! Halbuki sen caınını vermemeye uğraşıyorsun. Başka kim böyle dostundan canını esirger?” Yanında bulunanlardan biriside Hz.İbrahim’e; -Ey alemin nuru, neden Azrail’e can vermiyorsun? Aşıklar bu yola canlarını koyarlar; sen ise bir canını esirgiyorsun diyiince: Halillullah derki. - Ben hemen canımı verecektim ama araya Azrail girdi. Halbuki ateşe atılırken Cebrail gelmiş, “Ey Halil, benden bir şey iste” demişti. O zaman ben Cebraile bakmadım. Çünkü yolumu kesiyor, beni Rabbimden alıkoyuyordu. Cebrail’e bile baş eğmemişken ben, nasıl olur da Azrail’e can veriririm? Allah’tan “Canını feda et” sesi,ni duymadıkça can veremem ben. Fakat O can vermemi emrederse, bütün can ülkesi yarım arpa bile etmez bence. O emretmedikçe iki alemde de canımı başka birisine teslimm edemem ben. Diyeceğim bundan ibaret.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE