sevgi

1746 Kelimeler
Evet, insan ya gün doğumuna aşıktır ya da gün batımına. Ama hiçbir zaman tepedeki güneşe aşık değildir. Çünkü bilir ki tepedeki güneş uzun saatler boyunca oradadır ve bu saatler içerisinde dilediği vakit güneşin tepedeki halini görebilir. Ama gündoğumu ve günbatımı öyle mi.? İkisinin de sunduğu manzara çok kısadır. Bundadır ki insan, sahip olamadığı veya çok kısa süreli sahip olduklarına aşıktır, delisidir. Hani söz vardı'' insan ulaşamadığının delisi ulaşabildiğinin ise nanködürüdür'' diye. İnsanoğlu için bunun kadar doğru söylenmiş bir söze daha ilişmedi kulaklarıma. Mesela, Hiç tepedeki güneşin fotoğrafını çeken birini görmedim ama gündoğumu ve batımını fotoğraflayan birçok insan gördüm. Belki tepedeki hali bizlere bir manzara sunmaz ama bize en çok faydalı olduğu anlar o anlarıdır. İşte biz insanoğlu çok nankörüz... güne pozitif başlamak için kahvemi alıp gündoğumunu izledim ama düşüncelerim beni orada da yalnız bırakmayıp alt üst ederek hemen biz insanoğlunun nankör olduğuna dair şeyleri toplayıp gelmiş :) burada huzur vermediği gibi şömine karşısında da huzur vermiyor. Uyumak için girdiğim yatağımı söylemiyorum bile. Sonunda düşüncelerime kavga edeceğim gibime geliyor ama galip gelmesinden korkuyorum. Aslında seviyorum onu. O ansızın bir şeyler toplayıp benime çat kapı gelmeyip, bedenime el olup yazdırmazsa hiç olurdum. Bazen beni ağlatıyor ama olsun yeniden seviyorum onu.     19 ŞUBAT   Masamda oturmuş son baharda ormandan topladığım bitkilerin kurusuyla yaptığım çayımı yudumluyorum. Çayım bittikten sonra ormanda kısa bir gezintiye çıkma düşüncesindeyim. Bu evde geride bıraktığım 9. yılımda bu mevsimdeki gezinti benim için ilk olacak. Tabi Sinan gelmezse Sinan benim 3 yıllık bir dostum. Onunla bahsi geçen Pala dayının mekanında tanışmıştık. Dayının mekanın da bahçe bölümünde bitkilerle ilgileniyordum. Önümde duran antarium bitkisinin tozlanmış yapraklarını silerken onunla konuşurmuşum. O kadar dalgınmışım ki Sinan'ın oraya geldiğini beni bitkiyle konuşurken görünce durup söylediklerimi dinleyerek öylece uzun bir süre izlediğini dahi fark edememişim. Sinan anlatıyor;   O küçük ama insana koca bir huzur kaynağı olan bahçenin önünden geçerken içeriden kuş seslerine karışan insan sesi duydum. Karşılık olmayan tek kişiye ait bir konuşma sergiliyordu. İçerideki kişinin bir ara telefonla konuştuğunu var saydım ama kapıda durup içeri bakınca varsayımım boşa çıktı. Merakım ağır basınca da dikkat dağıtmayacak adımlarla yavaşça içeri süzülerek bir kenarda durdum. Mert, önünde duran alovera bitkisiyle konuşuyordu. O konuştukça duyduklarım beni yerimde sabit kılıp can kulağıyla dinlememe sebep oluyordu. İnanın duyduklarımı anlatırsam yutkunacağınız tükürüğünüz dahi boğazınıza dikenli tel olup takılır. Sonra yanında duran antorium bitkisinin kırmızı çiçeklerini zarifçe tuttu ve dakikalardır Mert’in söyledikleri arasında en canın alıcı olduğuna kanaat getirdiğim şu sözler döküldü ağzından. Sizin anneniz şu tutunduğunuz gövdeniz mi.? Bakın kendisi yeşil ama siz kırmızı kırmızısınız. Anneler böyledir işte, çocuklarının hep daha güzel daha iyi olmasını isterler. Sonra çiçeğin içindeki üremeye yarayan sporlara hafifçe dokunarak, Anneniz size sarı tokalar mı takmış, sizi nede güzel süslemiş böyle. Tüm bunları sessiz sessiz ağlayarak söylüyordu. Sonra avuç içiyle gözyaşlarını sildiğini gördüm. Ağlamaktan kızaran gözlerini bitkinin yeşil gövdesine dikerek , sakın evlatlarını terk etme olur mu. ? Dedi. Bunu söylerken aramızda 9-10 metre mesafe olmasına rağmen duyabildim. Şahit olduklarım beni biranda yıkmıştı. 30 küsür yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bir adam küçük bir çocuğun saflığıyla bir bitkiyle ağlayarak konuşuyor annesizliğinin acısını anlatıyordu. Dert anlatacak bunca insan arasında neden bir bitki.? Diye sormadan duramıyor insan. Sonra anladım ki bir bitkiye annesizliğini anlatan birinin insanlara olan muhabbete inancı bitmiştir. Yoksa başka türlü mantıklı bir açıklık getiremiyordum. Bahçeden ayrıldıktan sonra Sinan'ın masama gelmesi ve ettiğimiz muhabbet haricinde o güne dair Bir şey hatırlamıyorum daha doğrusu canımı yakan şeyleri hatırlamak istemiyorum. -tak! -tak! -tak! Diye tok bir sesle kapım çalmaya başladı. Kapıyı çalanın Sinan'dan başkası olacağına asla ihtimal vermiyordum çünkü ancak koca bir elin çalmasıyla böyle bir tok ses çıkabilirdi. Hemen koşar adımlarla kapıya varıp ardına kadar açtım. -Vaay kardeşim Sinan'ım gelmiş. Hoş geldin dostum. Deyip birbirimizi muhabbetle, özlemle sıkıca kucakladık. Aynı heyecanla -hoş bulduk Mert'im diye karşılık verdi Sinan. Sinan’la tam 10 aydır görüşmüyorduk. Bir iş seyahati için gittiği ülkede geçirdiği trafik kazası sonucunda 3 ay kadar hastanede yatmak zorunda kaldı. Ve bir haftalık diye çıktığı seyahat tam 10 aylık bir hastane hapishanesine dönüşmüştü. Defalarca ısrarlarıma rağmen gelmeme gerek olmadığını söyleyip beni evimde kalmaya mahkum etmişti ve ülkeye dün gelmiş olmasına rağmen hemen soluğu yanımda almıştı. Maşallah kardeşim yine dağ gibisin. Gel bir daha sarılalım deyince Sinan ve ben yüzümüzde beliren mutluluklarla yeniden kucaklaştık. Dağ gibisin deyişimle Sinan'ı abartmıyordum. 190 boylarında olup 90 kilo, kara kaşlı kazar gözlü ve geniş omuzlarıyla heybetli, yüz hatları belirgin olan şahin gibi keskin bakışlı birine elbette ki ''dağ gibi'' yakıştırması yapılmalıydı. Şöminenin karşısına bir sandalye daha çekip Sinan'ı buyur ettim. Ateşi şişle karıştırarak altta kalan közü üste çıkardıktan sonra bir kaç odun parçasıyla besledikten sonra oturdum Sinan'ın yanına. Kısa bir özlem muhabbetinin ardından gözlerini çatırdayarak yanan odunlara diken Sinan derin bir iç çekip sakallarını kaşıdı. Gözlerini kırmadan sabit halde bakıyordu. Sonunda dudaklarının arasında çırpının duran o cümle çıktı -yanmaaak vaarr, yaanmakk vaaarr. Odun, odun yanınca kül olurmuş, insan da yanınca kul. Bu tıpkı onunla tanıştığımız ilk gün masama otururken söylediği ve insanı direk muhabbetin deryasına çeken yaklaşım tarzıydı. Şimdi yine aynısını yapıyordu. Çünkü o muhabbet adamıydı gönül adamıydı... konu yanmaktan, yanarken kul mu yoksa kül mü olmaktan açılırken hemen fikrime üşüsen şu cümleler döküldü ağzımdan. -İbrahimler Nemrutlardan korkmazlar, hem öd ağacının ayarı ateşle belli olur. (öd ağacı doğu asya ve malaya adalarında yetişen yandığı vakit hoş bir koku yayan ağaç.) Sözlerimin kulaklarına iliştiği Sinan sol kaşını kaldırarak bakışlarını ciddileştirdi ve onaylar tarzda başını hafifçe aşağı yukarı salladı. Ateşi harlamaktan yarısı kararmış olan demiş çubuğu alıp ateşi harladı. Canlanan ateş demir çubuğun girmesiyle kıvılcımlar saçıyordu. Kısa bir sessizliğin ardından gözleri hala alevde olan Sinan; -evet, eğer İbrahim (a.s) ateşe atılırken Allah'a güvenmeseydi, Allah ateşe ''ey ateş ! İbrahim (a.s) için serinlik ol, esenlik ol! (enbiya 69) Diye emir verirmiydi. Nitekim Allah emretmedikten sonra bıçak kesmez, su boğmaz ve ateş yakmazdı. İbrahim (a.s) girdiği ateşte esenliğe kavuşmuştu ve bu hadise Allah'ın bir mucizesiydi. İşte öd ağacı da böyledir. Ateş onu yakacak diye, yanarken hoş kokusunu yaymaktan vazgeçer mi.? Soru sorar gibi bitirdiği cümlesine yine kendisi cevap verir tarzda devam etti Sinan. -Geçmezzz ! Diye adeta gürledi. Kulaklarıma ilişen bu gürleme irkilmeme sebep oldu. -işte İbrahim (a.s) ve öd ağacı... deyip yeniden sessizliğe gömüldü. Çayımdan bir yudum alarak sözü devraldım. -Nasıl ki Allah, imanı zayıf biri yerine hakiki manada iman ettiğini bildiği İbrahim'i (a.s) Nemrut'un hırsından ve kininden dolayı dağlar büyüklüğünde yaktırdığı ateşe atılmasına Müsaade ettiyse, bizde hoş koku yaysın diye ateşe bir kavak parçası ya da bir meşe odunu parçası değil de öd odunu parçası attık. İbrahim (a.s) imanının karşılığında yanmadı, öd ağacı odunu ise yaratılış gayesine tam hizmet edip yanarken hoş kokular yaydı. Belki de şu hayatımda dost olarak sadece Sinan'ın ve Pala dayının olması benim insan muhabbetine olan ihtiyacımı gidermeye yetiyordu. Onların samimiyetleri ve olayları anlatırken insanı mest etmeleri, insanı derinden düşünmeye sevk ediyordu. Unutmayacağım ve aklımın bir köşesine kazıdığım en güzel örneklerden biriydi öd ağacı ve İbrahim (a.s) dost muhabbeti eşliğinde bir birisi ardına dolup boşalan çaylarımız yeni muhabbetlerimize renk katarken Sinan tuttuğu demir çubuğu bir kenara bırakarak el parmaklarını birleştirdi. -ben, dedi derin bir iç çekerek. Ben insanları anlayamıyorum. Rızkımın peşinden koşup gittiğim iş seyahatimde başıma gelen elim hadise hakkında can sıkıcı konuşmaların bana ulaşması beni derinden üzdü. Oraya gitmeseymişim tüm bunlar başıma gelmezmiş gibi. Yahu.! Biz değil miydik imanın 6 şartından biri olan kadere inanan.? Biz değil miydik musibetlere karşı sabretmeyi birbirimize tavsiye eden? bak sana fedakarlıkla ilgili bir şey anlatacağım gerçek sevgiyi nasıl özetlediğini görebilmen için. “Bebeğimi görebilir miyim” dedi yeni anne. Kucağına yumuşak bir bohça verildi. Mutlu anne, bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağı açtı ve şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu! Anne ve bebeğini seyreden doktor hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya başladı. Bebeğin kulakları yoktur… Muayenelerde, bebeğin duyma yetisinin etkilenmediği, sadece görünüşü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu anlaşıldı. Aradan yıllar geçti, çocuk büyüdü ve okula başladı. Bir gün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı. Hıçkırıyordu. Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı; ağlayarak: “Büyük bir çocuk bana ucube dedi.” Küçük çocuk bu kadersizliğiyle büyüdü. Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça da başarılı bir öğrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi eğer insanların arasına karışmış olsaydı. Annesi, her zaman ona “Genç insanların arasına karışmalısın” diyordu, ancak aynı zamanda yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu. Delikanlının babası, aile doktoru ile oğlunun sorunu ile ilgili görüştü; “Hiçbir şey yapılamaz mı?” diye sordu. Doktor; “Eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir” dedi. Böylece genç bir adam için kulaklarını feda edecek birisi aranmaya başlandı. iki yıl geçti bir gün babası: “Hastaneye gidiyorsun oğlum, annen ve ben, sana kulaklarını verecek birini bulduk ancak unutma bu bir sır” dedi. Operasyon çok başarılı geçti ve adeta yeni bir insan yaratıldı. Yeni görünümüyle psikolojisi de düzelen genç, okulda ve sosyal hayatında büyük başarılar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu. Yıllar geçti, bu gün babasına gidip sordu: “Bilmek zorundayım, bana bu kadar iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbir şey yapamadım.” Bir şey yapabileceğini sanmıyorum” dedi babası, “fakat anlaşma kesin, şu anda öğrenemezsin, henüz değil.” Bu derin sır yıllar boyunca gizlendi. Ancak bir gün açığa çıkma zamanı geldi. Hayatının en karanlık günlerinden birinde, annesinin cenazesi başında babasıyla birlikte bekliyordu. Babası yavaşça annesinin başına elini uzattı; kızıl kahverengi saçlarını eliyle geriye doğru itti. Annesinin kulakları yoktu. “Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu” diye fısıldadı babası. “ve hiç kimse, annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi değil mi?” Gerçek güzellik fiziksel görünüşe bağlı değildir, ancak kalptedir! Gerçek mutluluk, gördüğün şeyde değil, asıl görünmeyen yerdedir. Gerçek sevgi, yapıldığı bilinen şeyde değil, yapıldığı halde bilinmeyen şeydedir! işte anne şefkati ve işte gerçek sevgi Bir ara verip kendi bakışlarının üzerime diken Sinan'ın olumlular tarafından yetiştirilirler. Biz insanoğlu sözde inanmış sistemlerde her şeyden önce her şeyden önce eğitimden bilinçsizce kabul edebilirsiniz. Sahi kader ne demekti.? Dostane kader ne demekti? Beklemediğim ve bana yöneltilen bu soru başlamaktan başlamakmı toparlayıp -yüce Allah'ın ezel ebede kadar her şeyden zaman ve yeri ilmi bilip, evrende olan her şeyi bir kanuna, nizama ve bir ölçüye göre düzenlemesidir. İşte o insanların bunu araştırarak öğrendiği için inandıkları aslının nasıl olduğu hakkında bilginler. Olacak olan ona bir sebep lazımdır. İşte sözde buna iman eden biz, imanca imanca kısa sözleri sarf edeceğiz. Söz uçar yazıları, tükettiği tükenebilecek sözleri sarfedilmeyen hala devam ediyor. Bilinçsizce konuşma bilinçsizce iş yapıyoruz. Velhasıl ziyandayız Mert, ziyandayız. Ne kadar da doğru bir söz. Ziyandayız... elimi omzuna atarak biraz sıktım. Dertler derin lakin Allah kerim. Dedim. iki derindeyken gündüzü gözden geçirip giderken genç yaştayken eskiye kadar gündüzü gecet devrede ve gecetmişliği gözden geçirmenin kandilleri olan bir parıldamaya.  
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE