8

1198 Kelimeler
"Hop hop hop! Yavaş gel, gel gel, gel abi. Duuuurrr." Kaşlarım çatık, meraklı bir ifade ile nakliye yapan abiyi izliyordum. Ellerini çırptı, "Bizden bu kadar." dedi ve elamanlarına baktı. "Hadi çocuklar, gidiyoruz." dedi. Ardından bulunduğu kamyonun içine bir göz attı. "Kitle oğlum şunu." dedi kamyonun kasasındaki aparatı işaret ederek. "Hayırlı olsun ablacım, güle güle oturun." dedi ve kırmızı kamyonun kasasından atladı, ön tarafa binip gittiler. Merakla Süslü Hanım'a baktım. "Burada birlikte mi yaşayacağız?" diye sordum. Orta halli bir apartman dairesine gelmiştik. Binanın önündeydik. İçeri girmek bana henüz nasip olmamıştı. Güneş ışığına baktı yüzünü buruşturup, ardından havaya doğru bir elini uzatarak yüzüne gelmesine engel oldu. "Evet." Kısa ve net cevabının ardından bana baktı. Bir iç çekti. "Ancak bu kadar lüks bir ev tutabildim." dedi. Cıkladı. "Fiyatlar uçmuş." dedi. Sonra vücudunun tamamını bana doğru çevirdi. "Daha fazla dışarda, güneşin altında durmayalım." dedi. Eliyle apartman dış kapısını işaret ederek, "Yeni evimizi görmeye ne dersin?" dedi ellerini çırparak. Çocuk gibi sevinçle. Yüzümdeki ne yapacağımı bilmez ifade ile ona baktım ve gergince gülümsemeye çalıştım. "Hadi bakalım. Hayırlı olsun." dedi ve önden geçmem için baş işareti yaptı. *** İçerisi oldukça genişti. “Kaç odalı bu ev?” diye sordum. Ağzım açık bir şekilde devasa tabloya baktım. Kenarları altın rengiydi. “Gerçek altın değil, değil mi?” diye sordum. Yanıma geldi, “oradan bakınca sahte şeyleri seviyor gibi mi görünüyorum?” dedi. “Tabi ki altın kaplama!” Sesinde beni kınayan tonlama vardı. “Pardon.” dedim. Ardından eve göz attım. “Birlikte mi kalacağız?” dedim. “Evet.” dedi. Ardından bana baktı. “Ne o, hoşuna gitmedi mi?” dediğinde kendimi savunmak istercesine, “Hayır.” dedim. Onu kızdırmak istemiyordum ama fevri biriydi. Her an kızacak şeyler bulabiliyordu. Hatta her şeye kızıyordu. Onunla nasıl anlaşacaktım? Omzum içe doğru çökmüştü. Bir süre idare etmem gerekiyordu. “Eğer soran olursa ne diyeceğiz?” diye sordum. Bana bakarak şöyle bir inceledi. Sonra düşünmeye başladı, ellerini arkasında birleştirmişti. Başını hafifçe havaya kaldırmıştı. “Kardeş olmak fazla abartı olur. Kuzen olduğumuzu söyleyebilirsin.” dedi. “Kuzen?” dedim kaşlarımı kaldırarak. Elini havada salladı. “Boş ver” dedi. Dikkatle yüzüne bakmıştım. *** “Sana yeni bir isim bulacağız.” dedi. Ona tepkisizce bakmıştım. “İki seçeneğin var: Ya görünmez olacaksın, ya da başka bir kimlik ve bedenle devam edeceksin...” Düşünmeye başladım. Yeni kimlikle nasıl yaşayabilirdim? Peki ya görünmez olmak? İkinci şık, küçükken hangi özel bir yeteneğimiz olsun isterdik sorusunun cevabıydı. O zamanlar belki böyle bir özelliği kabul edebilirdim ama şimdi hiç olası görünmüyordu bu. Görünmez olmak istemiyordum. “Yeni kimlikle nasıl olacak? Bu mümkün mü?” dedim. Yüzünde manidar bir gülümseme vardı. “Öncelikle...” dedi bana bakarak. “Adın için bir şey düşündün mü?” dedi bana. Salonda, üç kişilik koltukta oturuyordu. Bacak bacak üstüne atmıştı. Tırnaklarını törpülüyordu. “Hayır.” dedim. Aynadan kendime bakıyordum. Normalde ten rengim beyazdı ama şimdi esmer tenliydim. Kahverengi gözlerime alışmam gerekiyordu. “Yeni bir ben oldum.” adeta dedim. Ten rengim, fiziğim, saç rengim, göz rengim... Her şey değişmişti. Eskiden kumral, düz saçlarım vardı. Şimdi ise kahverengi, kıvırcık saçlarım vardı. “Biraz zorlanabilirsin ama güvenliğin için bu gerekli.” dedi ve törpüsüne geri döndü. “Hande’ye ne dersin?” dedi. “Efendim?” dedim. “Adının Hande olmasını ister misin?” dedi. Karşısındaki koltuğa geçip oturdum. “Hande...” diye mırıldandım. “Güzel isim.” dediğimde dudağının kenarında küçük bir gülümseme oldu. Alttan bakışlarını üzerimde hissettim. “Peki ben kimim?” diye sordum. Elindeki törpüyü bir kenara bıraktı ve oturuşunu diğer tarafına doğru olacak şekilde değiştirdi. Üstündeki beyaz, yazlık çiçekli elbise ile çok güzel görünüyordu. “Adın Hande Atasoy.” dedi. Ben de yerimde dikleştim ve tüm dikkatimi ona vererek, ağzından çıkacak hiçbir şeyi kaçırmak istemezcesine pürdikkat dinlemeye başladım. “Stajyer hemşiresin.” dedi. Kaşlarımı çatarak düşünmeye başladım. “Ben zaten hemşireydim.” dedim alnım kırışarak. “Çalıştığın hastaneye, stajyer hemşire olarak gireceksin.” dedi. “Eskiden yani ölmeden önce çalıştığım hastaneye geri mi döneceğim?” dediğimde yüzündeki ciddi ifade ile bana baktı. “Öncelikle...” dedi bana, “Aslı Şenay Akıncı’yı unut.” dedi. “O artık yok, ölü biri.” Gerçekler hiç bu kadar acıtmamıştı. “Yeni kimliğine alışmaya bak. Otuz gün boyunca Hande Atasoy olarak hastanede olacaksın.” dedi. “Bu yüzden mi stajyerim?” dedim. “Zorunlu yaz stajı için orada bulunacak bir stajyer hemşireyim? Böylelikle daha sonra oradan ayrılmam gerektiğinde herhangi bir pürüz çıkmayacak?” Bu anlaşılır bir şeydi. “Aferin.” dedi. “Çabuk öğreniyorsun.” “Hastanedeki asıl amacın, olayları araştırmak.” dedi. Kaşlarım tekrar çatılmıştı. “Hastane ne alaka?” dedim. “Of.” dedi. “Bütün her şeyi araştırman için işte.” dedi. “Hafızanı kaybetmeseydin eğer bu senin için daha kolay olacaktı.” Cıkladı. “her şeye en baştan başlaman gerekiyor. Her şeyi araştırmalı, bütün ihtimalleri düşünmelisin. Herkes şüpheli...” dedi bana. Başımı olumlu anlamda salladım. Ona hak veriyordum. “Onu nasıl bulacağım?” dedim omzum içine doğru çökerek. Üzgün üzgün bana baktığını gördüm. “Düşmanın, aranın bozuk olduğu biri var mıydı?” diye sordu. Düşündüm, ben ılımlı bir insandım. Kimseyle kavga etmezdim. Hatta biraz pısırık, korkak bir insandım. Kavga etme fikri bile beni dehşete düşürüyordu. “Yok.” dedim. “Emin misin?” diye sordu. “Ben herkesle iyi geçinmeye çalışan biriyimdir.” dedim. Çocukluğumdan beri öyleydim. Kimsenin işine gücüne karışmazdım. Kendi halinde biriydim. “Peki...” dedi başını havaya kaldırarak. “Sevgilin, eski sevgilin filan var mıydı?” diye sordu. Başımı olumsuz anlamda iki yana salladım. “Ya da senden hoşlanan ama senin reddettiğin biri?” diye sordu. Düşünmeme bile gerek yoktu. “Benden hoşlanan birileri hiç olmadı.” dedim. Ya da olduysa bile bana söylemediler. “Ben inek bir öğrenciydim, derslerle meşgul olduğumu, romantik işlere ayıracak vaktim olmadığımı herkes bilirdi.” dedim. Arkama yaslandım ve gözlerimi kapatarak düşünmeye başladım. Yirmi iki yıllık ömrüm hep evden okula, okuldan eve şeklinde geçmişti. Yazları ise evde otururdum bütün gün. Öyle sosyal bir insan da değildim. “Ahhh, hiç mi şüphelendiğin biri yok?” dedi. Ağlamak üzereydim. Gözlerimi açtım ve başımı yana salladım. Burada oturmuş, beni kimin öldürebileceğini düşünüp, bulmaya çalışıyordum. “Peki, hatırladığın bir şey var mı?” diye sordu. Gözümden akan bir damla yaşı yakalayıp, sildim. Yutkundum, “Mavi gözlü, uzun boylu bir adamdı.” dedim. Nefesim kesiliyordu. O anı hatırlamak, kanımı donduruyordu. “Hmm.” dedi. Ona bundan hiç bahsetmemiştim. Cinayetimin üstünden yirmi dört saat bile geçmemişti. Ağlamaya başladım. “Annemi istiyorum.” dedim.. “Seni üzdüğüm için özür dilerim ama unutma, senin dünyaya dönüş amacın da bunun içindi.” dediğinde iç çektim. Yerinden kalktı ve yemek masasının üstündeki peçete kutusunu getirdi. Uzattığı kutudan bir tane peçete aldığımda, kutuyu önümdeki orta sehpanın üstüne bıraktı ve eski yerine oturdu. “Yavaş yavaş anıların gelecek.” dedi. “Onu tanıyor muydum, bilmiyorum.” dedim burnumu silerken. Merakla yüzüme baktı. “Nasıl yani?” dedi. Tanımadığım biri olabileceği ihtimali de vardı. “Belki de gaspçıdır. Bir hırsız da olabilir. Çantamı ve paralarımı almak isteyen biri işte.” dedim. Aynı zamanda hayatımı da çalan biri. “Peşine düşmemem için beni bıçaklayıp, kaçmak isteyen biri. Ya da ölüp-ölmemem umurunda olmayan biri.” Söylediklerimi gözden geçirdiğini anladım, düşünüyordu. “Emin misin Aslı?” diye sordu. Omzumu silktim. “Aklıma başka bir neden gelmiyor.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE