|BELANI BENDEN BULMA|

1593 Kelimeler
Eve doğru hızla ilerlerken arkamda bıraktığım anı, canlı bir kâbustan farksızdı. Gecenin karanlığı tamamen üzerime yığılmış gibi hissediyordum. Neye şahit olduğumu, ne yaşadığımı asla idrak edemiyordum. Üç yıldır sevgilim olan Faruk, evlenmeyi düşündüğüm adam... Kendi ofisinde, en yakın arkadaşımı beceriyordu ve ben bunu gözlerimle görmüştüm. Onları, çırılçıplak bir şekilde görmüştüm. Yüzündeki pişkinliği bir ömür boyu hafızamdan silmeyecektim ve asla kimse bir daha güvenemeyecektim bunu artık biliyordum. Dalgın bir şekilde hızla ilerlerken bir beden ile çarpıştım. Yüzüm, karşımdakinin dam gövdesine çarptı ve erkeksi parfümü yoğun bir şekilde ciğerlerime yayıldı. Ferah ama kesinlikle etkileyici olan parfümün kokusu ile afalladım, sanki az önce dünyanın en berbat şeyini yaşamamışım gibi kafamı kaldırdım ama içimdeki öfkeyi de görmezden gelemeyecek kadar hayal kırıklığı içindeydim. Hıncımı bu önüne bakmayan adamdan çıkartabilir miydim? “Beyefendi, siz önünüze bakmaz mısınız hiç?” Yüzüne baktığımda onun da bana kaşlarını çatarak baktığını fark ettim. Öyle korkutucu yüz hatları vardı ki geri adım atmak istedim ama sonra bundan vazgeçtim. Artık hiçbir erkeğe karşı geriye doğru adım atmayacaktım! “Siz neden bakmıyordunuz? Madem önüne bakmayan insanlardan bu denli şikâyetçisiniz, aynı şeyi siz yapıyordunuz. Üstelik siz bana çarptınız, ben size çarpmadım!” “Bir erkeğe göre ağzınız çok fazla laf yapıyor!” “Şimdi de cinsiyetçi mi oldunuz yani?” “Şimdi de insan sarrafı gibi mi takılacaksın yani?” “Sadece çarpıştık, bu kadar abartmaya gerek var mı? Belli ki biri sizi epey üzmüş, gözlerinizin kırmızılığı bakarsak sağlam da ağlamışsınız. Gidin de ondan çıkarın hıncınızı. Akşam akşam benden bulmayın belanızı!” “Bela mı? Siz mi? Hiç sanmıyorum!” “Pembe bir tavşana mı benziyorum?” “Keşke! Daha sevimli gelebilirdin gözüme!” “Allah akıl fikir versin!” Yanımdan geçip giderken kendimi kötü hissettim, gerçekten onunla tartışmaya ihtiyacım var gibi hissetmem normal değildi. Giderek kendimi uçuruma sürüklüyor olmalıydım ama ayıbı yapan ben değildim ki! Neden ben kendimi uçuruma sürüklüyordum? Arkasından bakarken belinden kasılarak çıkarttığı silahı görünce ürktüm, gerçekten de belamı bulabileceğimi o an idrak ettim. Çıkarttığı silahı yeniden yerine koyunca ben de yoluma devam ettim. Konaktan içeriye girdim, kimseye görünmeden odama çıkmam gerektiğinden çok yavaş adımlarla ilerledim ve kendimi odama attım. O an ablamın ölümünün daha da koymaya başladığı bir andı. Şimdi burada olsa koşarak odasına girer, ona derdimi ve olanları anlatırdım. Ağlardım, beni teselli etmesine izin verirdim... Şimdi yoktu ve ben hiç olmadığım kadar köşeye sıkışmış hissediyordum. Yatağın üzerinde bıraktığım telefonumu elime aldım. Ekranı, beni algılayınca açıldı ve ekran kilidindeki fotoğraf daha çok canımı acıttı. Faruk ile benim fotoğrafım. Gözyaşlarım ekranı buğulandırırken telefon kilidini açtım ve numaralarını sildim, engelledim, ne kadar fotoğrafımız varsa ikisiyle de hepsini saatlerce temizledim. Zaman geçti, arama kayıtlarına baktım ancak onlardan gelen ne bir arama vardı ne de başka bir şey... Belki de hallerinden gayet memnundular. Belki de nasıl söyleyeceklerini düşündükleri bir dertti bu içlerine. Ne kadardır beraberlerdi acaba? Bunu düşündükçe giderek daha da kötü hissediyordum kendimi. Odanın kapısı tıklatılınca göz yaşlarımı temizledim ve omuzlarımı dikleştirdim. Annem, kapıyı açıp içeriye girdi. Normalde kapıyı tıklatmaz ve anında içeriye dalardım ancak ablamın intiharından sonra ona da bir şeyler olmuştu. Artık konağın içinde paldır küldür yürüyen o kadından eser yoktu. Yanıma doğru geldi ve yatağın ucuna oturdu. Bir derdi olduğu ve söylemekten çekindiği belliydi, ağzının gergin kımıldanmasından bunu anlayabiliyordum. “Söyle anne...” deyiverdim. Adeta her şeyi bugün kabullenmeye yemin etmiş gibiydim ama belki de sadece dertleşmek için gelmiş yaslı bir anne olarak burada duruyordu. Bilemiyordum. Ablamdan sonra kimse birbiriyle pek konuşmamaya başlamıştı. “Baban...” dedi ve yutkundu, bir müddet bekledi ardından devam etti: “Birazdan hazırlan ve aşağıya in olur mu? Demirhanlar gelecekler.” “Bu saatte mi?” “Evet, Karan dönmüş. Birkaç saat önce gelmiş. O yüzden buraya gelecekler.” “Kan davası bitsin diye ablamın evlenmek zorunda olacağı adam değil miydi Karan?” “Evet.” “Niye geliyorlar?” “Bunca zaman gelmediler, zaten evlilik anlaşmasına bir hafta sonra da ablan...” “Şimdi niye geliyorlar anne!” “Ablan öldüğü için senin üzerinden anlaşma yapılmış... Karan ile sen evleneceksin. İkileme beni ne olursun... Bir evladımı daha toprağa veremem. Birazdan hazırlanıp aşağıya gel. Karan, evleneceğim kadını bu sefer görmek istiyorum demiş.” “Abim Murat için bu sefer de seçtiğiniz ya da mecbur kaldığınız kurban benim öyle mi?!” Öfkeyle bağırdım ve bir cevap bekledim ama annem tek kelime bile etmeden odadan çıktı. Demirhanlar Ailesini hiç görmemiştim. Sadece laflarını duyardım ve hiçbir şekilde karşılaşmazdık ancak kan davası meselesi birden dirilince abim Murat hedefleri haline geldi. İtibar kaybı yaşamak istemeyen Demirhanlar ise çözümü evlatlarını kaybetmek istemeyen babam ile evlilik anlaşması yapmakta buldular... Ta ki ablam kendi canına kıyana kadar... Kapanan kapının ardından bir süre öylece kalakaldım. İçimdeki öfkeyle, annemin gözlerindeki çaresizlik çarpıştı. Her ikisi de kazandı. Yenilen yine ben oldum. Yutkundum. Gözlerim hâlâ yanıyordu ama artık ağlamak istemiyordum. Artık hiçbir şeyin duygusunu yaşamak istemiyordum. Sanki içimdeki her şey donmuştu. Duygusuzluk, belki de insanın kendini koruma biçimiydi. Ben de öyle yapıyordum işte. “Bir evladımı daha toprağa veremem.” Annemin bu sözü kulaklarımda yankılanırken aynaya döndüm. Karşımdaki yorgun, bitap, umutsuz kadına baktım. Ben mi buydum? Mercan mıydım hâlâ? Yoksa bir pazarlık maddesi, bir kefaret miydim sadece? Yavaşça ayağa kalktım. Dolabı açarken ellerim titredi. Şimdi bir elbise seçecektim. Sadece günlük bir elbise. Bu, bir vedaya değil, bir başlangıca hazırlıkmış gibi. Ama neyin başlangıcıydı bu? Kimin hayatında neyi değiştirecektim? Kimin lanetini devralıyordum? Askıdaki sade, soluk mavi elbiseye gözüm takıldı. Düz kesimli, diz hizasında, kolları kısa… Ne şatafatlıydı, ne de iddialı. O kadar sıradandı ki, içimdeki karmaşayı belki de dengeleyecek tek şey buydu. Elbiseyi alıp üzerime geçirdim. Aynaya döndüğümde saçlarım darmadağınıktı, yüzüm hâlâ şiş, dudaklarım kupkuru… Ama umurumda değildi. Ne saçımı toplamaya gücüm vardı, ne de makyaj yapacak halim. “Karan…” İsmini içimden söyledim. Tuhaf bir ürperti geçti bedenimden. Görmediğim, duymadığım bir adamın karısı olacaktım. Ablamı tanımadan onunla bir hayat yaşamaya Rıza gösteren adam şimdi beni niye görmek istiyordu? gerçekten? Sadece onun ölümünden sonra daha uygun bulunan kişi ben miydim? Kapıya yürüdüm. Her adımda ablamın gölgesi üzerime düştü. Sanki onun yerine geçmek gibi pis bir suçun içindeydim. Ama bu suçu ben seçmemiştim. Kapı koluna dokunduğumda bir an duraksadım. Geri dönüp yatağıma uzanmak istedim. Ya da pencereyi açıp bağırmak… Ama hiçbirini yapmadım. Omuzlarımı diktim, içimdeki tüm karmaşaya rağmen kapıyı açtım ve koridora adım attım. Gecenin sessizliğinde ayak seslerim yankılandı. Aşağıda beni bekleyen adamın kim olduğunu bilmiyordum ama ne olursa olsun, ben artık hiçbir şeyin kurbanı olmayacağım, dedim içimden. Belki bir savaşın içine sürükleniyordum, belki de kendi hayatımı bir başka adamın ellerine bırakıyordum. Ama bu kez… Bu kez gözlerim açık olacaktı. Ve kalbim… Belki bir gün yeniden kendine ait olanı seçmeyi öğrenecekti. Merdivenleri yavaş adımlarla inmeye başladım. Her basamakta içimdeki huzursuzluk daha da büyüyordu. Ayaklarım geri dönmek istese de göğsümde bir yumru gibi duran annemin çaresiz sesi beni aşağıya doğru itmeye devam etti. Avuçlarım terlemişti, kalbimse garip bir şekilde hem çok hızlı atıyor hem de her an duracakmış gibi davranıyordu. Konağın loş ışıkları duvarlara titrek yansımalar bırakıyor, sanki her köşeden geçmişin hayaleti çıkıp karşıma dikilecekmiş gibi bir his veriyordu. Avluya yaklaştığımda sesleri duymaya başladım. Erkek sesleri. Derinden, tok, otoriter. Babamın sesi en dipteydi, biraz boğuk, biraz yorgun. Birkaç adım daha attım ve avluya açılan geniş kapının kenarında durdum. Kimse beni henüz fark etmemişti. Kafamı hafifçe çevirdim. Salondaki kalabalık arasında üç adam dikkatimi çekti. İkisi yaşça büyük, biri ise ayakta duruyordu, pencereye sırtını vermiş. Gömleğinin kolları dirseğine kadar sıyrılmıştı. Ellerini cebine sokmuştu. Geniş omuzları, sert hatlı çenesi, koyu renk sakalı ve bakışlarını yere sabitleyen keskin gözleriyle çevresindeki herkese mesafe koyduğu belliydi. Bu, Karan olmalıydı. Kendimi fark ettirmek istemiyordum ama artık çok geçti. “Mercan geldi,” dedi annem, sesi ne kadar yumuşak olmaya çalışsa da boğazına düğümlenen endişe hissediliyordu. Karan başını çevirdi. Ve o an… Göz göze geldik. İçimde bir şeyin yer değiştirdiğini hissettim. Çarpıştım ve hatta kafa tuttuğum, eli silahlı adam şimdi bana bakıyordu! Sanki ciğerlerime buz gibi bir su dolmuştu. Gözleri öyle keskin, öyle derin bakıyordu ki, adeta ruhumu arıyordu içinde. Bana değil, içime bakıyordu. Bir an önce gözlerimi kaçırmak istedim ama yapamadım. Çünkü o da gözlerini kaçırmıyordu. Duruşunda bir asalet, bakışında ise alışılmadık bir huzursuzluk vardı. Kendine fazla güvenen bir adamın duruşu değildi bu. Daha çok, içinden çıktığı karanlığı hiçbir zaman tam olarak ardında bırakmamış bir adamın bakışıydı. “Merhaba,” dedim, sesim çatallaşmadan, titremeden çıkmıştı. Bu kadarı bile bir mucizeydi. Karan başını hafifçe eğdi, “Merhaba.” Sesi de en az bakışları kadar soğuk ama netti. Ne yapmacık bir sıcaklık, ne de kibirli bir mesafe vardı. Gerçekten tanımlayamayacağım kadar farklıydı. Aramızda kısa ama keskin bir sessizlik oldu. Babam boğazını temizledi, belli ki ortamı yumuşatmak istiyordu. “Mercan, Karan Bey’i zaten duymuştun. O da seni ilk kez görüyor..” İyi mi? Güvenilir mi? Bu kelimeler bana bir şey ifade etmiyordu artık. Hele ki Faruk’tan sonra. “Görmek istediğim buydu,” dedi Karan, gözlerini bir an olsun benden ayırmadan. “Beni tanımıyorsunuz bile,” dedim istemsizce. “Zamanla tanırım,” dedi ve yavaşça bana doğru ilerlemeye başladı. Bu kadar net, bu kadar doğrudan. İçimde bir kırılma hissettim ama bu kırılma bir acı değil, daha çok içimdeki savaşın sessizce başladığının işaretiydi. Karan, bu evin kapısından içeri kan davasını barışa çevirmek için girmişti belki ama ben… ben hâlâ her şeyin içindeki adaletsizliği sorguluyordum. Önümde dikildiğinde gülümsedi ve kısık sesiyle hafifçe bana doğru eğilerek diğerlerinin ne yaptığını kontrol etti. Kendi aralarında konuştuklarını gördüğünde ise tebessümü gülümsemeye döndü, nefesi yüzüme çarparken fısıldadı: “Sana belanı benden bulma dememiş miydim?” O an düşündüğüm tek şey şuydu: Bu adam, ablamı hayattan koparan sistemin bir parçası mıydı? Yoksa benim gibi içine doğduğu kaderin tutsağı mı? Henüz bilmiyordum. Ama bildiğim tek şey vardı: Karan da artık bu hikâyenin tam ortasındaydı. Ve bu hikâye, asla sıradan bir evlilik masalı olmayacaktı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE