MERCAN SOYKAN
Karşıma çıkmasını istemediğim tek kişi vardı. O da, eski sevgilim Faruk ya da onunla sevişecek kadar erkek delisi olmuş Nur... Çarşıya çeyiz alışverişi için çıkarılmış birine göre oldukça hevessiz görünüyor olmalıydım. Apar topar, bir gün sonra düğünümüz vardı. Her şey hazırdı, her şey alınmıştı. Zaten ablam için yapılan taze alışveriş şimdi benim üzerime geçmişti. İntihar eden ablam için alınmış eşyalarla birlikte bir yuva kuracak gibi duruyordum. Onun beğendiği nevresim takımları, onun beğendiği yatak odası takımı...
“Karan bize sonradan katılacak, o yüzden yüzün düşük ise eğer hiç merak etme. Gelecek, seni yalnız bırakmaz.”
Gülümsedim. Sadece gülümseyebildim çünkü buna verecek başka bir cevabım yoktu. Çay bahçesinde dinlenmek için oturuyorduk. Alınan altınların tuttuğu fiyat aklıma geldikçe kaşlarımı bir kaldırıp bir indirişime engel olamıyordum.
Herkesin oğlunu beğenmesine alışkın ve aşina olan Müzeyyen Hanım benim de yüzümün asıklığını bu duruma bağlamış olmalıydı. Tam olarak hangi evrede oğlunu övmeye başlayacağını merak ediyordum. Gelinlerine değil de gösterişe pek bir önem verdiğinden takı mevzusunu büyütmüş gibiydi. Öyle ki annem bile gözlerini büyüterek bakmıştı alınan altınlara.
Birgül Yenge hiç konuşmuyordu, boğazına takılan gerdanlıktan da ziyadesiyle rahatsız olmuş gibi durmadan boynunu hareket ettiriyordu.
“Birbirinizi hiç tanımıyor olmanız pek büyük bir şaşkınlık ama doğrusu Karan’ın evleneceği kızı görmek isteyeceğini hiç düşünmemiştim. Melike ile evleneceğini duyduğunda böyle yapmamıştı.”
Müzeyyen Hanım’a oğlu ile ilgili bilmediği birçok olayı anlatmak istesem de dudaklarımı birbirine bastırmakla yetindim. Ölen ablam ile ilgili bu şekilde konuşmasını ise kaldırmakta güçlük çeksem de sesimi çıkartmayacaktım. Aşiret Ağa’sının eşlerinin genel özelliği haline gelmişti bu durum. Bir zamandan sonra bu kadınlar patavatsız ve kesinlikle her şeyi söylemeye hakları olduğunu düşünen insanlara dönüşüyorlardı. Konuyu dağıtmak için Birgül Yenge’ye doğru döndüm,
“Birgül Hanım, boynundaki rahatsız ediyorsa eğer çıkartın isterseniz. Kaşımaktan boğazınız kızardı, yara yapacaksınız.”
“Sakın! Ben Demirhanların gelini takısız dışarıya çıkmış dedirtmem!”
Birgül Yenge’den önce Müzeyyen Hanım konuşmaya atlayınca, Birgül Yenge’nin yüzündeki çaresizliğe şahit oldum. Nereye gelin gideceğimi yavaştan anlamaya başlıyordum. Büyük ihtimalle bir altın cehennemin düşecektim. Belli kuralları olan, katı bir konakta bu kuralları koyan bir aile ile yaşayacaktım. Neyi neden kabul ettiğimi tam olarak kavramasam da benim isteyip istemeyişimin bir öneminin olmadığını biliyordum. Eninde sonunda olacak olan şey tam olarak buydu zaten ama kendi ayaklarımla bir hırs ya da kendimce aptal bir intikam için çıktığım bu yolculuk beni rahatsız etmeye başlamıştı.
Derin ve sesli bir nefes alınca hepsi birlikte bana döndüler.
“İyi misin kızım?” diye sordu annem, başımı aşağı yukarı hızlıca salladım.
“Benim lavaboya gitmem gerekiyor,”
“Çay bahçesinin lavabosunda sıkıntı varmış, sanırım tadilattaymış. Katlı otoparkın zemin katında lavabolar var, beni de az önce oraya yönlendirdiler.”
Birgül Yenge’ye teşekkür ettikten sonra ayağa kalktım ve yürümeye başladım. Otoparkın içine girdim. Çok karanlık sayılmasa da ürkmüştüm. Arabaların ölü gibi hareketsiz ve kabalık şekilde durması beni tedirgin etmişti. Tuvaletin olduğu tarafa doğru giderken ayak sesleri duydum, giderek yakınlaşan ayak sesleriydi ama aldırış etmedim.
Tuvalete hızla girdikten sonra telefonuma bir mesaj bildirimi geldi. Nur’un annesinden bana atılmış bir mesaj. Açmadan silmek istesem de mesajı açtım ve klozete oturdum,
‘Senden ne kadar özür dilesem de az ama benimle konuşmalısın, beni dinlemelisin. Sarhoş oldum, oraya gitme amacım daha da farklıydı. Babamın bana ettiği zulümleri biliyorsun. Biriyle dertleşmem gerekiyordu, sana gelemezdim çünkü sen de büyük bir keder içindeydin. Soluğu Faruk’un yanında aldım. Ne olursun beni dinle! Yüz yüze konuşalım! Sana yalvarırım! Böyle bitecek bir arkadaşlığımız yoktu bizim...’
Yazdığı her kelime son derece saçma gelmeye başladı okudukça, yersiz ve açıklamasız hatta büyük bir pişkinlikle bahanelerin arkasına sığınan savunmalar... Gördüğüm manzarayı aklımdan nasıl silebilirdim ki? Bunca zaman doğru yaptığım tek şey ailelerimizin birbirine yakın olmamasını sağlamakmış, bunu şu an daha iyi anlıyordum.
Artık bir arkadaşım yoktu, kaldı ki bu evlilikten sonra bir arkadaşım olmasına izin verecek bir ailenin içinde de bulunmayacağıma emindim.
Tuvaletten çıkıp ellerimi yıkadım, kurutmaya gerek duymadan üzerime sildim ellerimi ve lavabodan dışarıya çıktım. Faruk ve Nur’a ait bütün anılarımdan kurtulmak için birçok şeyi verebileceğimi fark edince canımın daha çok yandığını hissettim.
Uğradığım ihaneti daha net görebiliyordum artık...
Bizimkilerin yanına dönmem gerektiğinin farkındaydım ama ne yazık ki gözlerim çoktan dolmuş, kızarmış ve ben sessizce ağlamaya başlamıştım.
Kendimi otoparkın çıkışına kadar toparlayacağımı umut ederek yürümeye başladım. Elimle ağzımı sıkıca kapatıyor hatta canımı yakacak şekilde sıkıyordum. Kolumu biri tutup kendine doğru çektiğinde neye uğradığımı şaşırdım. Bağırmama bile fırsat vermemek için elini ağzıma bastırarak beni kavrayıp tüm debelenmelerime rağmen bir köşeye doğru götürüyordu.
En sonunda kendine doğru beni çevirdiğinde yeniden elini ağzıma koydu ve bağırmamı engelledi. Yüzü mor halde, kaşındaki dikiş bandıyla bana bakıyordu Faruk. Kaşlarım çatıldı, yüzüm gevşediğinde elini ağzımdan çekti. Yüzüne bir tokat yerleştirdim,
“Senin burada ne işin var?! Ne hakla beni böyle kenara çekersin sen! Ha!”
“Beni dinleyeceksin!”
“Dinlemeyeceğim, ben seni dinlememem gerektiğini ve beklememem gerektiğini o gün anladım! Çırılçıplak gözlerimin önünde en yakın arkadaşımın içine girip çıkıyorken bunu anladım! Üzerime yürüdüğünü unuttum mu sanıyorsun? Çıplak halinle üzerime yürüdüğünü unuttum mu sanıyorsun?!”
“Sarhoştum!”
“Bu bir bahane değil!”
“Evlenecek misin? Sırf bunu gördün diye o adamla evlenecek misin?”
“Bu seni zerre ilgilendirmiyor!”
“Ablanın o adamla evlenmemek için intihar ettiğini nasıl unutursun ve nasıl güvenirsin? En başında intihar etmeyen ablan ne öğrendi de intihar etmeyi tercih etti hiç sorgulamıyor musun?”
“Ne saçmalıyorsun sen? Neyin oyunu bu yine? Ne anlatıyorsun!”
“Büyük bir hata yapıyorsun!”
“Karan büyük bir hata ve sen de en doğru tercih misin sence? Bunu mu ima ediyorsun bir de utanmadan!”
“Seni gerçekten sevdiğimi biliyorsun Mercan!”
“Midemi bulandırıyorsun!”
Ondan uzaklaşmak için hamle yaptığımda beni durdurdu, gözlerine baktığımda orada yatan ve gizlenen sapkınlığı net şekilde gördüm,
“Onca yıl seni bekledim, bir gün altıma yatmayı kabul edersin diye her söylediğine tamam dedim! Şimdi biri gelip hiçbir çaba sarf etmeden seni becerecek öyle mi?! İzin verir miyim lan ben buna!”
Belimi kavrayıp beni arabanın içine sokmaya çalıştığında debeleniyordum ama yine ağzımı kapatmıştı ve her şeye rağmen beni sıkı tuttuğu için çabalarım işe yaramıyordu. Elinden kurtulamıyordum. Midi boy bir etek giydiğime pişman olduğum bir gündeydim, eli bacağımdan yukarıya çıkarken kulağıma fısıldadı,
“Bunun böyle olmayacağını hayal etmiştim ama maalesef böyle olmalıymış!”
Elinden kurtulmaya çalışsam da bunu yapamıyordum, gözlerimden yaşlar yeniden dökülmeye başlamıştı. Bunu kimseye açıklayamazdım ve tek bir insan bile sesimizi duymuyordu!
Pantolon kemerinin sesini duyduğumda hemen arkasından hızla gelen bir araba sesi daha duydum, acı hatta öfkeli bir frenle tam bize doğru duran arabanın içinde tanıdık bir yüz vardı, bu yüzü gördüğüme sevineceğimi asla düşünmezdim ama en çok da şimdi gördüğüm için mutluydum!
Karan, çatık kaşları ve gözlerinden fışkıran öfkesi ile Faruk’a bakıyordu. Yan koltukta yanında oturan kişiyi ise tanımıyordum. Faruk, elini ağzımdan çekti. Niyetini reddetmek istese dahi artık bunu engelleyen bir unsur vardı, o da çözülmüş ve uçlarından sarkan kemeri...
Mide bulandırıcı bir görüntünün ana karakterlerinden biriydim!
Arabadan inişleri öyle hızlı olmuştu ki Faruk ne zaman arkamdan çekilmiş, ne zaman duvara yapıştırılmıştı bilmiyordum. Fark etmemiştim bile!
Tanımadığım adam beni nazikçe kolumdan çekti ve onların yanından uzaklaştırdı.
“Ulan! Ben sana demedim mi lan karımın etrafında görmeyeceğim seni diye?! Sen beni senin sikiyle oynayınca dağı taşı siktim sanan arkadaşlarından sanıyorsun sanırım, öldürürüm lan seni! Erkek müsveddesi, öldürürüm seni! Duydun mu? Öldürürüm!”
Faruk cevap vermiyordu, ama Karan ne yapacağını anlamış gibi başını aşağı yukarı sallayarak Faruk’un gözlerinin içine bakmaya devam etti,
“Yağız!” diyerek bağırdı, yanımdaki çocuk da cevap verdi,
“Evet? Nasıl eğlenelim arkadaşla?”
“Bunu al Asmar’a götür, canın nasıl istiyorsa öyle eğlenebilirsin. Arkadaşı bir grup gençle bir odaya kapat hatta, biraz empati kurmasını sağlayalım.”
Yağız yanımdan geçip giderken Faruk’u kendi arabasına bindirdi, kapıdan inmemesi için Karan, Faruk’un oturduğu yerin kapısında bekliyordu. Yağız da bindikten sonra anahtarı Faruk’tan aldı ve kapıları kilitleyerek arabayı çalıştırdı.
Onlar otoparktan çıkarlardan Karan koluma nazikçe dokunmasına rağmen korkuyla irkildim. Benim irkilmemle birlikte gözlerinde bir şefkat görüntüsü oluştuğunu gördüm. Bana şefkatle bakıyordu, eli yüzüme doğru gelirken kafamı hafifçe geri çekmeye çalıştım ama o ısrarcı bir sakinlikle birlikte bana doğru elini ilerletti. Yanağıma yerleşen avuç içi, beklemediğim şekilde içimdeki karanlığı keskin bir rüzgâr gibi savurdu, baş parmağı gözümden akan yaşları silmeye başladı. İçindeki karmaşa benim için o zaman büyük bir netlik o zaman kazandı. Benimle ilk karşılaştığında arsızca konuşan adamdan daha uzaktı şimdi, belinde silah gördüğüm adamdan da daha uzaktı... Gözlerimiz birbirine bakarken ikimizde sanki bir uçurumdan aşağıya düşüyormuşuz gibi hissederek aniden irkildik ve kendimize geldik. Ben ellerimle gözyaşlarımı hızlıca silerken derin bir nefes aldım.
“Bu piç seni takip mi etmiş?”
“Sanırım öyle, lavabodan çıkınca yakaladı beni. En başta konuşmak istiyor gibiydi ama sonra...”
Benden önce davranıp beni büyük bir işkenceden kurtararak sözümü kesti,
“Anladım.”
“Ona ne yapacaksınız?”
“Hiç ilgilendirmez seni, özellikle de bu saatten sonra seni hiç ilgilendirmez!”
Bileğimden tutup beni peşinden sürüklerken elimi sertçe ondan kurtardım. Öfkeyle bana döndü ama omuzlarını düşürdü ve bıkkınlıkla ellerini cebine sokup tahammülsüzleştiğini belli edercesine bana baktı,
“Ne var?”
“Kimsin sen? Kimsen sen Karan?!”
“Bu ne demek şimdi?”
“Ablam, seninle evleneceğini duyduğunda intihar etmedi, çeyiz alışverişini yaptıktan sonra da intihar etmedi... Ablam senin hakkında ne öğrendi de ölümü tercih etti? Kimsin sen?!”
Bir an afalladı, sanki ablamın ölümüne hiç bu açıdan bakmamışçasına afalladı ve mimikleri birbirine girdi. Düşünmediği, hesaba katmadığı ama ihtimal olarak gördüğü bir şeyi gizlediğini o an anladım. Ama ne? Neyi gizliyordu?