Mezarlığın toprağı, tozuna karışıp boğazımıza yapışıyordu.
Azad önde mermer gibi kaskatı, ben bir adım gerisinde gölgesi gibi kalabalığa daldık.
Azad, üzerinde mağaradan kalan hafif tozlarla, kan çanağı gözleriyle ilerliyordu ama omuzları öyle dik ki, gören sanır heybetinden yer yarılacak.
Cemal ağabey bizi görünce hızla bakışlarını kaçırdı.
Tam o ara Cemal’in karısı Ruken, hışımla yanımda bitti.
Dirseğiyle koluma öyle bir çarptı ki, canım yandı ama istifimi bozmadım.
"Ne o Zerrin?" dedi, sesi yılan ıslığı gibi sinsi. "Doyamadın mı kocana?
Anam ölüm döşeğinde beklerken, siz hangi kuytuda fingirdeşiyordunuz?"
Cevap vermedim ama Ruken duracak gibi değildi; dibime girip nefesini yüzüme vurdu. "Milletin ağzı torba değil ki büzesin. Herkes 'Anası ölmüş, Azad karı peşinde gezmeye çıkmış' diyor. Anam öldü de gömmeye zor yetiştiniz. Hiç mi haya etmediniz?"
Tam ağzımı açacaktım ki arkadan annemle Filiz yengemin sesini duydum.
Bizimkiler de tam kadro gelmişti.
Annem yüzünde o endişeli haliyle bakarken, Filiz yengem Ruken'in lafını duymuş gibi araya girdi: "Hayırdır Ruken? Taziyede gıybet mi yapıyorsun, kız o ağzın dinlenmez mi hiç senin?"
Tam o sıra imamın sesi yükseldi: "Er kişi niyetine!"
Cemal ağabey tabutun önüne geçti, Azad ise hemen arkasında, abisinin bir adım gerisinde ama sarsılmaz bir kale gibi durdu.
Tabutu omuzladıklarında Azad o yükün altına öyle bir girdi ki, abisinin yükünü hafifletmek ister gibiydi.
Mezarın başına vardığımızda, Cemal ağabey yorgunluktan bitap düşmüşken Azad küreği eline aldı.
İlk toprağı atarken göz göze geldik.
O bakışta her şey vardı; mağarada yıkılan kocam, döktüğü o çocuksu yaşlar ve şimdi takındığı o mermer yüz...
Azad mezardan çıktığında üstü başı toprak içindeydi.
Yanıma geldi, herkesin, ailemin ve o haset dolu Ruken'in önünde elimi öyle bir kavradı ki, parmaklarım birbirine geçti.
Ailemin baş sağlığı dileklerini, kabul edip ellerini öptük ve oradan ayrıldık.
.
.
.
Odanın kapısını kapattığımız an, dışarıdaki o ağır yas havası eşikte kaldı ama içerideki sessizlik daha beter çöktü üstümüze.
Azad, odanın ortasında öylece duruyordu; kolları iki yanına sarkmış, bakışları halının desenlerine çakılmıştı.
Üstü başı hala mezarlık toprağı kokuyordu.
"Bitti..." dedi sesi titreyerek.
"Toprağı attık, üzerini örttük anamın."
"Azadım, kurban olduğum," dedim.
Bir yandan konuşuyor, bir yandan da odadaki o dağınıklığı toplamaya çalışıyordum.
Üzerimdeki kabanı çıkarıp astım, Azad’ın yatağın üzerine attığı ceketini kirli sepetine koydum.
Dolabı açtım, içinden temiz, yumuşacık bir tişört ve kapri çıkardım.
Azad hala üzerindeki o tozlu gömlekle oturuyordu.
"Kalk hadi Azad," dedim yanına varıp.
"Bu tozla, bu kederle uyunmaz. Bak ellerin tırnakların hep toprak içinde. Hadi kurban olayım, gir şu duşa. Su seni rahatlatır."
"Zerrin, iştahım yok, halim yok... Bırak böyle kalayım," dedi çocuk gibi direnerek.
"Olmaz öyle şey!" dedim, sesimi hafifçe yükselterek.
"İnatlaşma. Sen temizlenip çıkana kadar ben de aşağı mutfağa iner, sana sıcak bir çorba yaparım. Sabahtan beri miden su kusuyor, o krakerlerle adam mı doyarmış? Hadi, itiraz yok. Gir şu suya, paklan da gel."
Azad, elimdeki temiz kıyafetlere, sonra da benim kararlı yüzüme baktı.
O banyoya yönelirken ben mutfağa gitmek için sessizce odadan çıktım.
Konak öyle bir sessizdi ki, kendi nefesimi bile duyuyordum. Mutfağa giden karanlık koridora saptığımda, çalışma odasından gelen fısıltı kulaklarıma çalındı.
Cemal Ağabeyin sesine benziyordu.
Zaten, Mahmut Ağa çok yorgundu ilaçlarını ben vermiştim bir saat önce, çoktan uyumuştur
Kapı tam kapalıydı ama bir anda sinirlenince, fısıltısı da yükseldi .
Adımlarım kapının önüne mıhlanmıştı.
Nefesimi tutup gölgeye sindim.
Cemal ağabey biriyle telefonda konuşuyordu ama sesi öyle bir çıkıyordu ki, sanki az önce mezarda ağlayan o adam o değilmiş gibiydi.
"Tamam dedim ya, her şey halloldu kaç kere daha söyleyeceğim," diyordu Cemal ağabey. Sesi alçaktı ama hırslıydı. "Hastanedeyken aldım o kağıdı.’’
Nefesimi tuttum, gölgeye iyice sindim.
Kalbim göğüs kafesimi delecekmiş gibi atıyordu.
Cemal ağabeyin fısıltısı biraz daha yükseldi ama gerisini duymama fırsat kalmadan çalışma odasının içinde bir sandalye gıcırtısı koptu. Adım sesleri kapıya doğru yaklaşınca kanım dondu.
Hızla ve parmak uçlarımda kendimi mutfağın karanlığına attım.
Mutfak tezgahına tutunduğumda dizlerim zangır zangır titriyordu.
Karanlık mutfakta tek başımaydım ama kulağımda hala o buz gibi ses yankılanıyordu. Azad yukarda,
"Anam benden razı mıdır?" diye kendini yerken, sırtını yasladığı abisi gizli saklı işler çeviriyordu. İçime bir şüphe düştü ki, kor ateşten beter...
Karanlık mutfakta, titreyen ellerimle ocağın altını yaktım, suyun ısınmasını beklerken aklım hâlâ o kapı arkasındaki fısıltıdaydı. "Hastanede, aldım o kağıdı" demişti Cemal Ağabey...
Ne kağıdıydı bu?
Tam kaşığı elime almıştım ki, mutfağın kapısında o uğursuz gölge belirdi.
Ruken, süzüle süzüle içeri girdi; yüzünde o her zamanki sinsi, insanı huzursuz eden gülüşüyle tam karşıma dikildi.
"Vay Zerrin Hanım..." dedi, sesi boş mutfakta yankılanarak. "Evde o kadar kadın var. Bu saatte sana mı kaldı çorba yapmak?’’ dedi ve dolaba yaslanıp kollarını bağladı.
Gözlerimi çorbadan ayırmadan, ‘’He bana kaldı Ruken Abla, benim kocama özel bir şey yapılacaksa ben yaparım.’’ dedim.
"İyi, iyi... Hazırla bakalım. Ama bilesin ki bu konakta karın doyurmakla hanım olunmuyor. Bak dışarıda, taziye çadırında kimler var... Hele bak şırfıntı Bade... Nasıl da sahiplenmiş yasımızı, nasıl da dolanıyor ortalıkta, görmüyor musun?"
Sustum, çorbayı karıştırmaya devam ettim ama içimden bir damar attı. Ruken durmadı, bir adım daha yaklaştı.
"Sen bu Bade’yi tanıyor musun Zerrin?" dedi, sesini iyice alçaltarak. "Öyle 'arkadaşız' dediklerine bakma. Onlar Azad'la yıllardır tanışırlar. Azad daha bıyığı terlememiş bir delikanlıyken, Bade bu konağın kapısından eksik olmazdı. Türkan anam rahmetli, onu gelini gibi sever, her işine koştururdu. Azadla da hiç ayrılmadılar aha bu sene oldu yıllardır böyleler..."
Elimdeki kaşığı tencerenin kenarına sertçe vurdum.
"Yeter Ruken! Yas evi burası, millet can derdinde, sen nifak tohumu ekmenin peşindesin."
Ruken hiç oralı olmadı, daha da sırıttı.
‘’Kız eltim, sinirlenme ben senin için diyorum. Olurda kocana yetemezsen, elinden Bade’ye kayıverir bak.’’ dedi ve yanağımdan bir makas alıp mutfaktan çıktı.
Ağzımı açmama da fırsat vermiyor.
Aklıma girmese bari dedikleri, diye düşünerek mutfak dolabından aldığım çorba kasesi ve kaşıkları tepsiye koydum.
Çorbayı kaselerimize doldurdum, tepsiye iki dilimde ekmek koyup odama doğru yola koyuldum.
Aklımı kurcalayan yeni konum daha doğrusu düşünmeyi ertelediğim, gün yüzüne tekrar çıkan konum Badeydi.
Odaya girdiğim gibi Azad’a sorsam.
Hiç yeri ya da vakti değildi ki.
Bu konuyu biraz daha ertelemem gerekiyordu.
Derin bir nefes alıp kolumla odamızın kapısını yavaşça araladım.
Ancak içeride gördüğüm manzara, elimdeki tepsiyi neredeyse yere düşürmeme sebep olacaktı.
Bade Azad’ın baş ucundaki çekmecede oturuyordu.