( Ezgi Toprak )
Karanlık bir yer. Kalabalık etrafımı sarmış, üzerimdeki elbiseler antik çağdan kalma gibi. Hava sisli, puslu, iğrenç bir soğuk taşıyor. Üstüm başım ıslak; korkuyla üşümek arasında bir yerdeyim. Tüm vücudum titriyor.
Kımıldayacak hâlim yok. Sadece gözlerim oynuyor. Kalabalığın içinde, karşımda bir adam var. Zapt edilmeye çalışılıyor. Beni kurtarmak için çırpınıyor ama çevresindeki adamlar kollarından tutup geri çekiyor.
Dizlerim çamura çökmüş. Ellerimin üstü yaralı. Avuçlarım yanıyor.
Karşımda bir darağacı yükseliyor.
Nefesim boğazımda düğümleniyor. Bağıramıyorum. Ağlayamıyorum. Yardım isteyemiyorum. İçimde yankılanan tek şey korku.
Beni kaldırıyorlar. Ayaklarımı yere bastırmaya çalışıyorum, direniyorum. Bağırmaya çalışıyorum ama sesim çıkmıyor. Gözlerim kalabalığı tarıyor; kimisi tezahürat yapıyor, kimisi yüzünü çeviriyor, kimisi halime acıyor. Ama benim hissettiğim tek şey, birazdan boynuma geçecek olan ipin soğukluğu.
Adam başka bir dilde konuşuyor. Ama ben onu anlıyorum.
Parmağını kaldırıp kalabalığın içindeki o adamı işaret ediyor.
Korkuyorum. Eğer ben ölmezsem, o ölecek.
Titreyerek sandalyeye bir adım atıyorum. Urganı kendi ellerimle boynuma geçiriyorum. Dizlerim kilitleniyor. Adamlar kalabalığa benimle ilgili bir şeyler bağırıyor: büyücü olduğumu, hain olduğumu, yasak bir aşka bulaştığımı… O an utancım, korkumun önüne geçiyor.
Kendi ayaklarımla sandalyeyi deviriyorum.
Ölmekten korkan ben, kendi ölümümü kendim hazırlıyorum.
Ayaklarım boşlukta sallanırken nefesim kesiliyor. Gözlerim büyüyor, ciğerlerime dolan hava yetmiyor. Dünya kararıyor.
Sonra…
Sisi yaran bir ses kulaklarıma çarptı,
“Ezgi! Ezgi, aşkım buradayım. Canım, tamam… kendine gel. İyisin.”
Gözlerimi açtım. Ciğerlerime yeniden hava doldu sanki. Korkuyla kaskatı kesilmiş bedenimdeki ağrıyı hissettim.
“Atakan…” diye fısıldadım, zor çıkan nefesimin arasından. Korkuyla ona sarıldım.
Saçlarımı okşadı, omzuma bir öpücük kondurdu.
“Tamam bebeğim, geçti. Geçti.” dedi.
“Çok kötüydü…” dedim, sesim ağlamaklı çıktı.
Atakan saçlarımı okşayıp geri çekildi.
“Su getireyim sana, bebeğim. Sen otur.” dedi.
O gittiğinde yatağın başlığına doğru toparlandım, dizlerimi karnıma çektim.
Bu kadar gerçekçi olması normal değil, diye kendi kendime fısıldadım.
Atakan elinde bir bardak suyla geri geldi, ayak ucuma oturdu. Uzattığı sudan birkaç yudum alabildim. Yutkunurken bile sanki boğazımdaki o ipin acısını hissediyordum.
Atakan yüzüme şefkatle ama endişeyle baktı.
“Bak güzelim,” dedi, “böyle olmaz. Bir doktora görünsek… belki psikolojik bir travmadır. Normal değil bu. Bak, gitgide sıklaşmaya başladı.”
Derin bir nefes aldım. “İyiyim… Bir elimi yüzümü yıkasam iyi olacak.”
Kalktım, banyoya geçtim. Yüzüme soğuk suyu çarptım. Aynaya baktığımda kızarmış gözlerimle karşılaştım. O gözlerin içine bakarken, az önceki kabusun görüntüleri yeniden göz kapaklarımın içine doldu.
Nefesim tekrar kontrolden çıkıyormuş gibi oldu. Panikle suyu tekrar tekrar yüzüme vurdum.
Banyodan çıktığımda yatağa dönmeye gücüm kalmamıştı. Mutfağa adımladım. Sıcak su için ısıtıcının tuşuna bastım. Beklerken Atakan geldi.
Kolunu boynuma doladı, saçlarımın arasına bir öpücük kondurdu.
Gayet sakin bir sesle,
“Yarın ben bir araştırayım, iyi bir psikolog bulup gidelim,” dedi.
Bezgin bir iç çekişle,
“Atakan, iyiyim,” dedim.
“İtiraz istemiyorum.”
Sesi hâlâ sakindi ama netti. İtiraz etme hakkı tanımıyordu.
Isıtıcının ikaz sesiyle tezgâha döndüm. Konuyu değiştirmek ister gibi,
“Canım sen git uyu, ben gelirim,” dedim.
Yanağıma sıkı bir öpücük kondurdu.
“Tamam canım, ama sen de oyalanma. Yarın önemli bir toplantı var, biliyorsun.”
“Hı hı,” dedim başımı sallayarak.
Salona doğru adımladım. Gecenin üçündeki sessizlikle şehrin ışıkları, garip bir uyum içinde titreşiyordu. Koltuğun kol dayama yerine yaslandım.
Son günlerde artan tüm kabuslar bir bir canlandı zihnimde.
Her gece birbirini tekrar eden farklı ölüm şekilleri…
Bir gün asıyorlar, bir gün yakıyorlar, bir gün nehre düşüp boğuluyorum.
“Allah’ım, deliricem…” diye mırıldandım kendi kendime.
Bir süre daha o sessizliğin içine tutunmaya çalıştım. İlginçtir, her seferinde aynı gözleri hatırlıyordum. Karanlık bakışlar dönüp duruyordu beynimin içinde.
Hava, sabaha karışır gibi aydınlanırken kendi kendime fısıldadım:
“Kalk Ezgi, kalk… Yarın önemli bir sunumun var. Bırak neyse ney, tamam.”
Yatak odasına doğru adımlarken, Atakan’ın benim yerime doğru çöreklendiğini gördüm. İstemeden bir iç çektim. Hâlâ onunla aynı yatağı paylaşmaya tam olarak alışamamıştım. Son zamanlarda kendi evinden çok bana gelir olmuştu zaten.
Üç yıldır aynı şirkette çalışıyorduk. Bir yıl içinde operasyonu neredeyse yarı yarıya toparlayan bir performans gösterince; övgüler, eğitimler, ödüller derken bir buçuk yılda operasyon müdürü olmayı başarmıştım. İşimde hırslıydım ama bir o kadar da kurumsallıktan uzaktım.
Bence birçok müşterinin, benimle bir kez çalıştıktan sonra başka firmayı tercih etmemesinin en büyük sebebi, kurduğumuz o samimi bağlardı.
Atakan başlarda bu durumu kabullenmek istememişti. Ama kendisi de büyük müşteri görüşmelerine girmeye başlayınca, işin dinamiğini anlamıştı. Bu görüşmelerin bazıları şehir dışında oluyordu.
Beraber seyahat ederken, şirkete yansıtmadığımız bir yakınlık oluşmuştu aramızda.
Şirkette hanım–bey mesafesi varken, uzun yollar çoğu zaman makarayla geçiyordu.
Atakan sempatik bir adamdı. Okumuş, kültürlü, kendini geliştirmiş ve her şeyden önemlisi zeki.
Bazen toplantılarda öyle hızlı istatistikler çıkarıyordu ki, ben farkında olmadan elim çenemde onu izliyordum. Hayran hayran…
Atakan bunun farkına varmıştı.
Zaten bu kadar zeki bir adamın bunu anlamaması mümkün değildi.
İzmir’deki müşteri görüşmesini yapıp dönerken, aramızda ilk kez bir yakınlık olmuştu.
Bir süre sonra o yakınlık…
farklı bir boyuta taşınmıştı.
Atakan’dan arta kalan o küçük boşluğa doğru sıvışmak için pikeyi kaldırdım. Yarı uykulu bir gülüş geçti yüzünden; hafifçe çekilip aynı sakinlikle, aynı alışıldık sevgiyle sarıldı. Beni seviyordu, bunu biliyordum. Ama aramızda aşk var mıydı… ondan emin değildim.
Zaten bu yaşıma kadar birine gerçekten âşık olabilmiş miydim, onu da bilmiyordum.
Bildiğim tek şey şuydu: Atakan’a sadık olduğum. Okul yıllarında bahçe banklarında otururken, iddia uğruna “sevgili” olduğumuz çocuklar mı… Kızlarla gittiğimiz mekânlarda hesabı başkasına yıkmak için yanına iliştiğimiz burjuvalar mı… Daha neler neler.
Adını bile hatırlamadığım erkeklerin dudak izlerini taşıdım dudaklarımda.
Ama bir aşkın kalıntısını… hiçbir zaman kalbimde hissetmedim.
Duygusal şarkılar bana anlamsız gelirdi. Aşk filmleri komediden halliceydi.
Kalbimi hızlandıran, içimi titreten bir “şey” hiç olmamıştı.
Ama şimdi Atakan’a duyduğum bu sakin sevgi, o şımarıklıkların hepsini bitirmeye yetmişti.
Belki de önemli olan buydu.
Zaten önemli olan… sevgi değil miydi?
Burnuma dolan sabun ve parfüm kokusu odayı mis gibi doldurmuştu. Yanağıma batan sakallar, gözlerimi açmama yetti.
“Ezgi Hanımcığım, artık kalkmanız lazım. Sevgilim olmanız, şirkete geç gelebileceğiniz anlamına gelmiyor,” dedi çapkın bir gülüşle.
Tekrar yastığa gömüldüm.
“Atakan ama yorgunum…”
Kravatını bağlarken hafif alaycı bir sesle konuştu:
“Tamam, iki geceliğine evime geçeceğim zaten. Sen de bu iki gecede rahat rahat dinlenirsin.”
Yastıktan kafamı hafifçe kaldırdım.
“Hayırdır, neden evine geçiyorsun?”
“Biraz beni özle diye,” dedi ceketini üzerine geçirirken.
“Allah Allah,” dedim gülerek. Yatakta doğruldum. “Normalde kovsam da gitmezsin. Bir haltlar karıştırmıyorsundur umarım.”
Kahkahayı bastı. Parmaklarını saçlarımın arasına daldırıp yanağıma bir öpücük kondurdu.
“Aptal aptal konuşup can sıkma. Mete gelecek Amerika’dan. Babasıyla iyi değiller biliyorsun, bende kalacak.”
“Mete? Metehan Poyraz?”
“Hı hı,” dedi dudaklarını büzüp başını sallayarak.
“Bak Atakan!” Parmaklarımı tehdit eder gibi kaldırdım. “O adam için hiç iyi şeyler demiyorlar. Aptal saptal işler yaparsanız…”
Atakan gülümsedi, parmağımın ucuna bir öpücük kondurdu.
“Bu tehditlerini unutma. Pazartesi gecesi detaylıca yapabileceklerini konuşalım,” dedi.
Sonra doğruldu, ellerini cebine koydu.
“Şimdi ‘seni bekleyeyim’ diyeceğim ama—”
Başımı geriye yasladım. Aynı anda beni taklit ederek konuştu:
“—ay aşkım, şirketteki o kızların kıskanç bakışlarını hiç çekmek istemiyorum.” Dedik
“Evet,” dedim gülerek,
“böyle diyeceğini tahmin etmiştim.” Dedi.
Kahkahamız odayı doldurdu.
“Hadi bakalım, öğle yemeğinde görüşürüz. Tabii bir sürpriz yapıp sevgilinin odasına uğramak istersen hayır demem,” dedi.
Gülümsedim, parmak uçlarımı salladım oturduğum yerde.
Atakan çıktı. Birkaç dakika daha yatağın ucunda öylece oturdum. Sonra usulca kalkıp dün geceden kalan yorgunlukla duşa girdim. Beynimin içi hâlâ uyuşuktu. Göz kapaklarım, unutmaya çalıştığım anıların ağırlığıyla kapanıp duruyordu.