✔️ SİYAHIN İÇİNDEKİ MAVİ

4237 Kelimeler
Bölüm 6: “Kaçınılmaz Karşılaşma” DEREN TİRYAKİ Sahi, zaman gerçekten her şeyi siler miydi? Unutturur muydu? İçimde taşıdığım ağırlık, yıllardır eksilmeyen boşluk, gerçekten bir gün geçip gidecek miydi? Dizlerimin üzerine çöktüm, avuçlarımı mermerin üzerine koydum. Soğuktu… Tıpkı burada yatan bedenler gibi. Ama ben hâlâ buradaydım. Onlarsız geçen yılların yorgunluğu omuzlarıma çökse de hâlâ nefes alıyordum. Ama bu nefes, yaşadığım anlamına mı geliyordu, yoksa sadece alışkanlık mıydı? Dudaklarımı ısırarak gözyaşlarımı içime akıtmaya çalıştım. Yeterince ağlamıştım zaten, değil mi? Güçlü olmak zorundaydım. Zorundaydım… Zorunda mıydım? Çantamı açıp su şişemi çıkardım, birkaç yudum içtim. O sırada bir şeyler gözüme takıldı. Önümde, iki mezar ötede, siyahlar içinde iki adam sessizce duruyordu. Başlarını öne eğmişlerdi ama gözleri üzerimdeydi, bunu hissediyordum. Başımı çevirip onlara daha dikkatli baktım. O an, ikisi de bakışlarını kaçırdı. Mideme tuhaf bir sancı girdi. İçimde bir ürperti hissettim ama nedenini bilmiyordum. Ayağa kalktım, mezar taşlarının üzerini düzelttim. “Gidiyorum… Ama biliyorsunuz, değil mi? Hiçbir zaman tam olarak gitmedim.” Sesim titredi. Ellerim, mezar taşlarının soğuğuna rağmen biraz daha kalmak istercesine oyalanıyordu. Ama kalamazdım. Mezarlıktan çıkarken, arkamdaki adamların hâlâ orada durduğunu hissettim. Başımı kaldırıp yürümeye devam ettim. Yolun karşısına geçtiğimde içimde garip bir sıkıntı vardı. Bu hayat nereye kadar böyle devam edecekti? Daha ne kadar geçmişin gölgesinde yaşayacaktım? Biraz daha yürüdükten sonra taksiye binip eve doğru yol aldım. Başımı cama yaslayıp sokakları izlerken düşünceler aklımda dolaşıp duruyordu. Hayatım hep böyle mi sürecekti? Her gün geçmişin ağırlığıyla, belirsiz bir gelecekle, yalnızlıkla mı mücadele edecektim? Taksi apartmanın önünde durduğunda çantamdan para çıkarıp şoföre uzattım. Arabadan inerken içimde garip bir huzursuzluk vardı ama yorgunluktan olabileceğini düşünüp önemsemedim. Merdivenleri tırmanırken çantamdan anahtarımı çıkardım. Başımı kaldırıp kapıya bakınca kalbim duracak gibi oldu. Kapı açıktı. Yanlış mı hatırlıyorum? Çıkarken kapıyı kilitlediğimden emindim. İçime kötü bir his çöktü. Derin bir nefes alıp kapıyı yavaşça ittirdim. Salonun kapısı aralıktı. İçerinin halini görünce kanım dondu. Her şey darmadağındı. Çekmeceler açılmış, kitaplar yerlere saçılmış, koltuklar ters çevrilmişti. Biri buradaydı. Hemen arkamı dönüp dışarı çıkmalıydım. Ama tam o anda… Tıkırtılar. Ses odamdan geliyordu. Bedenim istemsizce harekete geçti, ayaklarımın ucunda ilerleyip kapıya yaklaştım. İçerideki adam dolapları karıştırıyordu. İri yarıydı, yüzü sert ve ifadesizdi. Elim titredi. Buradan hemen çıkmalıyım. Sessizce geri çekildim ama bir anda arkamdaki sert bir şeye çarptım. Beton gibi sertti. Hayır. Bu bir duvar değildi. Soğuk parmaklar bileğimi sıktığında nefesim kesildi. Kocaman elleriyle beni hızla kendine çevirdi. Boğazımdan korku dolu bir çığlık koptu. Odayı dağıtan adam hızla başını kaldırdı ve göz göze geldik. Şimdi ne olacaktı? … Bağırmamla adamın ağzımı kapatması bir oldu. Can havliyle elini koparırcasına ısırdım. Canı yanmış olacak ki küfrederek elini çekti ve acıyla tuttu. Diğeri üzerime hamle yaparken koridor köşesinde duran vazoyu kaptığım gibi kafasına indirdim. Adam sendeledi, alnından kan sızmaya başladı. Elini tutan adam hızla bana yaklaşırken kaçmak için son bir şansım vardı. Bütün gücümle koşarak adamın testislerine tekme attım. Adam acıyla dizlerinin üstüne çökerken hızla kapıya yöneldim. Apartmandan çıkıp son sürat koşmaya başladım. Kalbim deli gibi atıyordu, nefesim boğazımda düğümlenmişti. Tam kurtuldum derken... Arkamı dönüp baktığımda adamların benden hızlı olduğunu fark ettim. Mesafe kapanıyordu. Daha da kötüsü, bu sefer silahları bellerinde değil ellerindeydi. Dizlerim titredi. Köşeyi döndüğümde ilerde duran arabayı fark ettim. Şoför koltuğunda bir adam oturuyordu. Son bir hamleyle hızlanıp arabanın arka kapısını açtım ve kendimi içeri attım. "Ne olursun bas gaza! Ne istersen yaparım, çabuk ol!" Şoför, ne olup bittiğini anlamadan önce dikiz aynasından bana baktı, sonra dışarıdaki adamlara. Adamlar silahlarını kaldırmış, üzerimize doğru koşuyordu. Bir saniyelik tereddüdün ardından, adamın yüzü ciddileşti. Direksiyonu kavradı ve var gücüyle gaza bastı. Araba hızlanırken silah sesleri duyuldu. Camdan dışarı baktığımda adamların sinirle bağırarak arkamızdan ateş ettiğini gördüm. Araba köşeyi dönüp hızlandığında, ilk kez güvende hissettim. Ama aynı zamanda... içimde garip bir his vardı. Ben kimin arabasına binmiştim? … CENGİZHAN HANOĞLU O kız… Rüyamdaki kız… Hâlâ olayın şokunu atlatamadan, kızın biraz ilerisindeki iki adamı fark ettim. Yüzleri tanıdık geliyordu ama bir türlü çıkaramıyordum. Sanki onları bir yerlerde görmüştüm, ama nerede? Kız başını kaldırdı, çantasından bir şişe su çıkarıp içti. Sonra mezarlıktan ayrıldı. Ben ise hâlâ orada dikilmiş, gözlerim onun arkasından giderken donup kalmıştım. İçimde garip bir his vardı. Sanki bir şeyler yanlış gidiyordu. Tekrar önüme döndüğümde, az önce gördüğüm adamların yerinde olmadığını fark ettim. Sanki bir gölge gibi kaybolmuşlardı. Kaşlarımı çattım, içimdeki huzursuzluk daha da arttı. Rıza'ya dönüp, “Sen git Rıza, bu kadarı kâfi,” dedim. O başını sallayıp mezarlıktan ayrıldı, ben de farklı bir kapıdan çıkıp arabaya doğru yürüdüm. Arabama binip motoru çalıştırdım ama hemen hareket etmedim. Direksiyona yaslanıp derin bir nefes aldım, düşünceler beynimde uçuşuyordu. O kız… Onu ilk defa gördüğüme emin miydim? Peki ya adamlar? Bu düşüncelerle kafam doluyken, eve gitmek için virajı döndüm. Tam hızlanacaktım ki, gözüm yine ona takıldı. Taksiye biniyordu. … Bu kız… Ayhan’ın kızıydı. Mezarların başında otururken anlamıştım. “Annem, babam…” diye içli içli ağlıyordu. O kadar derinden hissediyordu ki acısını, bunu anlamamak imkânsızdı. Hiç istemesem de, içgüdüsel olarak onu takip ediyordum. Taksi bir apartmanın önünde durdu, kız arabadan inip merdivenlerden yukarı çıktı. O an içimde sebebini bilmediğim bir ağırlık hissettim. Sanki yanlış giden bir şeyler vardı. Kız gözden kaybolunca yoluma devam ettim ama içimdeki huzursuzluk hâlâ geçmemişti. Boğazım yanıyordu, ağzım kurumuştu. Arabada su aradım ama bulamayınca bir büfenin önünde durdum. Bir şişe su alıp arabaya bindim, açıp kafama diktim. Tam o sırada… Arabanın arka kapısı hızla açıldı. Bir anda biri içeri bodoslama atladı. Titreyen, korkulu bir sesle, “Ne olursun, bas gaza! Ne istersen yaparım, çabuk ol!” dedi. Şaşkınlıkla dikiz aynasından ona baktım. Bu… Bu, az önce mezarlıkta gördüğüm kızdı! Ama daha şokumu atlatamadan, dışarıdan bize doğru koşarak gelen adamları fark ettim. Silahlılardı. Gözlerimi kısıp ne olduğunu anlamaya çalışırken, kafamdaki sis hızla dağıldı. Bu adamlar… Mezarlıktaki adamlardı! Tereddüt etmeden gaza bastım. Arabaya binen kız, Ayhan’ın kızıydı. … DEREN TİRTAKİ Arka koltukta doğrulup tam ortaya oturdum. Nefesim düzensizdi, ellerim titriyordu. Yaşadığım olayın şokunu atlatmaya çalışırken gözlerim dikiz aynasına takıldı. Arabayı süren adamla göz göze geldim. Gözleri… Ormanın en dibindeki yosun kadar yeşildi. Karşısında kaybolacak gibi hissettiren bir derinliği vardı. Kirpikleri uzun ve kıvrılmıştı, gözlerinin sert bakışına hiç uymayan bir detaydı bu. Kafamı salladım, kendime gelmeye çalıştım. Deren, kendine gel! Nasıl bir belanın içindesin sen? diye düşünmeden edemedim. Bir süre sessizlik içinde yoluna devam etti. O kadar sessizdi ki, nefes sesim yankı yapıyordu. Sessizliği bozan ben oldum. “Teşekkür ederim,” dedim, hâlâ nefesimi toparlamaya çalışarak. “Lütfen beni karakola götürür müsünüz?” Adamdan ses çıkmadı. Hâlâ hiçbir şey söylememişti. Sadece gözleri dikiz aynasında bir an için bana kaydı, sonra tekrar yola çevrildi. Ama gittiği yol… Karakol değildi. Sahile doğru sürüyordu. Bir beladan kaçıp başka bir belaya mı bulaştım yoksa? İçimdeki korku, az önce atlattığım adamlardan çok daha büyüktü. Çünkü bu adam ne düşündüğünü belli etmiyordu. Araba sahilde durdu. Adam sessizce kapıyı açıp dışarı indi. Sonra arka kapıya yöneldi ve benim tarafımdaki kapıyı açtı. Belliydi… İnmemi istiyordu. Tereddütle dışarı çıktım. Soğuk deniz havası yüzüme çarptı. Arkamı dönüp gidecekken bir şey hatırladım. Her şey evde kalmıştı! Ne telefonum, ne cüzdanım, ne de kimliğim vardı. Adama döndüm. “Telefonunuzu kullanabilir miyim?” diye sordum, sesi titreyen ama olabildiğince güçlü çıkmaya çalışan bir tonla. Adam hâlâ susuyordu. Gözlerimin içine bakıyordu ama tek kelime etmiyordu. Dilsiz mi acaba? diye düşündüm bir an. Ya da… Peşimizdeki adamları gördüğünde, belaya bulaşmak istemediğine karar vermişti belki de. Sadece tesadüfen önüne çıkmıştım ve içgüdüsel olarak gaza basmıştı. Şimdi de kurtulmak istiyordu benden. Son bir şans denemek istemiştim işte ama boşunaydı. En azından beni o kötü adamlardan uzaklaştırmıştı. Daha fazlasını istemek saçma olurdu. İyi madem öyle, diye düşündüm, içimden derin bir nefes alarak. Gidecektim. Tam arkamı dönmüştüm ki sert bir el koluma yapıştı. Hiç beklemediğim bir güçle beni kendine çevirdi. Gözlerim büyüdü. Şaşkınlıkla nefesim kesildi. Adam, ilk defa gözlerimin içine gerçekten bakıyordu. CENGİZHAN HANOĞLU Dikiz aynasında göz göze geldiğimiz an, zaman sanki bir anlığına durdu. Gözlerinin maviliği, beni içine çekip boğacak gibiydi. Uzun, dalgalı kahverengi saçları, telaştan terleyen yüzüne yapışmıştı. Soluk alıp verişi hâlâ düzensizdi, yaşadığı korkuyu gözlerinden okuyabiliyordum. Bana teşekkür etti. Ama aklımda tek bir soru vardı: Bu kızın o adamlarla ne işi olur? Sonra, “Beni karakola götürür müsün?” diye sordu. Ve o an, her şey netleşti. Bu kızın onlarla hiçbir ilgisi yoktu. Tam tersine, adamların onunla bir derdi vardı. Ama ne? Eğer bu işin içindeyse, karakola gitmek istemezdi. Arabayı sahile doğru sürdüm. Kıza gerçeği anlatmalı mıydım? Ailesinin başına gelenlerin bir kaza olmadığını, planlı bir cinayet olduğunu bilmiyordu. O gün o kazadan sağ çıkmıştı ama peşindekiler hâlâ vazgeçmemişti. Neden? Arabayı durdurup dışarı çıktım. Sonra kapıyı açtım. Ona bakmadan, inmesini bekledim. Yanıma yaklaşıp telefonumu istedi. Ama ben susuyordum. Kafamdaki düşünceler, dilimi kilitlemişti. Pes edip arkasını döndü. Gidecekti. Bilinçsizce uzandım. Kolundan tutup aniden kendime çevirdim. Denizinin dalgaları, ormanımın kıyılarını dövüyordu. Ve ben, fırtınanın tam ortasındaydım. “Karakola gidemezsin,” dedim sertçe. Kız kaşlarını çatıp başını eğdi, sonra hızla bana döndü. “Ne demek gidemezsin? Orası güvenli, beni bırak ve ne yaparsan yap!” Derin bir nefes alıp sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalıştım. “O adamların birini atsalar içeri, diğeri gelir. Bu iş böyle. Biri gider, diğeri gelir. Biri biter, bir başkası başlar.” Gözlerindeki öfke giderek büyüdü. “Sen ne biliyorsun ki? Nereden biliyorsun bu kadar şeyi?” Kısık bir sesle güldüm, sonra başımı hafifçe ona doğru çevirdim. “Bildiğim şeyleri anlattığım zaman kaldırabilecek misin?” Kız bir an durdu. Gözleri irileşti. “Sen kimsin?” diye sordu, sesi bu sefer daha yumuşaktı ama şüphe doluydu. Bu kız gerçekten kim olduğum hakkında hiçbir fikre sahip değildi. Beni tanımaması tuhaftı. Hiç mi televizyon izlememişti, gazete okumamıştı? Küçümser bir ifadeyle, “Ben Cengizhan Hanoğlu. Memnun oldum,” dedim. Kaşlarını çattı, dudaklarını sıktı. “Kimsen kimsin, ben hiç memnun olmadım!” Gülümsedim, hafifçe başımı yana eğdim. “Biz babanla yıllar önce memnun olmuştuk ama.” O an sinirle yakama yapıştı. Küçük elleriyle beni sarsmaya çalışırken içindeki öfkeyi hissedebiliyordum. Güçlü görünmeye çalışıyordu ama gözleri çoktan dolmuştu. “Sen benim babamı nereden tanıyorsun?!” diye bağırdı. Derin bir nefes aldım ve iki yıl önce olan her şeyi anlatmaya başladım. Ailesinin ölümünün bir kaza olmadığını, bunun planlanmış bir cinayet olduğunu … Kızın yüzündeki ifade değişti. Öfke yerini şaşkınlığa ve belki de bir parça korkuya bıraktı. Sahilde birkaç adım uzaklaşıp denize doğru derin derin baktı. … Kızın gözleri denize dalmıştı ama kafasının içinde fırtınalar koptuğu belliydi. Artık olayların içinde olduğunu biliyordu ama bunu sindirebilecek miydi, emin değildim. Bir süre sessiz kaldı. Sonra yavaşça başını çevirdi, bana baktı. “Yani… Ailemin ölümü bir kaza değildi, öyle mi?” Sustum. Ona doğruları anlatmıştım ama bazı şeyleri sindirmesi için zamana ihtiyacı vardı. Ama o öyle sessizliğe boyun eğecek biri değildi. Bir adım attı. “Konuşsana!” diye bağırdı. “Babamın öldürüldüğünü söylüyorsun ama neden? Kim yaptı? Sen neden bu kadar şey biliyorsun?” Öfkeliydi. Haklıydı da. Ama bunları burada, sahil kenarında, bu şekilde konuşmak istemiyordum. Derin bir nefes aldım, gözlerimi ona diktim. “Bunları şimdi öğrenmek istediğinden emin misin?” İç geçirdi, gözlerini kaçırdı ama sonra hızla bana döndü. “Ben çoktan bu işin içine çekildim, değil mi?” Başımla onayladım. Ellerini saçlarına götürdü, bir süre sinirle parmaklarını saçlarının arasından geçirdi. “O adamlar beni neden kovalıyordu?” İşte en büyük soru buydu. Biliyordum ama ona bunu nasıl anlatmalıydım? Şimdi, burada mı? “Seni istiyorlar,” dedim net bir şekilde. Gözleri büyüdü. “Beni mi? Neden?” Derin bir nefes aldım. “Çünkü senin varlığın onlar için bir tehdit. Babanın ölümüyle kapanması gereken bir defter vardı ve sen… O defterin son sayfasısın.” Kızın yüzü bembeyaz oldu. Birkaç adım geri çekildi. “Yani… Beni de öldürmek istiyorlar?” Cevap vermedim. O her şeyi anlamıştı. Ama asıl önemli olan, onun ne yapacağıydı. Şimdi bir karar vermesi gerekiyordu. Kaçıp saklanacak mıydı, yoksa gerçekleri öğrenip savaşacak mıydı? Bunu görmek için sabırsızlanıyordum. … Gözleri hışımla parladı, yanıma hızla yaklaşıp yakamdan tuttu. "Sen de onlardan birisin, değil mi?" diye tısladı. "Bunu bu kadar iyi bilmenin başka açıklaması olamaz!" İşte yine başladı. Gözlerimi devirdim ama onu itmedim. Sinirliydi. Haklıydı da. Ama yanlış kişiye saldırıyordu. Gerçekten onca anlattığım şey boşuna mıydı? Kafasında neler döndüğünü kim bilebilirdi? Bu kız ne kadar inatçıydı! "Benden uzak dur!" diye bağırdı ve arkasını dönüp koşar adım sahilden uzaklaştı. Öfkeyle dişlerimi sıktım. Gerçekten nereye kadar böyle kaçabilirdi? Onu kurtaran ben olmuştum, şimdi ise benden kaçıyordu. Aptallık! Ama bırakacaktım. Peşinden koşmayacaktım. Ellerimi cebime sokup denize doğru baktım. Dalgalara çarpan rüzgârın soğuğunu hissettim. İçimde garip bir huzursuzluk vardı. O kız babasının geçmişinden bihaberdi. Gerçekleri öğrenmeye hazır mıydı, bilmiyordum. Ama bir şey kesindi... Ne kadar kaçarsa kaçsın, kader onu yine bana getirecekti. … DEREN TİRYAKİ “Karakola gidemezsin,” Söyledikleri mideme bir taş gibi oturdu. Haklı olabilirdi ama ona inanmak istemiyordum. Kimdi ki o? Ne biliyordu? Benim hayatımla ilgili bu kadar kesin konuşma hakkını ona kim vermişti? “Cengizhan Hanoğlu‘ymuş” aman ne güzel! Babamı tanıdığını ifade edercesine konuştu. İşte o an dizlerimin bağı çözüldü. Mideme yumruk yemiş gibi hissettim. Bir adım geri attım ama sonra hırsla yakasına yapıştım. “Bildiğim şeyleri sana anlattığımda kaldırabilecek misin?” dedi. Cengizhan derin bir nefes aldı, sonra gözlerini kaçırmadan konuşmaya başladı. İki yıl önce olanları anlatıyordu. Ailemin başına gelenlerin bir kaza olmadığını, bunun bilinçli bir cinayet olduğunu söylüyordu. Bir an nefesim kesildi. Ne demek istiyordu? Ailemin başına gelenlerin ardında başka bir şey mi vardı? Beni korumaya mı çalışıyordu yoksa manipüle mi ediyordu? İçimdeki şüphe kıvılcım gibi büyümeye başladı. Ne kadar korkmuyormuş gibi görünmeye çalışsam da gözlerim yanıyordu. Nefesim kesildi. Ellerim titremeye başladı. Kendi kendime “Bu gerçek olamaz” diye fısıldadım. O gün kazadan kurtulmuştum ama neden? Kaçtığım adamlar neyin peşindeydi? Beynimin içinde çığlıklar atıyordum. Aklıma en kötü ihtimal geldi. Ya bu adam da işin içindeyse? Bana yardım etmek istiyor gibi görünüyordu ama belki de bana sadece yalanlar söylüyordu. İçimdeki öfke patladı, Cengizhan’a doğru birkaç adım atıp gözlerini delip geçecekmiş gibi baktım. Yanına yaklaşıp dişlerimi sıkarak “Benden uzak dur!”diye bağırdım “Bu adam beni aptal mı sanıyordu?”. “Onun da işin içinde olmadığı ne malum?” Diye geçirdim içimden. Bunu der demez hızla arkamı döndüm ve koşar adımlarla sahilden uzaklaştım. Yağmurdan kaçarken doluya mı tutulmuştum? Adımlarım beni caddeye çıkarırken, asıl sorunumun karakola gidip gitmemek olduğunu fark ettim. Peşimdeki adamlardan kaçmıştım ama ya sonra? Bunları düşünürken yolumu değiştirdim. Ufuk’un kafesine gitmeli ve Tuğçe’yi aramalıydım. Olan biteni ona anlatırsam, birlikte bir çözüm yolu bulabilirdik. Sahilden yürüyerek on dakika sonra kafeye vardım. İçeri adımımı attığımda Ufuk, elinde bir bardak suyla yanıma geldi ve bana uzattı. Yüzümdeki perişan hali fark etmiş olmalıydı. Suyu alıp bir yudum içtikten sonra ona döndüm. "Telefonumu evde unutmuşum. Tuğçe’yi arayabilir miyim?" diye sordum. Ufuk sorgusuz sualsiz telefonunu bana uzattı ve arkasını dönüp işine devam etti. Derin bir nefes alarak Tuğçe’nin numarasını çevirdim. İkinci çalışta açtı. “Alo, Tuğçe benim, Deren.” Tuğçe’nin sesi sinirli ve telaşlıydı. “Nerelerdesin sen?! Kaç saattir seni arıyorum! Telefonun nerede?!” Gözlerimi kapatıp elimle yüzümü ovuşturdum. “Tuğçe, lütfen… Bunları sonra konuşuruz. Hemen kafeye gelebilir misin? Sana anlatmam gereken çok önemli bir şey var.” Sesimden bir şeylerin ters gittiğini anlamış olacak ki sesi yumuşadı. “Tamam, beş dakikaya oradayım.” Telefonu kapatıp derin bir nefes aldım. İçimde fırtınalar kopuyordu ama en azından artık yalnız değildim. Tuğçe geldiğinde ne yapacağımı konuşabiliriz. … Çok geçmeden Tuğçe, heyecanla kapıdan içeri girdi. Hızlı adımlarla ilerleyerek Ufuk’a selam verdikten sonra karşımdaki sandalyeye oturdu. Gözleri endişeyle kocaman açılmıştı. “Anlat bakalım Deren, o kadar telaşlandım ki sana ulaşamayınca… Umarım geçerli bir nedenin vardır!” dedi, kollarını kavuşturarak. Derin bir nefes aldım. İçimden defalarca nasıl anlatacağımı düşündüm ama nereden başlayacağımı hala bilmiyordum. Kafamda kelimeleri sıralamaya çalışırken ellerimi masanın üzerine koydum ve gözlerinin içine baktım. “İyi dinle, bir kere anlatacağım. Sakın sözümü kesme.” Tuğçe kaşlarını kaldırarak merakla bekledi. O an başımı kaldırıp derin bir nefes aldım ve yaşadıklarımı en başından anlatmaya başladım. Anlattıklarımı dikkatle dinleyen Tuğçe’nin gözleri kocaman açılmış, ağzı açık kalmıştı. Birkaç saniye boyunca tek kelime etmeden yüzüme baktı. Gözleri dehşetle dolmuştu. “Deren… Şaka yapıyorsun, değil mi?” dedi sonunda, ama sesinde umutsuz bir ton vardı. Başımı iki yana sallayarak iç geçirdim. “Keşke şaka olsaydı.” Tuğçe ellerini saçlarının arasına daldırdı. “Bu çok saçma! Resmen bir film sahnesi gibi! Peşindeler mi hâlâ?” diye sordu, sesi neredeyse fısıltıya dönmüştü. Omuzlarımı silktim. “Bilmiyorum… Ama bildiğim bir şey var; bu işin içinde çok daha fazlası var.” Tuğçe sinirle sandalyeye yaslandı. “Peki, şimdi ne yapacaksın?” Bu sorunun cevabını bilmiyordum. Sadece bir çıkış yolu arıyordum… Ben ne yapacağımı düşünürken Tuğçe kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu. Ellerini masanın üzerinde kenetlemiş, gözlerini uzaklara dikmişti. Kafamın içinde milyonlarca düşünce dönüp duruyordu. Peşimde kimler vardı? Ailem neden öldürülmüştü? Cengizhan gerçekten bu işin neresindeydi? Tam derin bir nefes alıp bir şey söylemeye hazırlanıyordum ki… Cafenin kapısı açıldı. Başımı kaldırdım ve içeri giren iri yarı üç adamı gördüm. Siyah takım elbiseleri, sert bakışları ve ağır adımlarıyla dikkat çekmemeleri imkânsızdı. Kalbim mideme inmişti. İkisinin yüzü hiç de yabancı değildi. “Tuğçe…” diye fısıldadım. Sesim öylesine titrek çıkmıştı ki, kendi korkumu açıkça hissettim. Tuğçe kaşlarını çatarak bana döndü. “Ne oldu?” Gözlerimle adamlara işaret ettim. Tuğçe arkasını dönüp baktığında nefesi boğazında düğümlendi. “Deren… Bunlar kim?” diye sordu ama cevabı ben de bilmiyordum. Ellerimi yumruk yaparak masanın altına çektim. Beni burada mı yakalayacaklardı? Ne yapacağımı bilmiyordum ama kaçmanın zamanı gelmişti. Korktuğumu belli etmemeliydim. Derin bir nefes alıp Tuğçe’nin kolunu sıkıca kavradım ve hızlıca cafenin arka kapısına yöneldim. İçeride biz ve o adamlar dışında kimse yoktu. Sessiz ve gergin bir atmosfer vardı. Tam kapıya ulaşacakken arkamdan gelen o tiksindirici ses tüm vücudumu buz gibi yaptı. “Hanımlar, nereye böyle?” Bunu söyleyen adam sırıtarak bir adım bize doğru yaklaştı. O sırada arkamı dönüp kaçmaya hazırlanıyordum ki… Silahların çekilişinin soğuk sesi kulaklarımı doldurdu. O metalik klik sesi, beni olduğum yere çivi gibi çakmıştı. Tuğçe'nin nefesi kesilmiş gibiydi, hafifçe elimi sıktığını hissettim. Arkamızda duran kapı artık hiçbir kaçış yolu sunmuyordu. Beynim hızla çözüm üretmeye çalışıyordu. Ne yapacaktım? "Ne istiyorsunuz benden?" Sesim her ne kadar güçlü çıkmaya çalışsa da içimde fırtınalar kopuyordu. Adamları biraz oyalayabilirsem, belki kaçmanın bir yolunu bulabilirdik. İçlerinden biri, en irisi, hafifçe kafasını yana eğip alaycı bir şekilde güldü. "Çok soru soruyorsun, küçük hanım." dedi ve silahını gevşek bir şekilde tuttu. "Ama biz konuşmaya değil, almaya geldik." Beni mi almaya geldiler? İçimdeki korkuyu bastırıp düşünmeye çalıştım. Tuğçe’nin bileğinden tuttum, göz ucuyla etrafa baktım. Arka kapıya ulaşmamız imkansızdı. Kaçmanın başka bir yolunu bulmalıydım. "Kimi almaya geldiniz?" dedim, zaman kazanmak için. Adam iç çekti, başını iki yana salladı. "Babası gibi inatçı… Gerçekten kan çekiyor." Buz gibi oldum. Babam? Dudaklarım kurumuştu. "Babam öldü." dedim, zorlanarak. Adam, "Öyle mi ?" diye sırıttı. Bütün dünya bir anda üzerime yıkıldı. Gözlerim kararıyor, dizlerim titriyordu. Ama o an, ön kapının sessizce açıldığını fark ettim. Adamların arkası kapıya dönüktü, hiçbir şeyin farkında değillerdi. İçeri giren kişinin bakışlarıyla buluştu gözlerim. O an kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Cengizhan! İşaret parmağını dudaklarına götürerek ‘sus’ işareti yaptı. İçimdeki panik bir an için duraksadı, ama hâlâ ne olacağını kestiremiyordum. Sessizce ortadaki adama yaklaştı, sert bir hareketle kolunu adamın boynuna dolayıp sıktı. Her şey saniyeler içinde oldu. Diğer iki adam hızla döndü. Yüzlerindeki şaşkınlığı ve korkuyu görebiliyordum. Silahlarını çekmek için hamle yaptılar ama Cengizhan onlardan hızlıydı. Adamın elinden kaptığı silahla sağdakine tek atış. Patlama sesi ciğerlerimi yırttı. Adam olduğu yere yığılırken, ortadaki hala Cengizhan’ın boğazını sıkan kolundan kurtulmaya çalışıyordu. Kıvranıyor, nefesi kesiliyordu. O sırada yere düşen silaha uzandı, ama Cengizhan onu fark edip hızla tekmeledi. Silah uzağa savruldu. Diğer adam şoktan çıkıp silahını doğrulttu. İşte o an, nefesimi tuttum. Tetiği çekmesine ramak kalmıştı. Ve ben, her şeyi izlemekten başka bir şey yapamıyordum. Her şey saniyeler içinde oldu. Arka kapı hızla açıldı ve içeri biri daldı. Ufuk! Yanımızdan şimşek gibi geçti. Silahını doğrultmuş olan adam daha ne olduğunu anlayamadan, Ufuk havada uçan bir tekmeyle adamı yere savurdu. Adamın elindeki silah fırlayıp masanın altına kaydı. Cengizhan, altındaki adamı boğazından sıkarak hareket etmesini engelliyordu. Yere düşen silahı hızla kaptı ve kabzasıyla adamın şakağına sert bir darbe indirdi. Adamın gözleri devrilirken bedeni gevşedi. O sırada Ufuk, yere savurduğu adamı çoktan alt etmişti. Adam hamle yapmaya çalışsa da Ufuk, dizini adamın göğsüne bastırarak onu etkisiz hale getirdi. Kafamı kaldırdığımda içeride üç adam da ya yerde kıvranıyordu ya da bilincini kaybetmişti. Cengizhan ayağa kalktı. Tam nefes alacakken, arka kapı yeniden açıldı. Bu sefer içeri dört adam girdi. Siyah takım elbiseleri, sert ifadeleri ve kesin adımlarıyla, buraya bir şeyler almak için değil, birilerini götürmek için geldikleri belliydi. Sessizce hareket ettiler. Yerde baygın ya da kıvranan adamları acımasızca kollarından ve bacaklarından sürükleyerek kaldırdılar. İçlerinden biri, sanki az önce burada bir arbede yaşanmamış gibi Cengizhan’a kısa bir bakış attı, sonra başını hafifçe eğerek bir emir almışçasına geri çekildi. Hiçbiri tek kelime etmedi. Ve işte o an anladım… Bu adamlar, Cengizhan’ın adamlarıydı. İçeride kimse kalmayınca, Cengizhan ve Ufuk göz göze gelip aynı anda kahkaha attılar. Az önce ölümle burun buruna gelen bu iki adam, şimdi hiçbir şey olmamış gibi şakalaşıyorlardı. Cengizhan, Ufuk’un omzuna sertçe bir şaplak indirip, “Korkmaz oğlum, hayalin bu muydu? Vallahi senden böyle bir şey beklemezdim.” dedi, alaycı bir kahkaha atarak. Ufuk gözlerini devirip, “Hadi lan oradan, ben olmasam şimdi burada değil, soğuk bir morgda yatıyor olurdun.” diye karşılık verdi. Ama o da gülümsemesini saklayamamıştı. İkisi de sanki yıllardır kardeşmiş gibi rahat ve samimiydi. Hatta bir anlığına az önce ölümden döndüğümüzü bile unutturmuşlardı. Ama benim kafam allak bullaktı. Nasıl yani? Cengizhan neden Ufuk’a "Korkmaz" diyordu? Bu ne biçim lakaptı? Ya da… gerçek adı mıydı? Ufuk’un yüzüne baktım, ama o hala Cengizhan’la şakalaşıyordu. Kafamın içinde şimşekler çakıyordu. Eğer bu bir lakapsa, kim vermişti? Ve en önemlisi… neden? … Yaşadığım onca şeyin ardından Tuğçe’nin panikle beni sarsışı, “Deren! Deren, iyi misin?” diye haykırışı kulağımdaki çınlamayla birbirine karışıyordu. Kalbim göğsüme sığmıyor, beynime giden kanın uğultusunu her atışta hissediyordum. Görüş açım bulanıklaşmaya başladı. Etrafımdaki her şey, hareket eden gölgelerden ibaretti sanki. Gözlerimi açıp kaparken nefesim sıklaşıyor, boğazım kuruyordu. Ayakta zor duruyordum. Tam o sırada, karşımdan Cengizhan’ın yaklaştığını gördüm. Adımları kararlı, yüzü endişeliydi. Ellerini kaldırdı, sert ama aynı zamanda dikkatli bir şekilde çenemi kavradı ve başımı yukarı kaldırdı. Gözleri gözlerime kilitlendi. O an, her şeyin sesi kesildi. Sadece onun fısıltıya yakın ama tok sesi kulaklarımda yankılandı. “İyi misin?” Cevap veremedim. Sonrasında karanlığa teslim oldum. … CENGİZHAN HANOĞLU Ellerim cebimde, hafif esen rüzgârla denizi seyrederken telefonum çaldı. Arayan Korkmaz’dı. “Sana konum atıyorum, gel hadi, bekliyorum.” Attığı konuma göz attım. Bir kafeydi ve bana oldukça yakındı. Deniz havasını biraz daha içime çekip, derin bir nefes aldıktan sonra arabaya atladım. Kafeye vardığımda arabayı park edip indim. O sırada kafeye doğru ilerleyen üç adam dikkatimi çekti. Adamlardan ikisi Ayhan’ın kızını takip eden adamlardı. Hafif geride durup durumu anlamaya çalıştım. Tam o anda, kafenin camından içeride oturan kızı gördüm. Bu oydu. Demek ki adamlar onu almaya gelmişlerdi. İçimden küfür ederek, olayları analiz etmeye başladım. Derken, içeride silahların çekildiğini gördüm. Adamların arkası giriş kapısına dönüktü. Bunu fırsat bilerek sessizce içeri girdim. İlk adama hızla yaklaşıp kolumu boynuna doladım ve boğazını sıkarak yere indirdim. Diğerini elimdeki silah la tek kurşunla indirdim. Tam son adam bana silah doğrulttuğunda, Korkmaz’ın koşarak geldiğini gördüm. Bir şimşek gibi hareket edip adama uçan tekmeyi yapıştırdı. Silahı elinden fırladı, yere serildi. Gülümsedim. Her zamanki gibi beni belanın içinden çekip almıştı. Telefonumu çıkarıp adamlara haber verdim. “Gelip bunları alın, depoya götürün.” Çok geçmeden kapı açıldı, içeri giren adamlar bilinçsiz halde yatanları sürükleyerek götürdüler. Korkmaz’la şakalaşıp hasret giderdikten sonra gözüm kızın yanındaki arkadaşına takıldı. Ufak tefek, sarışın biriydi. Yüzündeki ifadeden endişeli, korkmuş ve şaşkın olduğu belliydi. Ayhan’ın kızının omuzlarından tutup sarsıyordu. “Deren! Deren iyi misin?” Demek ismi buydu. Deren. Bilinçsizce gözlerini açıp kapıyordu. Nefesi sıklaşmış, rengi solmuştu. Gözleri kayıyordu. Yanlarına birkaç adım attım, elimi çenesiyle yanaklarının arasına yerleştirip başını yukarı kaldırdım. “İyi misin?” diye sordum. Ama gözleri kapanıp bir anda kucağıma yığıldı. Ne yapacağımı bilemeden Korkmaz’a dönüp, “Arabayı çalıştır, eve gidiyoruz.” dedim. Tuğçe öfkeyle . “Ne evi? Ne saçmalıyorsun sen? Hastaneye gidiyoruz!” Ona cevap vermedim. Sadece Korkmaz’a gözlerimle işaret ettim. Ne yapacağını biliyordu. Tuğçe’yi oyalarken ben Deren’i kucağımdan arabanın arka koltuğuna yerleştirdim. Başını dizlerime yasladım. Arkamdan Korkmaz’la Tuğçe de arabaya bindiler. Tuğçe hâlâ sinirliydi. Ama Korkmaz onu susturmayı başarmıştı. Araba hareket ettiği sırada cebimden telefonumu çıkarıp Bilge’yi aradım. “Hemen bana gel.” dedim, sesimde itiraz kaldırmaz bir ton vardı. “Ne oldu abi ? İyi misin?” diye sormaya başladı ama fazla açıklama yapmadım. “Bilge, şimdi gel. Sonra konuşuruz.” Telefonu kapattığımda Tuğçe hâlâ mırıldanıyordu. Korkmaz’a kızgın kızgın bakıyor, beni de süzüyordu. Ama ikimiz de onun endişeli serzenişlerini duymazdan geldik. Eve vardığımızda Bilge kapıda bekliyordu. Korkmaz şifreyi girip kapıyı açtı, ben de Deren’i kucağımda yukarı taşıyıp yatağa yatırdım. Bilge şaşkın gözlerle bize bakıyordu. Normalde merakı yüzünden peş peşe sorular sıralardı ama bu sefer sessizdi. İlk defa bir şey sormuyordu. Deren’i dikkatlice muayene ettikten sonra gerekli ilaçları almak için Korkmaz evden çıktı. Tuğçe ve Bilge hâlâ bir açıklama bekliyormuş gibi bana bakıyordu ama ikisi de soru sormuyordu. Bakışlarından, sabırsızlandıklarını anlıyordum. “Serum takılsın, merak ettiğiniz cevapları size vereceğim.” dedim, sesim her zamanki gibi sakindi ama içten içe sabrım tükeniyordu. Yarım saat sonra Korkmaz, elinde ilaçlar ve serumla içeri girdi. Bilge serumu Deren’e takmak için yukarı çıkarken hepimiz peşinden gittik. Odanın içinde sessiz bir gerilim vardı. Tuğçe, Deren’in başucunda endişeyle beklerken Bilge dikkatlice serumu hazırladı. Korkmaz duvara yaslanıp bana baktı. Biliyordum, hepsi cevap bekliyordu. Serum Deren’in ince bileğine bağlandığında derin bir nefes aldım. “Şimdi anlat bakalım, Cengizhan.” diye fısıldadı Tuğçe, sesi hem öfkeli hem meraklıydı. Bilge de kollarını göğsünde kavuşturup başını yana eğdi. “Hadi bakalım Cengizhan abi, bu kızın neden senin evinde baygın yattığını açıklayacaksın artık.” Korkmaz hafifçe gülümsedi ama o bile açıklamayı merak ediyordu. Derin bir nefes alıp masanın kenarına oturdum. “Öyleyse iyi dinleyin...” dedim, gözlerimi Deren’den ayırmadan. …
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE