2. SOĞUK TOPRAK

1528 Kelimeler
Yazar anlatımı... Şehit… Peki, nedir şehit olmak? Kime şehit denir? Vatan toprağını canı, kanı pahasına koruyan, gözünü kırpmadan ölüme yürüyen kahramandır şehit. Ama bazen sadece asker olmak yetmez. Çünkü şehitlik, sadece üniformayla kazanılmaz. Bu bir rütbe değildir, bu bir ruh meselesidir. Bazen sıradan bir vatandaş da olur şehit. Çünkü mesele sadece savaş meydanında ölmek değil; mesele, bir karış vatan toprağı için nefes alırken bile mücadele etmektir. Bir damla suyu, bir karış toprağı, bir çocuk gülümsemesini korumaksa eğer, işte o zaman bir insan şehit ruhuyla yaşıyor demektir. Şehitlik, sadece ölümü göze almak değil, onurlu yaşamak demektir. Şehit, duygularıyla bile tertemiz olmalıdır. Vatanın üzerine düşen her gölgeye karşı dimdik durmalıdır. İşte asıl şehit, kalbiyle savaşan, yüreğiyle siper olan insandır. Kenan da böyle bir adamdı… Henüz gençti. Gözlerinin içinde saklı bir yangın, kalbinde taşıdığı koca bir yemin vardı. Bir gün şehit olacağını biliyordu… Belki içinden bir ses hep bunu fısıldıyordu. Ama yine de hiç düşünmemişti böyle bir zamanda, böyle bir vaziyette, böyle bir sebeple şehadete yürüyeceğini. Kenan Karabey... Astsubay Kıdemli Başçavuştu. Bir gururdu onun adı. Kardeş bir ülkenin topraklarında görev için yollanmıştı. Çünkü onun için vatan sınırla biten bir kelime değildi. Nerede mazlum varsa, orası onun için vatandı. Nerede çaresiz bir çığlık varsa, oraya koşmak onun görevi değil, yeminiydi. Ve o gün… Kenan, sadece görevi için değil, aşkı için de savaştı. Sevdiği kadını, nişanlısı Hazan'ı kurtarmak için kendini siper etti. Bir kurşunla değil, bin duayla yürüdü şehadete. Canını verdi ama başını eğmedi. Sonsuzluğa gözlerini kapattığında bile sadece nişanlısına verdiği yeminini ve vatanını düşündü. Evet… Kenan Karabey artık bu dünyada değildi. Ama şehitler ölmezdi. Onlar sadece başka bir vatan toprağında açardı gözlerini. O gün, cenazesi sessizce İstanbul’a getirildi. Türk bayrağına sarılmış tabutu, gökyüzünden bir yıldız gibi süzülerek indi toprağa. Ama Hazan... O hâlâ uyuyordu. Tedavi altındaydı. Kenan’ın gidişinden habersizdi. Ve şimdi herkesin tek bir sorusu vardı: Kenan’ın dediği gibi, “Uyandığında nasıl tepki verecekti?” ***** Bir gün sonra "Nasılsınız?" Hemşirenin yumuşak sesi odanın sessizliğini böldü. Gözlerini yeni aralayan Hazan'a dikkatlice eğildi. "İyiyim..." Sesi kısıktı, boğazı kurumuştu. Hafifçe öksürdü. "Su rica etsem?" "Tabii ki." Hemşire hemen bardağı uzattı, dikkatlice dudaklarına yaklaştırdı. Hazan hemşirenin yardımıyla doğruldu. Başında hafif bir dönme hissetti ama farkında değildi hâlâ. Ne başına geleni biliyordu, ne de hayatının sonsuza dek değiştiğini… Ağrı kesicilerin etkisi bedenindeki sancıları geçici olarak susturmuştu. Ama gerçek… O hâlâ oradaydı. "Teşekkür ederim… Bacağım nasıl? Vurulmuştum. " Cümle ağzından zar zor çıktı. Elini yavaşça bacağına uzattı. Ama… Dokunamadı. Elinin altında bir şey yoktu. Dizinin altı… bomboştu. Bir anlık sessizlik oldu. Kalbi duracak gibi çarpmaya başladı. Belki yanlış hissetmişti, belki de yanılmıştı. Ama içine dolan o korku, hiç yanılmıyordu. Çarşafı bir hamlede kaldırdı. Gözleriyle gördüğünde, dudaklarından ürkek ve kısık bir fısıltı döküldü: "Olamaz..." Sesi çatlamıştı. Ayağı yoktu. Savaşta ayakta kalmak bir askerin göreviydi. Ayakları, direnişin temsiliydi onun için. Oysa şimdi… Bir yanı eksikti. Ve o eksiklik sadece bedeninden değil, ruhunun derinliklerinden koparılmış gibiydi. Ayakları olmayan bir asker… Ne için savaşabilirdi? Kime yardım edebilirdi şimdi? Kim bir yarım askere güvenirdi ki? "Çok fazla kan kaybetmiştiniz…" Hemşire yavaş ve dikkatli konuşuyordu, sesi sanki uzaklardan geliyordu. "Sahadayken ateşkes bozulduğu için sizi bir süre alamamışlar. Müdahale gecikince… Doktor bey, hayatınızı kurtarmak için bu kararı vermek zorunda kaldı." Sözler, havada süzülen bir bıçak gibi kalbine saplandı. Ama Hazan kendi yarasını düşünmekten vazgeçti bir anda. Çünkü zihninde bir isim yankılandı. Kenan. Eğer o onu kurtarmaya geldiyse… O hâlde neden birlikte alınmamışlardı? Kenan neredeydi? "Kenan nerede?" Sesi üzgün ve kırılgandı. "Kenan?" Hemşire şaşırmıştı. Sanki ilk kez duyuyordu o ismi. "Evet… Kenan Karabey. Benim nişanlım… Aynı zamanda tim komutanımız. O beni kurtardı. Yanımda olması gerek. O beni bırakmaz. Asla bırakmazdı!" Hemşirenin yüzü donuklaştı. Gözleri hafifçe kaçtı onunkilerden. "Ben… Ben öyle birini hatırlamıyorum. Sizi getirdiklerinde bir asker daha vardı ama… Onun şehit olduğunu söylediler." "Hayır!" Hazan neredeyse bağırdı. Nefesi daraldı. "Kenan değildir o. O beni kurtardı. Gözümün içine baktı, gelmişti… O hayattaydı!" Hemşire, Hazan'ın gözlerinde tutuşan korkuyu gördü. Gözleri dolmuştu, ama gerçekleri bilmiyordu. "Ben… Ben hemen dışarı çıkıp sizinle ilgilenecek bir refakatçi var mı, ona bakacağım. Lütfen ani hareket etmeyin. Bacağınızı zorlamayın. Ne olur kendinizi riske atmayın..." Hemşire Hazan'ı dikkatlice tembihleyip odadan çıktı. Ve Hazan ardında kalan o sessizlikte tek başına kalmıştı. Yarım bir bedenle… ***** Hazan, Kenan’ın artık yaşamadığını... bir daha asla dönmeyeceğini öğrenmişti. Şehit haberiyle birlikte sanki göğsünün ortasına saplanan bir hançerle yaşamaya mahkûm olmuştu. Kesilmiş bacağına rağmen, bir gün daha o topraklarda kalmaya ne mecali ne de sebebi kalmıştı. Onu orada tutan tek şey… kalbini emanet ettiği adamdı. Ve şimdi o, topraktaydı. Uçaktan indiğinde, acının her zerresi yüzünden okunuyordu. Annesi ve babası kızının halini görünce yüreği parçalanmıştı. "Kızım, bu ne hâl böyle? Ne oldu sana böyle?" Hazan'ın annesi ve babası, kızının bacağını kaybettiğini bilmiyorlardı. Ne fiziksel ne de ruhsal yaralarından haberdardı. Ama Hazan artık hiçbir şeyi gizleyemezdi. "Baba... beni Kenan’a götür. Şehit olmuş diyorlar. Ama ben görmeden inanmam." Sesi kısık, ama gözleri haykırıyordu. Anne ve babası bunu duyup şaşkın gözlerle birbirine baktılar. Bu durumda ne söyleseler teselli olurdu? Koluna annesinin desteğiyle girerek havalimanından çıktılar. Tek yönü vardı: Kenan’ın götürüldüğü askeri hastane. Fakat Hazan geç kalmıştı. Kenan çoktan son yolculuğuna uğurlanmıştı. Soğuk toprağın altına, o cesur yüreği yerleştirmişlerdi. Askeri bölgeye ulaştıklarında, Hazan'ı tekerlekli sandalyeyle karşıladılar. Ayağındaki acıya değil, yüreğinde kabaran yangına odaklanmıştı. "Kenan nerede, komutanım?" Sesi titredi. Gözyaşları akmıyor, adeta yanaklarından süzülüyordu. Etrafındaki herkes, Kenan’la yaşadıkları aşkı biliyordu. O bağlılığı, o derin sevgiyi görmeyen kalmamıştı. "Hazan kızım, sabırlı olman gerek..." Komutan yutkunarak konuştu. Ama Hazan durmadı. Bu kadar kolay teslim olamazdı. "Komutanım, yalvarıyorum... Kenan’ımı görmek istiyorum. Son bir kez... son kez! Lütfen... Allah rızası için, izin verin bana!" Artık gücü kalmamıştı. Tekerlekli sandalyeden yere çöktü, annesi başını okşadı. Hazan'ın inlemesi, bacağının olmayışından daha acı vericiydi. "Kenan Başçavuş artık bir şehit. Onu son yolculuğuna uğurladık. Senin de durumun ağır... tedavine devam etmen gerek." Hazan başını iki yana salladı. Gözleri kıpkırmızıydı. Solgun yüzünde yaş değil, kan akıyordu. "Neden böyle acele ettiniz? Ben... onu son kez göremedim. Bu hakkımı elimden aldınız! Neden? Neden bu kadar çabuk toprağa verdiniz? Toprak bile bir insanı yanına almak için bu kadar acele eder mi?" Komutan sustu. Gözlerini yere indirdi. Bu tür bir acıya kelime yetmiyordu. Ama açıklamak zorundaydı: "Yaraları ağırdı, Hazan. Sen de biliyorsun... savaş sahasında seni korumak için bedenini kalkan gibi kullandı. Ateş altında uzun süre kalmışsınız. Ateşkes durduğunda onun için çok geçti. Daha fazla bekleyemezdik. Vatanı uğruna kendini adayan bir askerdi Kenan." Hazan'ın yüzü düştü. Son kelimeler yüreğini deldi. Gözleri karardı… başı arkaya düştü ve birden bayıldı. Bedenine vuran sancılar, kalbindeki yangının yanında önemsizdi. En çok da onun için ölmüş olmasının yüküydü bu… affedemedi kendini. Çünkü Kenan, onu kurtarmak için şehit olmuştu. ***** Genç kadın, yavaş ve kederli adımlarla mezarlığa doğru ilerliyordu. Sanki yürümek zorunda olduğu için gelmişti; ayakları değil, kalbinin ağırlığı taşıyordu onu. Her adımıyla ruhundan bir parça daha kopuyordu. Daha 28 yaşındaydı ama o gün omuzlarında 80 yaşındaki bir kadının yıllarca taşıdığı acı vardı. Sırtı hafifçe kamburlaşmıştı; yaşlılıktan değil, yitirdiği aşkın yükünden. Oysa Hazan... Kenan’ı her görüşünde ona koşar, hiç kimseyi umursamadan boynuna sarılırdı. Onların sevgisi çamurun ve kanın arasında bile filiz verirdi. Ama şimdi... Koşamazdı. Bir ayağını savaşta kaybetmişti. Bastonuna yaslanarak ilerliyordu. Sadece baston mu engeldi ona sarılmasına? Hayır. Gerçek, asıl engeldi. Mezarın başına ne kadar geç ulaşırsa, o kadar geç kabullenmiş olacaktı kaybını. Ve nihayet geldi. “Kenan,” dedi titreyen sesiyle. Mezarın başına yaklaşırken dizlerinin bağı çözüldü. Bastonunu yana bıraktı, toprağın başucuna usulca uzandı. Kenan’ın kabri, çiçeklerle doluydu. Ama toprağın üstündeki en dikkat çekici şey, Hazan'ın gözyaşlarıydı. “Ben geldim Kenan. Buradayım, senin yanındayım,” dedi. Elini toprağa sürdü. Parmaklarının ucuyla kazır gibi, sevdiğini arar gibi. “Soğukmuş toprak, üşüyor musun canımın içi? Ama sen üşümezdin ki... Ben hep üşürdüm, sense avuçlarımı o sıcacık nefesinle ısıtırdın. Şimdi bu toprağın içinde yalnızsın. Keşke ben de orada olsaydım. Belki o zaman bu kadar acımazdı canım, üşümezdim.” Ağlıyordu. Sesi her konuşmada kısılıyor, kelimeler dudaklarından değil kalbinin içinden dökülüyordu. “Affet beni Kenan'ım... Affet. Haklıydın sen. Her zamanki gibi. O tavşanı kurtarmak istedim. Çünkü günahsız cana kıyamazdım. Ama bilmeliydim. Beni senin kadar kimse koruyamazdı. Keşke sadece ikimiz de bacağımızı kaybetseydik. Birbirimize tutunurduk bir ömür. Bastonum olurdun sen benim. Ama şimdi ne bastonum ne kalbim sağlam... Sen gidince yarım kaldım ben.” Toprağa başını koydu. Yüzü yaşla kaplıydı. Nefesi titrek, yüreği paramparçaydı. “Toprak bile sen kokuyor. Nasıl bu kadar çabuk sevdirdin kendini toprağa? Ben seni ilk gördüğümde sevmiştim. İlk emrini verdiğinde... O sesin, o bakışların. Karabey’im... Bana pusula vermiştin. Gittiğin her yerde beni göster yolumu bulayım diye. Ama bulamadım onu. Eşyaların içinde yoktu. Nerede kaybettim kim bilir Kenan? Nerede? Bir emanetine de sahip çıkamadım!” Yine sustu. Gözlerini kapatıp avuç avuç toprak aldı. Kalbine bastı. “Kenan... Daha şimdiden çok özledim seni. Nasıl alışacağım yokluğuna? Nasıl? Bir gün geleceksen, vallahi ağlamam. Beklerim. Hiç şikâyet etmem. Ama...” Sesi kırıldı. Ağlamamak için yemin etmişti, ama tutamıyordu. Çaresizce cebinden mendil çıkardı, mezarın toprağını içine sarıp göğsüne bastırdı. Sevdiği adamın toprağını, kalbiyle birlikte taşıyacaktı bundan sonra. Kendini toprağın yanına bıraktı. Sessizce, huzur arar gibi. Belki gelir diye... Bekledi. Ama gelmeyecekti. Ya da... Öyle sanıyordu. Çünkü Hazan'ın bu halini uzaktan izleyen biri vardı. Sakince, burada olduğunu belli etmeden. Her şeyi görüyordu ama bir şey diyemiyordu. O kişi, resmi olarak "şehit düşen" Astsubay Kıdemli Başçavuş Kenan Karabey’den başkası değildi. Ve Hazan dahil hiç kimsenin onun hâlâ yaşadığını asla öğrenmemesi gerekiyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE