Gecenin Sessizliğinde

1947 Kelimeler
Dolu dopdolu idi yine. Hiç sevmediği yüreğini acıtan o sıkıntılar tekrar kaplamıştı içini. Ümitsizlik, kapkaranlık bir gelecek. Düşünmek istemediği, hatırlamak istemediği bir sürü şey. “Bu dünyanı da ahiretini de mahvettin Yusuf. Rabbinin merhametine ve affına sığınmaktan başka bir şey gelmiyor elinden. Pişmanlıklar, keşkeler, iç çekmeler bir fayda vermiyor. Ben kendimi affedemiyorum ki!  Rabbim’den af diliyorum. Ahhh ah be Cesur’um içimde kopan şu fırtınaları bir bilsen nefes alamıyorum dostum. Bu beden bu ruhu taşıyamıyor artık. Bak bütün bu yaşadıklarım yetmiyormuş gibi birde Banuçiçek çıktı iyi mi? Hani ayağına bir taş dokunsa kendinde ara derler ya bu ayağıma dokunan bir taşmı yoksa Rabbim’in bana gönderdiği bir mükafatmı göreceğiz bakalım. Şer görünende hayır, hayır görünende şer olabilir sevgili dostum. Valla ben artık kendimi Allah’a havale ediyorum. Çünkü yoruldum çok ama çok yoruldum” diyerek tekrar içeri girdi. Kapının açılma sesi ile Banuçiçek gözlerini kısarak açabildi. O buğulu güzel gözleri ile Yusuf’a bakıyordu. “ “Benim yüzümden nikotin zehirlenmesinden öleceksin Yusuf. Özür dilerim. Sana yaşattıklarım için, sıkıntılarına sıkıntı kattığım için özür dilerim. Senin benim yüzümden zarar görmeni istemem. Gitmek en iyisi heralde, tek bir sözün yeter ‘sabah geldiğimde gitmiş ol’ demen yeter. Gidebildiğim kaçabildiğim yere kadar kaçarım. Sonrasını…” derken sesi titremeye başladı boncuk boncuk yaşlar süzülmeye başladı o yeşil buğulu gözlerden. Kendini toparlamaya çalışıp acı bir gülümsemeyle  “Ne kadar tuhaf değil mi? ‘Git’ desen, gitsem en çok seni bir daha göremiyeceğim korkusu yakar içimi. Bu nasıl iştir anlayamıyorum. Daha iki gün önce tanıdığım birini bir daha görememe düşüncesi kavuruyor yüreğimi. Hakkını helal et Yusuf, bir de sana borçlu kalmayaym.” Yusuf tebessüm ederek “Vay arkadaş ya bir de ‘hakkını helal et’ derler giderken. Haram ettikleri hayattan helallik isterler. Yok öyle Banuçiçek hanım hem gitmeni istemiyorum ki. Gidersen  aklım sende kalır yüreğimde” İstemsizce söylediği son cümlenin ne anlama geldiğini fark edince yüzünün kızardığını hissetti. Kısa bir sessizlikten sonra, “Kesinlikle gitmeni istemiyorum. Eğer gidersen ben bir daha buraya gelemem. Başını koyup uyuduğun bu yastığa yatamam, bu divana bir daha oturamam. Gözyaşlarınla ıslattığın bu gömleğimi giyemem. Gidersen en büyük kötülüğü kendine değil bana yaparsın. El ele verip bu beledan kurtaracağız seni inşaallah.” Gözleri parlamıştı Banuçiçek’in. Bir kuş gibi hafiflediğini hissediyordu. Haylazca bir gülümseme ile, “Teşekkür ederim çok teşekkür ederim. Zaten blöf yapmıştım kovsan da gitmem ki. Gel otur hadi onca zaman nerde ve nasıl saklandığımı anlatayım da kafandaki soru işaretleri cevap bulsun.” diyerek oturduğu divanda Yusuf’a doğru dönerek bağdaş kurdu. Ses tonunu ayarlamak istercesine bir iki kuru öksürük attı ve söze başladı. “İki saat kadar kaldığım banyodan çıktıktan sonra, üstümü giyip evden çıktım. Sarhoş gibi Nevşehir sokaklarında dolaşmaya başladım. Ne yapacağımı nereye gideceğimi bilmiyor çok korkuyordum. Birisini gebertmiştim sonuçta. Hem de bir savcının bir tane olan çocuğunu.  Bu işi bana yıkarlar. Hapislerde çürürüm  korkusuyla gidip olanları anlatmaya cesaret edemedim. İkindi vakti geçmiş yavaş yavaş akşam olmaktaydı. Bir durakta bekleyen üç beş kişi  vardı. Üzerinde Nar yazan dolmuşa biniyorlardı. Neden bile diye  düşünmeden bende bindim. Ve kasabanızdaki belediye meydanında indim. ‘Allah’ım ne yapacağım ben’ diyerek sağa sola bakarak avare avare yürürken, adı afet evleri mahallesiymiş oraya gelmişim, “Evet” dedi Yusuf “bizim eve yakın o mahalle. Eee sonra  ne oldu dedi.” merakla,  “Hepsi bahçeli ve müstakil evlerdi.  Dışarıda evinin önünde  rengarenk çiçeklerin olduğu saksılarla uğraşan altmış yaşlarında sonradan isminin Melahat olduğunu öğrendiğim bir teyze gördüm,  yanından geçerken bana doğru bakarak ‘maşallah ne güzel gözlerin varmış kızım, güzelliğin karşısında tüm çiçeklerim sönük  kaldı’ dedi gülerek. Selam vererek teşekkür edip yanına oturdum. Nerden gelip nereye gittiğimi falan sordu,  ben de yüksek lisans yaptığımı Kapadokya bölgesinin bakir kalmış ve pek bilinmeyen yerlerini araştırdığımı, otelleri sevmediğimi,  ücretini ödeyerek bir müddet kalacak bir yer aradığımı söyledim. Melahat  teyzede sağolsun, ‘ücret neymiş güzel kızım sen Tanrı misafiri sayılırsın bizim ev müsait, bir ben bir de benim ihtiyar herif var istediğin kadar kalabilirsin’ deyince,  olur ama parasız olmaz diye ısrar etsemde kabül etmedi. Evlerinde yılda birkaç defa gelip kalan Ankarada’ki torunu için boş duran odaya götürdü beni. Elimde sadece evden aldığım birkaç parça eşyamı koyduğum küçük bir çantam vardı. Dolmuşa binmeden önce telefonumdaki sim  kartı kırıp çöpe atmıştım. Akşam üzeri bağda çalışıp yorgun argın eve gelen Ahmet  amca ile tanıştık. Bir baba şevkati ile hoş karşıladı beni. Yemekte  kasabanızı anlatıyor, ‘seni bağa bahçeye götüreyim etrafı tanıtayım kızım’ dedi. Bende dışarda görünmeyi pek istemediğimden, olayın ne şekilde ortaya çıkacağını bekleyip ona göre haraket etmeyi düşündüğümden kibarca ‘acil yetiştirmem gereken raporlar var Ahmet amca bir kaç gün odadan çıkamam  heralde  sonra  nereye derseniz gelirim’ diyerek ikna ettim. O odada kaldığım sürece kabir azabı yaşadım sanki geceler gündüzler saatler geçmek bilmiyor o yaşadığım kabus anları gözümün önünden  hiç gitmiyordu.  Sürekli uyuyup unutmaya çalışıyordum. Rahmetli anacım Cuma  günü izinli olduğu için ve araya Cumartesi Pazar günü girdiği için aramazlar zaten diye düşünüyordum. Ancak Pazartesi mesai başlayıp işe gitmediğinde  ararlar ulaşamayınca eve girerler ve olay ortaya çıkar diye bekliyordum.  Evden çıkarken anacığımın ve şerefsizin cansız yattığı salondaki klimanın ayarını en düşük dereceye getirip fanını sonuna kadar açmıştım. Cesetlerin kokmasının biraz gecikeceğini düşündüm.” derken sesi titredi. Kelimeler boğazına dizildi. Başını dizlerinin arasına alarak  sessiz sessiz ağlamaya başladı.Yusuf  müdahele etmedi, edemedi. Ağlayıp rahatlaması için sessiz bir şekilde bekledi. Banuçiçek gözlerinden akan yaşı silmeden iç çeke çeke, “Heralde  annem o gün üvey babam olacak adamın eve döneceği güne kadar izine ayrılmış gelmişti eve. Perşembe gününe kadar hiçbir haber çıkmadı. Altıncı günün sonunda akşam yemeği için oturmuş Melahat teyzenin hazırladığı sofrada yemek yiyorduk, Ahmet amcaya ‘işlerimin bittiğini iki gün onun rehberliğinde gezip sonra gitmem gerektiğini’ söylemiştim. Ahmet amca evde olduğu müddetçe sürekli Nevşehir’de yayın yapan yerel televizyon kanalını takip ediyordu. Çaresizlik içinde bu melek gibi  karı kocayı kullanıyormuşum  hissi  içimi yakıyordu. Ekranda son dakika, son dakika.. Nevşehir adliye lojmanında vahşice işlenen çifte cinayet yazıları altyazıda akmaya başlamıştı. Ahmet amca kumandayı  alarak ‘Allah Allah’ diyerek televizyonun sesini açmaya çalışırken, ‘ben hemen geliyorum’ diyerek hızlıca masadan kalkarak kaldığım odadaki eşyaları bile alamadan ayakkabılarımı giyip bahçeden hızlıca geçerek  kendimi dışarı attım. Sonrasını biliyorsun zaten kendimi bilmez bir şekilde yürüyerek mezarlığa kadar gelmişim. Demek ki  televizyonda resmimi falan yayınladılar o gariplerimde başları belaya girmesin diye telefona sarılıp beni ihbar etmişler heralde. O insanlarıda zor durumda bıraktım güvenlerini alt üst ettim. Allah benim canımı alsada kurtulsam.”  diyerek ağlamaya devam etti.   Yusuf’un kafasındaki soru işaretleri bir bir aydınlanmış, iyice rahatlamıştı artık. Banuçiçek’in ellerini tutarak  gözlerinin içine baktı. “İnanıyorum sana ve kurtulacaksın inşaallah. Benim etraflıca düşünerek bir plan yapmam gerekiyor. Bu planı seninle paylaşır, istişare eder en doğrusunu yapmaya çalışırız. Tamam mı? dedi. Banuçiçek konuşmadan o iç yakan bakışlarıyla Yusuf’u seyrediyordu. Yusuf gözlerini kaçırarak,  “Offf ben bu düşünme ve plan işini evde yapmalıyım. Senin bu gözlerin ve bakışların bana plan değil liseli saftirik aşık şiiri yazdırır ancak. Gitmem gerek Banuçiçek. Annem merak etmiştir. Sende güzelce yat dinlen sabah ilk fırsatta gelirim. Allaha emanet ol” diyerek ayağa kalktı.        Yüzü düşmüştü Banuçiçek’in. Gitme kal diyordu bakışları. “ Yapma böyle,  başındaki bu musibeti temizlememiz gerek” dedi Yusuf ve emin adımlarla kapıya doğru ilerledi.Yüreği gitme kal desede aklı nadir olarak galebe çalıyordu. Bu sefer gitmem gerek dedi. Arabasına bindiğinde gözlerinden akan  göz yaşlarına hakim olamıyordu. Eve gidesi gelmiyor yalnız kalmak istiyordu. Ama farkında olmadan evinin önüne gelmiş arabasını park etmişti bile. Nasıl bahçeden çıktığını nasıl eve geldiğini nasıl park ettiğini hatırlamıyordu bile. Böyle giderse sonum babam gibi olacak diye düşündü. Antalya’da iken eşi Sedanur’un evden gitmesini istemesiyle   boşanma işlemleri tamamlanana kadar Ekim ayı olduğu için Konyaaltın’da uygun fiyatlı diye tuttuğu ve bir hafta kadar kaldığı, hani iti bağlasan durmaz dedikleri türden pansiyon geldi aklına. Ruhu daraldığı için hava aydınlanınca hemen sahile gittiği. Gittiği güzergahtaki o bina,  o binanın en üst katındaki hapishane misali tamamen demir parmaklıklarla kapatılmış balkon geldi. Demir parmaklıkları tutarak kendisine sürekli ‘abi abi’ diye bağıran 60 yaşlarındaki o adam geldi. Bir huzur evi miydi bakımevi miydi bilmiyordu. Kim getirip bırakmıştı acaba o adamcağızı. Eşimi, çocuklarımı. Rahatsızlığı neydi bilmiyordu. Bilmekte istemiyordu. ‘Heralde bana bir işaret bu’ diyordu ‘geleceğimi görüyorum.’ Çok etkilendiği için ikinci günden sonra bir daha o yoldan gitmemişti sahile. Babamın durumu belli. Rabbim gecinden versin anacığıma da bir şey olursa ben ne yaparım. ‘Ben dünyaya parmaklıklar arkasından bakarak o adamcağız gibi yaşamak istemiyorum. Allahım benim canımı o durumlara düşürmeden al ne olursun al’ diyordu. Sonra pişmanlığı geldi aklına. Gidip nedir ne değildir sormadığı imkanı varsa o adamcağızla görüşmenin mümkün olup olmadığını araştırmadığı içinde hep bir ukde olarak kaldı.    Bu huyunu hiç sevmiyordu Yusuf. Zaten kafası dumanlıyken hayatında olumsuz izler bırakan anları hatırlayıp tamamen bunalım takılmaktan nefret ediyordu. Sonra Peygamber Efendimizin peygamberliğinin onuncu yılında oğulları Kasım ve Abdullah’ı amcası Ebu Talib’i çok sevdiği ilk eşi Hz. Haticeyi kaybettiği o yıl geldi aklına. Adına HÜZÜN YILI denilen o yıl. Evet bir peygamberdi ama oda bir insandı sonuçta. Yüreğine çok ağır geliyor çok üzülüyor acı çekiyordu. Kuran-ı Kerimdeki 94. Sure olan İnşirah suresinin  bunun üzerine indirildiğini okumuştu. Yüreğinin kaldıramıyacağı dayanılmaz acıların ilacı olan sure. Çok etkiliyordu bu sure Yusuf’u mealini her okuduğunda burnunun direğinin sızladığını hissediyordu. Özellikle ‘senin için bağrını açmadık mı (yani yüreğindeki o yükü kaldırmadık mı)… Demekki zorlukla beraber bir kolaylık var. Evet her  zorlukla beraber bir kolaylık var.’ Rabbi son peygamberini bu hüzün yılında teselli ediyor bu durumdan kurtulmasını istiyordu. Yusuf arabada oturuyor durmak bilmeyen gözyaşları eşliğinde inşirah suresini okuyordu. Elem neşrahleke sadrek…      Biraz rahatlamış açılmıştı ve eve çıkmak istiyordu artık. Anacığının meraklandığını biliyordu. Annesini alzheimer hastası olan babası son günlerde sürekli ‘benim param niye yok, benim paramı kim yiyor,  ben maaaş almıyor muyum soruları ile  bunalmıştı. Yusuf defalarca ‘para işlerini artık annem hallediyor babam’ demesine ikna olması  sadece iki dakika sürüyor ve ‘beni bankaya götür maaşımı kim alıyormuş mahmeye vereceğim’ diyordu. Yusuf çarşıda kırtasiyelerde satılan üzerinde ‘ geçersizdir ‘ yazan sahte paralara bakmış okuyacağı tutar hiç başedemeyiz diye almaktan vazgeçmişti. Hüseyin’den emanet aldığı renkli yazıcıyı laptobuna bağladı. Aslında bunula uğraşacak psikolojide değildi ama babasının bugünkü yaptıklarını ağlamaklı anlatan annesine dayanamıyordu. Renkli yazıcının fotokopi kısmı ile kağıt banknotların arakalı önlü nasıl denk getirebileceğini epeyce bir deneme çekiminden sonra öğrenerek 200,100,50,20,10 ve 5’er Tl’lik banknotlardan beşer tane basarak makasla düzgün bir şekilde kesip babasına götürdü. ‘Baba maaşını çektim bugün. hepsi burada. Güle güle harca’ dedi. Babası teşekkür üstüne teşekkür ederek paraları dikkatlice katlayıp yeleğinin düğmesini açıp gömleğinin cebine yerleştirdi. Başka bir takıntı çıkana kadar biraz huzura kavuşmuşlardı artık. Hatta biraz neşe kaynağı bile olmuştu sonradan.Yusuf harçlık istiyor, annesi ‘pazara gideceğim Mustafa’m para lazım diyor. Kızı Tuba dede harçlığım yok biraz para verebilir misin dediğinde her seferinde red cevabı alıyorlar. ‘Param az kaldı idareli harcamam gerek herkes başının çaresine baksın’ sözleri ile biraz neşe kaynağı oluyor evdeki o uhuvetli ve ağır havanın dağılmasına neden oluyordu. Yusuf babasını tek başına otururken çıkarıp paraları kontrol ettiğinde yakalamıştı bir kaç kez. Kendisini görünce çok seri şekilde yerine koyup saklamasına çok  şaşırmıştı. ‘Güler misin ağlar mısın Yarabbim güler misin ağlarmısın.’  Deyip duruyordu.    Yusuf o gün bu para işini halledip herkes yatmaya çekildiğinde odasında namazını kılıp sigara paketini alıp balkona çıktı. Bu kızcağızı en az zararla kurtaracak bir formül bulmak için yoğunlaşmak istiyordu…      Karanlıktı, perdeler kapalıydı, ama içeriye hafif ay ışığı vuruyor bir nebzede olsa zifiri karanlığı kırıyordu. Bir gölge hareket ediyordu evin içerisinde, yerde bir şey sürükleniyordu, ağırca bir şey. Zorla kaldırılıp önce divanın üstüne oradan da yüksekliği arttırmak için divanın üstüne koyduğu küçük yer sofrasının üzerine, tam ucuna yerleştirilen bir şey. Hani ufak bir harekette yere düşüverecek ağır bir şey. Üzeri gözyaşları ile ıslanan bir şey. Ve ayaklarını divanın altına sokarak o ağırlığı tam karnının üstüne düşecek şekilde ayarlamaya çalışan bir gölge. Çığlığın duyulmaması için ağzına bir bez dolayıp sıkarak affet beni Allah’ım diyen bir gölge. Boylu boyunca uzanır haldeyken ağırlığın ucuna bağladığı ipi çeken bir gölge. Kısa bir çığlık, ardından kapkaranlık bir sessizlik ve hareketsiz kalan bir gölge…   
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE