Mahir’in dilindeki sözlere, yüzündeki acımasızlığa rağmen Gül, kısa bir süre orada durdu.
Dudaklarını birbirine bastırıp güldü: “Teşekkür ederim,” dedi.
Sesi öyle kısıktı ki Mahir, sanki bunun bir veda olduğunu biliyordu…
Onu, ardında bırakıp deponun içine doğru usul fakat kararlı adımlarla ilerleyen Güldeste, boğazına ardı ardına dizilen yumruların acısıyla sızladı.
Attığı adımlar gerçekten kararlıydı.
Ancak içeriye girdiğinde ne bulacağını bilememek, yüreğindeki acıyı harlayan bir detaydı.
Belki de ne bulmak istediği konusunda kendiyle çelişen bir hali vardı…
Deponun, karanlık ve korkutucu bir canavarın ağzını andıran kapısından içeriye girdiğinde adeta nefesi kesilmiş gibi hissetti.
Binanın içini tamamen kaplamış olan keskin koku genzinde gezinirken, gözlerini kapatıp o noktada kısacık bir süre bekledi.
“Yenge hanım, bu taraftan.”
Duyduğu erkek sesiyle birlikte istemsizce irkilirken, başını hızla o yöne çevirdi.
Dik duruşlu, karanlık bir siluete sahip olan adam, gözlerine iliştiğinde yutkundu.
Adam, sağ eliyle ona, karanlık koridorda izlemesi gereken yolu görünüşünün yansıttığı kabalığa rağmen nazikçe gösteriyordu.
Adam, sırtını dikleştirip, gösterdiği yöne doğru yürürken onun adımlarını takip edip peşi sıra ilerleyen Güldeste, insani bir ihtiyaç gibi gözleriyle etrafı yokluyordu.
Üzerinde duran gelinliğin eteğine sıkıca tutunurken terleyen ve titreyen avuçlarını olabildiğince sıkıyordu.
Kalbi sızlıyordu.
Attığı her bir adım, adeta o an Fırat’ın yanı sıra kendisinin de ölüme yürüdüğünü zihninin köşelerine fısıldıyordu.
Alacağı intikamı tekrar tekrar kafasında canlandırıyordu.
Fırat'ı, öldürmek istiyordu.
Bunu biliyordu…
Fakat o an yaklaştıkça bir yanı ister istemez bunu yapabileceğinden emin olamıyordu.
Aldığı sığ nefesler gırtlağındaki yumruları zorluyor, canını her geçen saniye daha fazla acıtıyordu.
Böyle olmasını istemiyordu.
Böyle olmasını beklemiyordu.
Fırat'la birlikte kurduğu hayallerin, bu şekilde yıkılması ona olması gerekenden çok daha fazla koruyordu.
Bugün bu karanlık deponun içinde yürürken, sevdiği adamı öldürebilmek için canhıraş çabalıyor kendini ikna ediyordu…
Güldeste’nin, yüreğinde dolaşan duyguların karmaşası, içinde kocaman bir düğüm oluşturmuştu.
O an, sanki dünya üzerindeki her şey onunla alay ediyordu.
Fırat’ın o gece gözlerinde duran hain bakışları, kulaklarında yankılanan soğuk sesi, ona olan sevgisinin nasıl bu kadar kör edici olabileceğini sorgulatıyordu.
Bir zamanlar Fırat’ın gözlerine bakarken içinde filizlenen o sıcak duygular, şimdi yerini derin bir nefret ve intikam arzusuna bırakarak içindeki yaralanmış, örselenmiş bölgeyi kanattıkça kanatıyordu.
Fırat’ı, ilk tanıdığı günü düşündü.
O günkü masumiyetini, içindeki saf mutluluğu…
O zamanlar hayatında her şeyin yoluna gireceğine, Fırat’la birlikte olmanın tüm sorunlarını çözeceğine inanıyordu.
Onun gülüşü, Gül’ün yüreğinde çiçekler açtırıyor, dilinden dökülen güzel sözler, gönlündeki denizlerin kıyılarını birbirine kavuşturuyordu.
Her anında yanında olmayı, onunla birlikte nefes almayı istiyordu.
Fakat şimdi bu duygular, yerini karanlık ve çaresiz bir boşluğa bırakıp, Güldeste’yi de aynı karanlığa acımasızca çekiyordu.
Aslında Gül, aşkın insana nasıl büyük bir acı verebileceğini bu yaşına kadar hiç görmediğini fark ediyordu…
Çünkü sonsuz sanıyordu.
Fırat’a olan aşkının da, Fırat’ın ona olan sevdasının da sonsuza değin süreceğine inanıyordu.
Ona göre Fırat, iki cihanda da gönlünü süsleyecek olan o adam olarak kalbinin başköşesinde duruyordu…
Fırat’la geçirdiği ilk geceyi hatırladı.
Onunla olmaya karar verdiği anı, onun kollarındayken hissettiği mutluluğu…
O gece, hayatındaki her şeyi Fırat’a adadığını düşünmüştü.
Kalbinin en derin köşelerini ona açmış, tam bir teslimiyetle evleneceği adamın, evleneceğini sandığı adamın kadını olmuştu.
Fırat’ın gözlerinde gördüğü sevgi, ona kendini değerli hissettirmiş,
kulağına fısıldadığı hayaller düşünmesini engellemişti.
Öpücükler, dokunuşlar ve dahası…
Bir kadın; körü körüne sevdiği, güvendiği ve inandığı bir adam tarafından kolayca kandırılabilirdi.
Fırat, Gül’ün ona olan bu körlüğünü ve inancını fırsat bilip, gaddarca suiistimal etmişti.
Güldeste, o an Fırat’ın gözlerin de ve sözlerinde gördüğü şeyin sevgi olduğunu düşünecek kadar aptaldı ve bunu, ancak iş işten geçtikten sonra, her şey için artık çok geç olduğunda fark edebilmişti.
Fırat, ona bakıp gülerek, her şeyin bir oyun olduğunu söylemişti.
Babasının intikamını aldığını ve bunun için onu kullandığını soğuk bir sesle dile getirmişti.
Güldeste’nin dünyası bir anda yıkılırken, o andan sonra yaşadığı her şey, cehennemi dünyada görmek gibi hissettirmişti.
O güne kadar Fırat’a karşı ilmek ilmek işleyip, her geçen gün daha fazla güçlendirdiği o büyük aşk, bir zehir gibi yüreğine işlemişti.
Şimdi ise o zehir, damarlarında dolaşan bir nefret olarak geri dönmesine izin vermek niyetindeydi.
Karmakarışık düşüncelerle yürürken, bir kapının önüne ulaşınca adımlarını durduran adam, kapıyı yavaşça açıp kenara çekildi.
Başı öndeydi ve gözleri Gül’ün gözlerine bile değmemişti.
Güldeste, sanki adamdan yardım istermiş gibi bakışlarını onun üzerinde gezdirdi.
İçten içe artık ona hiç kimsenin, hiçbir şekilde yardım edemeyeceğinin bilincindeydi.
Ciğerleri havasız kalmış gibi sızlarken, gözlerini kapatıp derin, çok derin bir nefesi daha içine çekti ve titrek bir şekilde dışa doğru üfledi.
Elinde tuttuğu silah, sanki sağ kolunu koparacakmış gibi hissettiriyor, öyle bir ağırlığı bedeninin o kısmına yüklüyor gibiydi.
Adamın açtığı kapıdan içeriye girmeden önce, son kez gözleri kapalı halde nefeslendi.
Zihninin de oluşan karmaşayı durdurmak istercesine başını iki yana salladı.
Hemen ardından sırtını ve çenesini dikleştirdi.
Günlerdir beklediği an, artık gelmişti ve o, yeniden aptalca bir şey yapıp bu fırsatı elinden kaçırmak gibi bir hataya düşmeyecekti.
Girdiği bu karanlık oda, Güldeste’nin içindeki karanlığı yansıtan bir yerdi sanki…
O içeriye girer girmez, adam ışıkları açarak çekip gitti ve Güldeste, sevdiği adamın olduğu odada bir Azrail gibi öylece dikildi.
Fırat, bir köşede elleri önünde bağlanmış halde, oturuyordu ve ışıklar açılır açılmaz büyük bir acı hissetmiş gibi gözlerini yummuştu.
Onu bu durumda görmek, Güldeste’yi bir an için tereddüde düşürdü.
O kadar zaman boyunca Fırat’a duyduğu sevgi, şefkat, içini yakan bu nefreti bastırıyor gibi hissediyordu.
Fakat çektiği onca acının, geldiği son noktanın ve aklındaki son kararın haklılığına sonuna kadar tutunuyor var gücüyle çabalıyordu.
Artık namusu yoktu, sevdiği adam yoktu, ailesinin yüzüne bakamıyordu ve canı aldığı her nefeste sanki mümkünmüş gibi daha fazla yanıyordu.
Adımlarını dikkatle atarak Fırat’a yaklaştı.
O an, içindeki intikam duygusu ve hissettiği o büyük aşkın arasında adeta sıkışıp kalmıştı.
Bu kadar sevdiği birine nasıl zarar verecekti sahi?
O acımadan Gül’e kıymıştı da Gül, ona nasıl kıyacaktı?
Koca bir asır gibi gelen bir süre boyunca, boğazındaki düğümler, yüreğinin köşelerine büyük bir ağrı akıttı.
Bekleyip, onun dağılmış yüzüne, uzamış sakallarına ve saçlarına baktı.
Kirliydi Fırat. Bedeninin şimdiki hali, sanki kalbindeki kötülüğü dışa yansıtmaya başlamıştı.
Baktı.
Onun yüzüne değen gözlerinden yaşlar süzülürken, canı daha çok yandı.
Hatırladı sonra.
Fırat’ın sözleri, davranışları, ona yaşattığı acı, Mahir’le olan evliliği…
En nihayetinde ayaklanıp, kendini toparladı.
Silahı tuttuğu elinin tersiyle yanaklarını ıslatan yaşları silip attı.
Tavana baktı.
Bir müddet sanki orada bir şey arıyormuş gibi öyle kaldı.
Fırat, onun her şeyini hiçe saymıştı ve adeta hayatını elinden alıp, onu ölümün darağacına asmıştı.
Ona bir hiçmiş gibi davranmış, kalbini parçalamıştı.
Üstüne namusunu almış, aldığı andan hemen sonra ayaklanarak onu, Kıraç ailesinden intikam almak için kullandığını içeren birçok kırıcı, üzücü, incitici söz dizisi sıralamıştı.
Şu an ona acımak mı?
Fırat’ı o köşede bırakıp, odanın içine doğru adımladı.
Az ötede duran masanın kenarına dizilmiş dört sandalyeden birini çekip sürükleyerek yaklaştırdı.
Bacakları dermansız kalmıştı ve bu dermansızlık, onun karşısında güçsüz görünmesine sebep olacaktı.
Bunu istemediğinden olsa gerek, çektiği sandalyeye oturup sırtını yasladı.
Gelinliğinin eteği her ne kadar oturmasını güçleştirse de en nihayetinde başarmıştı…
Fırat, günlerdir buradaydı.
Mahir ağa ile yaptığı son konuşmadan sonra ölmemişti belki ama fiziksel olarak çektiği acı katlanılamazdı.
Günlerdir karanlık bir odada tutuluyordu, aç ve susuz bırakılıyor, arada bir açlıktan ya da susuzluktan ölmemesini sağlayacak kadar içecek ve yiyecek getiriliyordu.
Yediği şeyin yemek, içtiğinin ise su olduğundan emin bile olamıyordu.
Günler günleri kovalarken zihni içinde bulunduğu ortamdan dolayı her geçen saniye daha da karmaşık bir hale geliyordu.
Işık yok, yemek yok, su yok ve en önemlisi çıt çıkaran bir se yok!
Gün geçtikçe Fırat, Eşref’in farelerinden birinin bile yanında olmasına, hissettiği bu uçsuz bucaksız yalnızlığını paylaşmasına razı olacağını hissediyordu.
Kaç gün geçmişti sahi?
Hava aydınlık mıydı?
Yoksa o odada olduğu gibi sürekli olarak zifiri karanlığa mı boyalıydı?
Artık hiçbir şeyi doğru düzgün düşünemez olmuştu.
Yavaş yavaş aklını yitirdiğini biliyordu.
Kendini insan gibi hissettiği o zamanlardan eser kalmamıştı ki; Gerçekten insan muamelesi görmüyordu.
Başta bağırmış, çağırmış, duvarları, yumruklayıp teklememişti fakat zerre kadar faydası olmamıştı.
Ufacık bir ışık parçası görmek için yalvaracak konuma geldiğinde, öyle yapmıştı.
Yalvarmıştı.
El yordamıyla kapıyı bulduğunda, biri gelsin diye bağıra çağıra yalvarmıştı.
Gelip ona işkence etmelerine bile razı olacak bir kıvamdaydı.
Yeter ki yaşadığını gösteren bir ışık, bir kıpırtı bulaydı.
Ama bu isteği hiçbir zaman olmadı.
Odaya tek bir ışık kırıntısı ulaşmadı.
Yemek, su gibi ihtiyaçları kapı altından uzatıldı ve su şişesinin çıkardığı ses dışında tek bir ses dahi duymadı.
Sıyırmıştı!
Adeta karanlıktan ve yalnızlıktan ölmesine ramak kalmıştı…
Fırat, kaldığı deponun kapısı gıcırtılı bir sesle açıldığında duvarın dibine sinmiş, oturuyordu.
Gözleri karanlığa öylesine alışmıştı ki günlerdir belki de haftalardır bütün fiziksel ihtiyaçlarını hiçbir şey görmeden hallediyordu.
En azından deniyordu…
Çok geçmeden deponun ışığı açıldı, kapı yeniden gıcırtılı bir sesle kapandı.
Uzun bir süre aydınlığa alışmak için gözlerini sımsıkı yumdu.
Beynine sanki bir elektrik dalgası yayılmıştı.
Kulakları uğuldamaya, başı ağrımaya, gözleri yanmaya başlamıştı.
Bir süre ortamda duyduğu tanıdık nefes sesine odaklandı.
İnsan unutmazdı ve Fırat, beş yıldır duyduğu o nefese fazlasıyla aşinaydı…
Odanın ortasında sürüklenen sandalye sesini işitti.
Ardından tüm cesaretini toplayıp gözlerini araladı.
Birkaç kez gözünü kırpıştırıp karşısındaki görüntüyü algılamaya çalıştı.
Tam karşısında, gelinlikle oturan kıza baktı.
Bir anlığına öldüğünü ve Gül’ün ondan hesap sormaya geldiğini sandı.
Biliyordu çünkü bir Kıraç, intikam ateşine düşmüşse eğer, dünyada alamadığı intikamını ahirete bile taşırdı…
Soluklarını toparladı.
Gerçeklik algısı açılmaya başladığında, halen hayatta olduğunu anlamıştı.
Gül, gözünü bile kırpmadan onu izliyor ve adeta ruh gibi görünüyordu.
“Güldeste!”
Sesi boğuk, pütürlü ve kısık çıkıyordu.
Fırat’ın gözlerini kocaman açıp adını anmasıyla birlikte Gül, usul bir nefes aldı.
Etrafına şöyle bir göz gezdirdi.
Bir zamanlar yere göğe sığdıramadığı adam, şimdi rezil bir haldeydi.
Tuhaf bir koku genzini yakmaya girişti.
Küf, pislik, idrar, kokmuş ter, havasızlık…
Oturduğu yerde öne doğru hafifçe eğildi.
Sol elini silah tutan elinin üzerine koyarken, yüzü ifadesizdi.
Gözlerini Fırat’ın gözlerine dikti ve dudağının kenarını kıvırarak gülümsedi:
“Nasılsın görüşmeyeli Fırat?” dedi.
İçindeki karmaşaya rağmen sesi, buz kadar serindi.
Fırat, derin bir uykudan uyanmış gibi karşısında oturan kadına bir kere daha baktı.
Gül’ün yüzünde gördüğü ifade, omurgalarını acıttı.
Onun dik duruşu, halen hayatta olması ve dudaklarına doladığı o gülüşü…
Sanki değişen hiçbir şey olmamış gibi hissetmesini sağlamıştı.
Onun canını dilediği gibi yakamamış olmanın getirdiği eziklik, içindeki kibirli adamı delirtmiş, hastalandırmıştı.
Sanki onca psikolojik ve fiziksel işkenceye maruz kalan kişi kendisi değilmiş gibi sırıttı:
“Hayattayım… Hâlâ.”
Kurumuş, çatlamış dudaklarını aralayıp sırıtırken yüzünde çirkin bir görüntü oluştuğunu anlamamıştı.
“İyisin,” dedi Gül, oturduğu sandalyede geriye doğru yaslanırken, nefis bir şekilde gülümsemesini genişletti:
“İyi olmana sevindim.”
İkisi bir süre birbirinin gözlerini kesintiasiz bir halde izledi.
Bir şeyler yanlıştı belki.
Belki de o ana kadar olan her şey yanlıştı.
Ama önemli olan şu andı.
İki sevgili, artık tarafsız bir bölgede, özgür ve karşı karşıyaydı...