Benim adım Hazal. Henüz 21 yaşındaydım. Eminoğlu aşiretinin kızıydım. Babam Sadık Eminoğlu Mardin’in aşiretlerinin yegane temsilcisiydi.
Ama ben sanki bir hizmetçi gibiydim onların gözünde. Annem beni çok severdi, ama babam beni pek sevmezdi.
Bir de delikanlı bir abim vardı.
Aziz Eminoğlu…
Şimdiyse bir hizmetçi gibi ahıra gidip, ineklere saman verecektim.
Mardin’in taş sokaklarından aşağı doğru yürürken ayaklarımın altından çıkan o kuru ses bile içimi yoruyordu.
Güneş tepemde ağır ağır bastırıyordu ve taş duvarların arasına sıkışan sıcak nefes gibi üzerime çöküyordu. Çocuklar yine sokak aralarında koşturuyordu, biri bağırıyordu, biri gülüyordu, biri düşüp ağlıyordu ama ben hiçbirine karışamıyordum.
Aşiret kızı olmak dışarıdan göründüğü gibi değildi. Herkesin imrendiği o hayatın içinde ben sadece yük taşıyordum.
Aşiret kızı olmak çok zordu. Tüm işler bana kalıyordu. Evde misafir eksik olmuyordu ve gelen herkesin yükü benim omuzlarıma bırakılıyordu. Sabah kalkıyordum, akşama kadar bir iş bitmeden diğeri başlıyordu. Bazen aynaya bakmaya bile fırsat bulamıyordum. Kendimi hatırlamak bile lüks geliyordu.
Ahıra doğru yürüdüm. Kapıyı itince o tanıdık saman kokusu yüzüme çarptı. İçeri girdim ve ellerimi samanlara daldırdım. Hayvanların sesi yankılanıyordu içeride. Samanı alıp önlerine attım. Onlar sakin sakin yerken ben onları izledim.
Bazen onların hayatı bana daha kolay geliyordu. En azından ne yapacakları belliydi.
Samanları dağıttım, suyu kontrol ettim ve üzerimdeki tozu silkeledim. İşim bitince ahırdan çıktım. Güneş hâlâ aynı ağırlıkla tepemdeydi. Başımı kaldırmadan yürürken bir ses duydum.
“Hazal!”
Başımı kaldırdım. Emine’ydi. Yüzünde her zamanki gibi sıcak bir gülümseme vardı.
Emine benim arkadaşımdı.
“Emine, naber?” dedim.
“İyiyim kız, sen nerelerdesin?” dedi.
Omuzlarımı hafifçe silktim. “Sorma ya, bu aralar biraz işlerim yoğun işte. Eve çok fazla misafir geliyor. O yüzden iş çok fazla çıkıyor.”
Emine kaşlarını çattı, bana doğru bir adım attı.
“Ya sana seni çok fazla yoruyorlar. Senin bir sürü kuzenin yok mu? Onlar da sana yardım etsin.”
Göğsümde bir ağrı başladı ama dışarıya yansıtmamaya çalıştım.
“Aslında var da ben şey yapmak istemiyorum. Biliyorsun sonunda babam benimle kavga ediyor.”
Emine başını iki yana salladı.
“Ah canım benim senin nedir çektiğin bu ailede? Koca aşiret kızısın. Emrinizde bir sürü çalışan var ama yine de tüm işleri sana bırakıyorlar.”
Gözlerimi kısa bir an yere indirdim. Bu sorunun cevabını ben de bilmiyordum ama kabullenmiştim.
“İşte öyle olması gerekiyor, gerçekten ben de bilmiyorum.”
Emine derin bir nefes aldı, sonra hafifçe gülümsedi.
“Neyse konuyu kapatalım, sana bir şey soracaktım. Hazal, sen yeni askerleri gördün mü?”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Yok görmedim. Yeni asker mi gelmiş?”
Emine hemen bana yaklaştı, sesi heyecanla doldu.
“Aynen öyle. İlçeye yeni asker geldi ama hepsi o kadar yakışıklı ki. Hele bir tanesi var, yüzbaşı sanırım. Onu sadece arabanın içinde uzaktan gördüm. Ben hayatımda böyle bir yakışıklı erkek görmedim.”
İstemsizce hafifçe güldüm. Bu konular bana hep uzak gelirdi.
“Aman ya, hepsi birbirlerinin aynısı zaten.”
Emine omuz silkti.
“Gerçi öyle. Tüm erkekler aynı. Bir anda sevgili oluyorsun, sonra evleniyorsun. Seni köle gibi çalıştırıyorlar.”
“Aynen öyle,” dedim.
Kısa bir sessizlik oldu. Rüzgâr hafifçe esip saçlarımı yüzüme savurdu. Emine bana son bir kez baktı.
“Hadi ben gidiyorum,” dedi.
“Tamam, görüşürüz,” dedim.
Emine uzaklaşırken ben olduğum yerde birkaç saniye durdum. Sonra derin bir nefes alıp yoluma devam ettim. Taş sokaklar yine önümde uzanıyordu ve ben o sokakların içinde kaybolmuş gibiydim.
Konağın büyük taş kapısından içeri girdiğimde avlunun serinliği yüzüme çarptı. Dışarıdaki o yakıcı güneşten sonra burası bana sığınacak bir yer gibi geliyordu. Daha iki adım atmıştım ki kapının yanındaki çalışanlardan biri bana döndü.
“Neredeydin Hazal?” dedi Mısra.
Diğeri de hemen söze girdi. “Annen de seni merak ediyor.”
Elimdeki tozu silkeledim, yorgunluğumu saklamaya bile çalışmadan cevap verdim.
“Ahıra gittim. İneklere saman falan verdim. Biraz geciktim.”
Onlar başlarını sallarken ben içeri doğru yürüdüm. Tam merdivenlere yönelmiştim ki annem bir anda karşıma çıktı. Yüzünde hafif bir telaş vardı ama gözleri bana değince yumuşadı.
“Kızım, hadi gel. Bugün misafirimiz var,” dedi. “Abinin arkadaşı yemeğe gelecek.”
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım. “Ya öyle mi? Kim ki bu arkadaşı?” dedim.
Annem elini salladı, sanki geçmişten bir anıyı hatırlıyormuş gibi konuştu. “Ya eski bir arkadaşı vardı ya, küçükken buralarda hep oyun oynardı. O geliyor.”
Başımı salladım.
“Ne güzel, ne güzel,” dedim.
Ama içimdeki yorgunluk ağır basıyordu. Göz kapaklarım bile zor açılıyordu.
“Anne ama ben çok yorgunum ya. Sabahtan beri iş yapmaktan o kadar yoruldum ki biraz dinlensem iyi olacak.”
Annem derin bir nefes aldı. Yüzündeki ifade bir anda değişti. Sanki içindeki başka bir dert ortaya çıkmıştı.
“Tamam kızım, sen git dinlen. Zaten şu koca aşireti yönetmek o kadar zor ki. Baban sabah akşam benimle kavga ediyor.”
Duraksadım. Bu konu her açıldığında içimde bir şey sıkışıyordu.
“Niye kavga ediyor ki?” dedim.
Annem başını hafifçe yana eğdi.
“Ne bileyim ya, biliyorsun babanı.”
Acı bir gülümseme geldi dudaklarıma. “Bilmez miyim anne. Sanki ikimizden hep nefret ediyormuş gibi davranıyor.”
Annem gözlerini kaçırdı.
“Biraz öyle. Ama ne yapalım işte. Bir şey de diyemiyorsun. Koca bir aşiret yönetiyor.”
İçimdeki kırgınlık daha da büyüdü. “Ama sadece bize öyle davranıyor. Hiç kimseye öyle davranmıyor.”
Annem kısa bir an düşündü, sonra başını salladı.
“Gerçi o da doğru kızım. Hiç kimseye öyle davranmıyor. Herkesle arası iyi ama bir bizi sevemedi.”
Bu cümle içime ağır bir taş gibi oturdu. “Sence niye böyle yapıyor anne?” dedim.
Annem gözlerimin içine baktı ama cevabı yoktu.
“Bilmiyorum ki kızım. Baban yıllardır böyle. Eskiden de böyleydi biliyor musun? Her zaman. Her dediği olmak zorundaydı. Olmazsa tüm aileyi yıkıp geçerdi.”
İçimden bir şey koptu.
“Keşke böyle olmasaydı babam,” dedim.
Annem hemen elimi tuttu. “Sakın üzme kendini. Hadi sen git biraz dinlen.”
Başımı salladım. “Tamam,” dedim.
Merdivenleri ağır ağır çıkıp odama girdim. Kapıyı kapatınca sanki dünya dışarıda kaldı. Yatağa doğru yürüdüm ama daha oturmadan kapı çaldı.
“Gel,” dedim.
Kapı açıldı ve içeri kuzenim Revşan girdi. Her zamanki gibi aceleciydi.
“Hazal ne yapıyorsun burada?” dedi.
Yorgun gözlerle ona baktım. “Dinlenecektim,” dedim.
Revşan hemen kaşlarını çattı. “Acil çeşmeye git. Bulaşıklar falan var, onları yıka. Bidonları doldur.”
İçimden bir of geçti ama dışarıya yansıtmadım.
“Tamam,” dedim.
Revşan çıkıp giderken ben birkaç saniye öylece durdum.
Derin bir nefes alıp ayağa kalktım. Bidonları aldım ve tekrar dışarı çıktım. Az önce geldiğim kapıdan yine çıktım. Güneş hâlâ yakıyordu. Sanki dinlenme fikri bana hiç ait değilmiş gibi hissediyordum.
Çeşmeye doğru yürüdüm. Suyun sesi uzaktan duyuluyordu. Oraya yaklaştığımda tanıdık sesler işittim. Başımı kaldırdım.
Emine ve Fatma oradaydı.
Emine beni görür görmez gülümsedi. “Ah yine karşılaştık,” dedi.
Yorgun bir gülümseme verdim.
“Aynen öyle,” dedim. “Misafir geliyormuş da…”
Fatma bana bakıp başını salladı. “Senin yüzünden yorgunluk akıyor Hazal,” dedi.
Bidonları yere bıraktım.
“Akmasın da ne yapsın. Bu evin işi hiç bitmiyor,” dedim.
Emine kaşlarını kaldırdı. “Daha az önce ayrıldık, yine işe mi koşturdular seni?” dedi.
Başımı salladım.
“Revşan geldi. Çeşmeye git dedi. Bulaşık, su, ne varsa bana kaldı.”
Fatma iç çekti. “Gerçekten sana yazık ya,” dedi.
Omuz silktim.
“Alıştım artık,” dedim.
Emine bana biraz daha yaklaştı.
“Sen alıştım diyorsun ama bu normal değil,” dedi.
Suyu açtım, bidonlardan birini doldurmaya başladım. “Bizim evde normal olan bu,” dedim.
Fatma bana dikkatle baktı. “Peki misafir meselesi ne? Kim geliyor yine?” dedi.
Başımı kaldırdım. “Abimin eski bir arkadaşı geliyormuş. Annem öyle dedi.”
Emine hemen atladı. “Yakışıklı mı bari?” dedi.
İstemsizce güldüm.
“Daha gelmeden nereden bileyim,” dedim.
Fatma da gülümsedi. “Belki şu askerlerden biridir,” dedi.
Başımı iki yana salladım. “Aman ya, asker falan fark etmiyor. Hepsi aynı.”
Emine gözlerini devirdi. “Senin bu umutsuzluğun bir gün başına iş açacak,” dedi.
Suyu doldurmaya devam ettim.
“Ben gerçekçiyim,” dedim.
Üçümüzün arasında kısa bir sessizlik oldu. Suyun sesi konuşmaların arasını doldurdu. Güneş yavaş yavaş eğilmeye başlamıştı ama benim içimdeki yorgunluk hiç azalmıyordu.
Emine bir anda gözlerini çevirip bana baktı. “Vallahi asker karısı olmak isterdim ya,” dedi.
Kaşlarımı kaldırdım, ona doğru döndüm.
“Sanki asker karısı olunca ne oluyor?” dedim.
Emine hemen itiraz etti. “Ya öyle deme işte. Hepsi o kadar yakışıklı oluyor ki. Vallahi insanın içi gidiyor içi.”
Başımı iki yana salladım. “Hepsi benim için aynı gibi,” dedim.
Emine hemen yüzünü buruşturdu.
“Mardin’de hiç delikanlı yok ki. Görmüyor musun? Hepsi küçük küçük oğlanlar ya. Yirmi beş yaşındaki bile küçücük gözüküyor. Hiç yakışıklısı yok.”
İstemsizce hafifçe gülümsedim. “Gerçi öyle,” dedim.
Emine bana doğru eğildi. “Ama öyle değil mi?” dedi.
Fatma da hemen araya girdi.
“Doğru ya,” dedi. “Görmüyor musunuz hiçbirinin bir albenisi bile yok. Hep bıyıklı, şalvarlı… Iyyy gerçekten.”
Bu cümleye istemsizce güldüm.
Ellerimle bidonu kenara çektim, yenisini suyun altına koydum.
“Aman kızlar, hayat o kadar koşuşturmacalı geçiyor ki… Zaten inanın bana çoğu da kendi hizmetçi arıyor.”
Emine başını hızlıca salladı.
“Aynen öyle. Ben o yüzden kesinlikle hiçbir erkeğe anlam yüklemiyorum. Hepsi benim gözümde aynı. Ama böyle bir yakışıklı asker bulursam da vallahi beraber olmak isterim.”
Bu sefer kendimi tutamadım, kahkaha attım. “İlah Emine ya,” dedim.
Emine omuz silkti.
“Ama yalan mı ya?” dedi. “Böyle ya da ne bileyim, hiçbir delikanlı yok bizim etrafımızda.”
Fatma hemen ona döndü, gözlerini kısıp gülerek konuştu. “Kız sen ne azgın çıktın,” dedi.
Emine ellerini iki yana açtı. “Ama ne yapayım ya,” dedi. Sonra bir anda bana döndü. Gözleri ciddileşti. “Bak sen aşiret kızısın, seni bile istemeye gelmiyorlar. Nedir bu Mardin’deki erkeklerin cesaretsizliği?”
Bu söz içimde bir yere dokundu ama yüzüme yansıtmadım.
“Beni isteseler zaten babam istemez,” dedim.
Emine hemen kaşlarını çattı. “Niye öyle diyorsun?” dedi.
Derin bir nefes aldım. İçimde biriken o tanıdık ağırlık yine kendini hissettirdi.
“Bir daha benim gibi bir köle bulur mu,” dedim. “Ne gerek var böyle şeylere.”
Fatma başını salladı. “Gerçi öyle. Senin baban biraz öyle,” dedi.
Başımı hafifçe eğdim. “Aynen öyle. O yüzden çok umursamıyorum.”
Emine dudak büktü. “Aman boş ver ya. Senin baban eski kafalı,” dedi.
Fatma bir anda güldü. “Kız ne diyorsun. Sadık Ağa hakkında öyle konuşma ha,” dedi.
Emine bir an duraksadı, sonra yüzünü buruşturdu. “Ay pardon. Unutuyorum babasının bir ağa olduğunu.”
Bu sefer gerçekten güldüm. İçimdeki o ağırlık bir anlığına hafifledi.
Koca Mardin’de sadece iki aşiret vardı.
Birisi Eminoğlu aşireti diğeri de Sancar Aşireti… İki aşiret de birbirine düşmandı.
Sularımızı doldurmaya devam ettik. Daha sonra kızların tabaklarını aldım çeşmenin altına koyup yıkamaya başladım.
Tam bir tabağı durularken uzaktan gelen postalların sert sesi duyuldu. Taşa vuran düzenli, ağır adımlar… Hepimiz aynı anda başımızı kaldırdık.
Yoldan bir asker geçiyordu.
Üzerinde ütülü üniforması, omzunda tüfeği, başında beresi… Dik yürüyordu. Güneş yeni yeni yüzüne vuruyor, çenesinin keskin hattını belirginleştiriyordu.
Emine dirseğiyle Fatma’ya dokundu.
“Ay kız…” dedi fısıltıyla ama herkes duydu. “Ne kadar yakışıklı.”
Fatma hafifçe kıkırdadı. “Şuna bak, filmden çıkmış gibi.”
Ben hiçbir şey demedim. Ama bakmadım da diyemem.
Elimdeki tabağı suya daldırmıştım ama gözüm yoldaydı. Asker tam çeşmenin hizasına geldiğinde başını hafifçe çevirdi.
Göz göze geldik.
O an zaman yavaşladı sanki.
Bakışları koyuydu. Öyle hızlıca bakıp geçen bir erkek bakışı değildi.
Kalbim bir anlığına hızlandı. Nedenini anlayamadım. Utanmış gibi hissettim ama başımı da hemen eğmedim.
Sonra Emine yine fısıldadı. “Hazal sana bakıyor.”
O an yanaklarımın ısındığını hissettim. Başımı eğdim, suya odaklandım.
Tam sepeti kaldıracaktım ki arkamdan bir gölge düştü önüme.
Postalların sesi bu kez çok yakındı.
Başımı kaldırdım.
Aynı asker.
Bu kadar yakın olacağını beklemiyordum. Bir an nefesim kesildi. Emine ve Fatma susmuştu. Az önce kıkırdayan kızlar şimdi sessizce bizi izliyordu.
Asker birkaç adım önümde durdu. Yüzü ciddiydi ama gözlerinde az önceki o dikkatli bakış vardı.
“Kolay gelsin,” dedi.
“Sağ olun,” dedim kısık bir sesle.
Sepeti kavradım ama ellerim hafif titredi. Fark etmemesini umdum.
Bakışlarını üzerimde gezdirdiğini hissettim. Önce yüzümdeydi. Sonra aşağı indi.
O an içim gerildi.
Gözleri dekoltemde takılı kaldı.
Göğüslerime baktı.
Yüzüm alev gibi yandı. Refleksle elimle yakamı toparlamak istedim ama hareketimi yarıda kestim.
O anda anladım.
Yaman abiydi bu, abimin yakın arkadaşı…
“Yaman abi,” dedim.
“Hazal?” Kaşlarını çattı. “Küçücük kızdın ne ara büyüdün…”
Yaman abi… Sanırım bu adam rüyalarımı süslemeye devam edecekti. Kahretsin çok yakışıklıydı ve artık asker olmuştu.
Elimdeki tabağı suyun altında tutarken sesimi toparlamaya çalıştım. Kalbim hâlâ az önceki bakışın etkisiyle hızlı atıyordu ama bunu belli etmek istemedim.
“Yaman abi seni burada beklemiyordum,” dedim.
Yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. “Artık burada görev alacağım,” dedi.
Sözleri içimde yankılandı. Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
“Öyle mi ne güzel Yaman abi,” dedim. “Peki, ailenin yanında mı yaşayacaksın?”
Başını hafifçe iki yana salladı. “Hayır, lojmanlarda kalacağım.”
Başımı salladım. “Anlıyorum,” dedim.
Yaman abi normalde Sancar aşiretinin tek varisiydi fakat asker olmak istemişti o yüzden çok erken yaşta Mardin’den ayrılmıştı. O sıralar ben çok küçüktüm ama hatırlıyordum. Üstelik onun ailesiyle benim ailem düşmandı…
Yaman abi kısa bir an sustu, sonra hafifçe başını eğdi. “Hadi kolay gelsin,” dedi.
Tam dönecekken elini omzuma koydu. O dokunuş bir anlığına bütün bedenimi gerdi. Nefesimi tutmuş gibi hissettim.
Bir sıcaklık yayıldı göğsüme doğru… Elleri çok güçlüydü. Çok büyük elleri vardı. Tek eliyle resmen dokunduğu yeri küçücük yapıyordu. Sadece elleri büyük değildi. Boyu da çok uzundu. Ona bakarken kafamı yukarıya kaldırmak zorunda kaldım ve hafif parmak ucunda yükseldim.
“Teşekkürler Yaman abi,” dedim.
Yüzüme baktı, hafifçe gülümsedi. Sonra arkasını dönüp yürümeye başladı. Postallarının sesi yine taşlara vuruyordu ama bu sefer daha uzak geliyordu.
Ben birkaç saniye olduğum yerde kaldım. Sonra başımı eğdim, suya baktım ama hiçbir şey görmüyordum.
Emine bir anda yanıma sokuldu. “Kız bu ne yakışıklı erkek be.”
Fatma hemen güldü. “Vallahi Emine sen çok azgınsın,” dedi.
Emine hemen itiraz etti. “Ne alaka canım benim ya. Ama çok yakışıklı ya,” dedi.
Ben başımı iki yana salladım, kendimi toparlamaya çalıştım.
“Neyse ya,” dedim.
Ama içimdeki o tuhaf his hâlâ geçmemişti.
Fatma tabakları toplamaya başladı. Emine de sepeti eline aldı, hepsini içine yerleştirdi. Ben de bidonları kaldırdım. Kollarım yine ağırlaştı ama bu sefer yorgunluğun sebebi sadece iş değildi.
Güneş iyice alçalmıştı. Mardin’in taş duvarları akşamın rengine bürünüyordu. Sokaklar yavaş yavaş sakinleşiyordu.
Üçümüz birlikte yürümeye başladık.
Ve o anda kalbim güm güm atıyordu.
Yaman abi… Mardin’in taş duvarlarına tüm heybetliyle geri dönmüştü.