Bir sabah, güneş taş evin penceresinden içeri usulca sızarken Ela, uykulu gözlerle bahçeye çıktı. Yalın ayak toprağa bastı; toprak serindi, kalbi ise sabahın telaşıyla sıcaktı. Ela, filize baktığında bir an nefesi kesildi. O incecik gövdenin ucunda küçücük beyaz bir çiçek açmıştı. Kırılgan, narin ama inatçıydı; rüzgârda titriyordu ama düşmüyordu. Ela’nın gözleri doldu; elleriyle çiçeğe dokunmaya kıyamadı. Dudaklarından sessiz bir “büyümüş…” döküldü. --- Baran, kapının eşiğinde Ela’yı izliyordu; o dolan gözleri, nefesi yarım kalan bakışı gördü. Sessizce yanına geldi; omzuna dokundu, sesi kısık: “Gördün mü? İlk çiçeğimiz…” Ela başını çevirdi; bakışları Baran’a değdiğinde yanaklarından yaşlar süzülmeye başladı. “Biliyor musun… bu çiçek bana benziyor. Kırılgan… ama hâlâ burada,” dedi; ses

