Boş Oda

1262 Kelimeler
Güneş, sabahın ilk ışıklarıyla gözlerini araladığında, uzun zamandır tatmadığı bir hisle karşılaştı: Vücudunun herhangi bir yeri tutulmadan, ağrısız bir şekilde uyanmıştı. Yumuşak bir yatakta uyumayalı ne kadar olmuştu, bunu bilemiyordu. ​"Yatak mı?" diye fısıldadı kendi kendine. Bu kelime, zorlu geçen son aylardan sonra lüks bir yabancılık taşıyordu. ​Bir ok gibi hızla doğruldu. Kaşları çatık, etrafına bakıyordu. Bir yandan ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. En son, kendisini kaçıran iri yarı korumalarla birlikte arabadaydı. Şehrin hızla akan ışıkları, gözlerini kamaştırırken; onun gözleri, karanlığa ve umutsuzluğa teslim olmuştu. Şimdi ise burası... neresiydi? Yataktan hızla çıkınca, odanın köşesindeki boy aynasında kendisiyle göz göze geldi. Üzerindeki yabancı kıyafetleri işte o an fark etti: Yumuşak, kaliteli bir eşofman takımıydı, ama asla ona ait değildi. ​Bir çığlık atmak, bu davetsiz misafirliğe ve mahremiyet ihlaline tepki vermek istese de, gözü kolundaki damar yoluna takılınca sesi boğazında düğümlendi. İncecik bir iğne, bileğindeki morlukların hemen yanındaki damara saplanmış, öylece duruyordu. ​Bayılmıştı; yine! Güneş, üzerindeki yabancı kıyafetler ve yorgun suretiyle aynada kendine baktı. Zihninde acı bir soru yankılandı: Böyle mi görünecekti? Annesi babası hayatta olsaydı, her şeyi elinden alınmış olmasaydı... Güneş Ceyhanlı böyle bir kadın mı olacaktı? Böyle mi görünecekti? ​Gözleri doldu. Ağlamamak için üst üste yutkundu, boğazındaki o düğümü çözmeye çalıştı. Bu yansıma, sadece fiziksel bir görüntü değil, aynı zamanda kaybettiği hayatın, mahvolmuş bir mirasın somut kanıtıydı. ​Gözlerini anında aynadan çekti. Sanki o perişan halini görmeye, bu güçsüz ve çaresiz kadına bakmaya hakkı yokmuş gibi, bakışlarını hızla başka bir yöne çevirdi. Derin bir nefes alıp kapıya yöneldi. Kalbi, göğsüne sığmıyor gibi deli gibi atıyordu; her atış, içerideki korkuyu ve çaresizliği dışarı vuruyordu. ​Kapı kolunu indirip kapıyı araladı. Güneş, kapının hemen önünde iri yarı korumalar görmeyi beklerken, boş bir koridor ve sağır edici bir sessizlik onu karşıladı. ​Ufak, sessiz adımlarla, adeta bir hırsız gibi koridorda ilerlemeye başladı. Etrafını dinliyor, her an bir ses duyacakmış gibi tetikte duruyordu. Ancak her adımında, serbest kalan göğüsleri sızlıyordu. O kadar uzun süredir sargıyla sarılılardı ki, şimdi en ufak bir harekette bile derin bir acı hissediyordu. Bu acı, kaçma isteğini kamçılıyordu. Merdivenleri aynı sessizlik ve aynı yoğun korkuyla indi. Adımları zemine değmiyor gibiydi. Merdivenin sonu, kocaman bir salonda bitti. Güneş, o an irkildi; burayı bölük pörçük, rüyadan farksız anılarla hatırlıyordu. Annesiyle sık sık geldikleri o evdi burası. ​Bu tanıdık ortam, istemsizce yüzüne acı bir tebessüm bıraktı. Geçmişten, o güzel günlerden kalma tanıdık bir şeyler görmek, ona bir anlığına iyi gelmişti. ​Gözleri, salonun köşesindeki büyük, antika büfenin üzerindeki fotoğraflara kaydı. O güzel aileye ait anılardı bunlar: Tarık, Rüya ve Cihan'dan oluşan üçlü, mutlulukla gülümsüyordu. Onların anıları canlıyken, Güneş'in kendi anıları, geçmişi yanıp kül olmuştu. ​Gözleri doldu. Herkes ne kadar mutluydu... Oysa bu mutluluk, zamanla bir trajediye dönüşmüş, şimdi ise bu evin oğlu, Güneş'ten nefret eden onu düşmanı gibi gören bir adama dönüşmüştü. Güneş, antika büfenin üzerindeki fotoğraflardan birine uzandı. Parmakları, cam yüzeye dokunmak üzereydi ki, arkasından gelen buz gibi sesle kaskatı kesildi. ​"Sakın!" diye kükremişti Cihan. ​Güneş, elini ateşe değmiş gibi, hızla geri çekti. İçinde tarifsiz bir kırgınlık hissediyordu ama böyle hissetmeye hakkı var mıydı, onu bile bilemiyordu. Sonuçta zoraki olarak bu evdeydi ve bu anılara izinsizce dokunmaya çalışıyordu. ​Yavaşça arkasını döndü ama gözleri yerdeydi. Karşısındaki adamın öfkeli bakışlarına maruz kalmak, ruhundaki son direnci de kırmaktan korkuyordu. Sesi, en az kalbi kadar kırık çıktı: ​"Özür dilerim." Güneş, bir an Cihan’ın bağırıp çağırmasını, öfkeyle üzerine gelmesini bekliyordu. Onun yerine, aralarında gittikçe büyüyen, ağır bir sessizlik oldu. Neden konuşmuyordu? Güneş'in aklından bu soru geçerken, gözleri hâlâ yerdeydi. Karşısındaki adamın bu sessizliği, bağırışından daha çok huzur kaçırıyordu. ​Gitme zamanının geldiğini hissediyordu. En iyisi bu evden gidip, bu tuhaf ve huzur kaçıran durumu sonlandırmaktı. Tam ağzını açacağı, 'Gitmek istiyorum' diyeceği sırada, bahçe kapısından gelen ayak sesleri dikkatini dağıttı. Cihan Bey, kahvaltı hazır efendim." ​Beril'in sesi salonda yankılanınca, hem Cihan hem de Güneş, kapının oradan gelen Beril'e baktılar. Beril, iki kişinin arasındaki gergin havayı hemen hissetmişti. ​Cihan, başını sallayıp bahçeye doğru adımlamaya başladı. Güneş ise hâlâ yerinde çivilenmiş gibi duruyordu; Cihan'ın sert duruşu, onu hareket edemez hale getirmişti. ​Cihan bir an durup, Güneş'e döndü. Sesi buz gibiydi, aynı zamanda bir emir içeriyordu: ​"Doktor kontrol için gelecek. Gel, doğru düzgün bir şeyler ye. Ne kadar çabuk toparlanırsan, o kadar çabuk kurtulurum senden, baş belası." Cihan, Güneş'in cevabını beklemeden bahçe kapısından çıkıp gözden kayboldu. ​Güneş, kalbinin hayatında hiç bu kadar derinden kırıldığını hissetmemişti. Ölse, bu adamın ekmeğinden bir parça yemeyecekti. Hâlâ salonda durmuş, kendisine hem üzgün hem de hayran gözlerle bakan Beril'e döndü. ​"Eşyalarım nerede?" diye sordu. "Çantam ve giysilerim." ​Beril, bir an şaşırsa da çabucak toplandı. "Yıkadık Güneş Hanım," dedi. "Odanızda, çantanıza yerleştirdik." ​Güneş, sessizce "Teşekkür ederim," deyip merdivenleri hızla çıktı. Öfkeliydi. Ne yani, geçmişin hiç mi hatırı yoktu? Cihan'ın, babasına olan kızgınlığını anlıyordu ama kendisine duyduğu bu katı, buz gibi nefret haksızlıktı. Görmek istemeyebilirdi ama bu kadar kötü davranmasına anlam veremiyordu. ​Kolundaki damar yolunu, kanamasına aldırış etmeden sinirle çekip çıkardı. Üzerindeki eşofman takımını hızlıca çıkarıp, yıkanmış eski giysilerini, o kapüşonlu svetşörtü yeniden giydi. Bir an aynada serbest duran sarı saçlarına bakınca, onları yolmak istercesine kapüşonun içine sıkıştırdı ve bağcığını sıkıca bağladı. Sanki dışarıda kalan her şey, zayıflık ve maruz kalınan şiddetin bir kanıtıydı. Odadan çıkıp merdivenleri, çıktığı hızla geri indi. Kapıya yöneldiğinde, arkasında Beril’in çaresiz, zayıf sesini duydu. ​"Ama Güneş Hanım, Cihan Bey..." dedi Beril incecik sesiyle. Güneş'in bu ani firarı karşısında ne yapacağını bilememişti. ​Güneş dönüp Beril'in ellerini tuttu. Gözlerindeki kararlılık, Beril'in endişesini bir anlığına bastırdı. "Cihan Bey, benim gidişimden ancak memnun olur," dedi. "Her şey için size çok teşekkür ederim." ​Beril'in ağzı şaşkınlıkla aralık kalmıştı. Güneş, onun şaşkın bakışları arasında kapıdan çıkıp, hızlı adımlarla bahçenin dışına doğru yürüdü ve anında gözden kayboldu. Beril, bir an ne yapacağını şaşırdı ama sonunda kendini toparlayıp hızlı adımlarla bahçeye çıktı. Kahvaltı masasında Güneş’in gelmesini bekleyen Cihan, Beril'i yalnız görünce gerildi. Elindeki çatalı bıçağı öfkeyle tabağa bıraktı. ​"Hanımefendiye bir de özel davetiye mi göndereceğiz, yalvaralım mı kahvaltıya gelmesi için?" dedi, sesi tehlikeli bir öfkeyle doluydu. ​Beril gerim gerim geriliyordu. Onun bu halini gören Yavuz, Cihan'a uyarıcı bir bakış atıp Beril'e döndü. Sesi sakin ve anlayışlıydı: ​"Beril Hanım, Güneş Hanım kahvaltı için bahçeye çıkmak istemiyorsa, kahvaltısını odasına götürün lütfen," dedi. ​Beril artık tükenmiş bir vaziyette derin bir nefes bıraktı: ​"Yavuz Bey," dedi. "Güneş Hanım gitti." ​Bu iki kelime, bahçenin sabah sessizliğini paramparça etti. Cihan, Beril'in sözleri üzerine ani bir refleksle yerinden kalktı. Ne demek gitmişti? O halde nereye giderdi? Ya tekrar bayılırsa bir yerlerde, hele de İstanbul gibi koca bir şehirde... Bu düşünce bile tüylerini diken diken etti. Hızla bahçeden fırlayıp ana kapıdan dışarı çıktı. Gözleri yolda, etrafına bakındı. Yolun iki yanında da kimse yoktu. ​"Bu kadar kısa sürede fazla uzaklaşamaz," dedi Yavuz, Cihan'ın hemen arkasından gelerek. Bir yandan konuşuyor, diğer yandan telefonundan adamlarını arayıp birkaç talimat veriyordu. Telefonu kapatıp Cihan'a döndü: "Adamlar bakacak." ​İçeri girdiklerinde, Yavuz endişeyle onlara bakan Beril'e döndü. Sakin kalmaya çalışıyordu. ​"Beril Hanım, Güneş neden gitti? Size bir şey dedi mi?" diye sordu. ​Beril'in gözleri, istemsizce Cihan'ı buldu. Beril, sözleriyle olmasa da, gözleriyle Cihan'ı işaret edince, Yavuz Cihan'a öldürücü bir bakış attı. Bu bakış, "gidişinin tek sebebi sensin" der gibiydi. ​Ama Cihan, o bakışı görecek halde değildi. Gözlerinin önünde, Güneş'in solgun yüzü ve bedenindeki morluklar vardı. Hızla merdivenleri adımlayıp, dün akşam giremediği odaya girdi. Oda boştu. Bu oda, Cihan'ın hayatı gibi, hep boştu. ​Peki bu boşluk şimdi neden kalbine batıyordu? ​Annesinin eşofmanlarını yatağın üzerinde, Güneş'in aceleyle bıraktığı yerde görünce içinde tuhaf bir sızı hissetti. Gitmesini istememiş miydi zaten? "Kurtulurum senden" dememiş miydi? Gitmişti işte.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE